Makale

Çerkesce diye bir dil yok mu?

Karışıklık Türkiye'de Kafkasya'dan gelen bütün göçmenlerin 'Çerkes' olarak adlandırılmasından kaynaklanıyor

Haziran ayı içinde anadilde yayınların başlamasıyla birlikte Türkiye halkını oluşturan etnik ve dilsel gruplara ait bilgi eksiklerimiz ve kafa karışıklıklarımız da su yüzüne çıktı. Yayınlarda 'Kürtçe' terimi yerine bu dilin lehçeleri olan 'Kirmanca' ve 'Zazaca'nın kullanılması, yayınların içeriği ve kısıtlamalar Türkiye'de son yıllarda sosyo-politik zeminde yaşanan zihinsel dönüşümün TRT içindeki bazı odakların güçlerini hâlâ kıramadığı şeklinde yorumlanabilir. Ancak bu sorun sadece TRT ile, Kürtler ve Kürtçe ile sınırlı değil. Türkiye'nin aydınları, bürokratları ve hatta söz konusu etnik/dilsel grupların üyelerinin birçoğu da atalarının geldikleri yerler, konuştukları dil ya da etnik kimlikleri konusunda yanlış ve çelişkili bilgilere sahipler. 

Çerkesçe üzerine yaşanan tartışma da bu bağlamda değerlendirilmeli. İsmet Berkan, 12 Haziran 2004'de Radikal'deki köşesinde yayınlanan "Çerkezce ne ola ki?" başlıklı yazısında bu dilin 'Kafkas Halklarının Adigece lehçesi' olduğunu yazıyor ve ekliyor: "Çerkezce diye bir dil yok... Böyle bir dil olduğunu düşünenler var belli ama yanılıyorlar!" Ayrıca Berkan, Kafkas dillerini tanıtırken 'Adigece' ve 'Kabartayca' diye sıralıyor. Adığece, aynı yazı içinde hem lehçe hem de dil olarak tanımlanıyor. 
Berkan'ın yazısı, bu konudaki terminoloji karmaşasını ortadan kaldırmaya yönelik iyi niyetli bir çaba olmasına rağmen sorunu çözmek yerine daha da derinleştiriyor. İddianın aksine Çerkesçe (ya da Çerkezce) diye bir dil var. Bu dili konuşan halk, yani Çerkesler Kuzey Kafkasya'da Terek ırmağı ile Karadeniz kıyıları arasındaki vatanlarından, 1864 yılında Çarlık Rusya'sının işgaline karşı verdikleri mücadeleyi kaybederek sürgün edildiler. Nüfuslarının yüzde 80'i o zamanki Osmanlı topraklarına yerleşti. Kendilerini 'Adığe' olarak adlandıran bu halk için Ruslar ve Türkler 'Çerkes', Araplar 'Şerkas', İngilizler de 'Cherkess' ya da 'Circassian' adını kullanırlar. Yani Çerkesçe ve Adığece aslında aynı dil.

Her göçmen Çerkes değil 
Karışıklık Türkiye'de Kafkasya'dan gelen bütün göçmenlerin 'Çerkes' olarak adlandırılmasından kaynaklanıyor. Osmanlı topraklarına Çerkeslerle birlikte gelen fakat Türklerin haklarında çok az bilgi sahibi olduğu Abaza, Çeçen, Oset, Karaçay, Avar ve Lezgi gibi halkların mensupları da Çerkes olarak tanımlandılar. Zamanla bu adlandırma bu halkların kendileri tarafından da benimsendi. Ancak Sovyetler Birliği'nin dağılması, bilgilenmenin ve anavatanla iletişim olanaklarının artmasıyla bu gruplar da anavatanlarındaki terminolojiyi benimseyerek kültürel örgütlenmelerinde kendi etnik adlarını (Çeçen, Oset (Alan), Abhaz, Karaçay) kullanmaya başladılar. 
Bugün Kuzey Kafkasya'da Rusya Federasyonu'na bağlı üç ayrı cumhuriyette yaşayan 700 binden fazla Çerkes TRT'nin yayın yaptığı bu dili, yani Çerkesçe'yi konuşuyor. Berkan'ın söz ettiği 'Kabartayca' (Kabardeyce) ise Çerkesçe'den (Adığece'den) ayrı bir dil değil, bu dilin doğu lehçesine verilen ad. 

Şunu da kabul etmek gerekir ki, Kafkasya gibi onlarca halkın ve dilin var olduğu, göreceli olarak küçük bir bölgeyi tanımak ve tanımlamak kolay değil. Aslında bu sorun sadece Kafkasya için değil Türkiye'yi çevreleyen Balkanlar ve Ortadoğu gibi halklar, kültürler ve diller yumağı olan diğer bölgeler için de geçerli. Ve Türkiye'de bu bölgelere ilişkin inanılması güç bir bilgi eksikliği var. Olayın daha çarpıcı yönü ise, Türkiye nüfusu içinde bu bölgelerden gelen, bu bölgelerde konuşulan dilleri konuşan, bu bölgelerde akrabaları olan milyonlarca insanın varlığı... Bu bilgi yoksulluğunu aşma ve Türkiye'nin kendi coğrafyası, tarihi ve demografik yapısıyla barışması sürecine katkıda bulunacağına inandığım bir öneride bulunacağım.

Araştırma okulları 
Britanya'nın önde gelen üniversitelerinden biri olan Londra Üniversitesi'ne bağlı iki okul var: "Slav ve Doğu Avrupa Çalışmaları Okulu" (School of Slavonic and East European Studies (SSEES)) ve "Oryantal ve Afrika Çalışmaları Okulu" (School of Oriental and African Studies (SOAS)). Sırasıyla 1915 ve 1916'da kurulan bu okullar kendi alanlarında en ünlü ve prestijli eğitim kurumları. Dünyanın değişik bölgelerinde karşılaştığı farklı etnik, dilsel ve dinsel grupları tanımaya çalışan Britanyalı anlayışın ürünleri olan bu okullardan SSEES'de Fince'den Macarca'ya birçok dilin öğretiminin yanı sıra, Komünizm Dönemi Arnavut Sineması'ndan Doğu Avrupa Dönüşüm Ekonomilerine kadar Orta ve Doğu Avrupa devletleri ve halklarıyla ilgili her alanda araştırma yapılıyor, uzmanlar yetiştiriliyor. SOAS ise Kürtçe ve Türkçe'den tutun Swahili diline kadar onlarca dilin öğretildiği, Hint diasporasının kültürel yapısından Türk Tanzimat Edebiyatı'na kadar sosyoloji, ekonomi ve antropoloji disiplinlerinden yüzlerce farklı konunun okutulduğu bir eğitim kurumu. 

 Kuruluşlarında Britanya'nın emperyalist amaçlarına hizmet etme amacını taşıyan oryantalist yaklaşım varsa da bu okullar zamanla biçim değiştirdiler. İlgili bölgelerden gelip Britanya'yı ziyaret eden hemen hemen tüm üst düzey devlet adamlarının, edebiyatçıların ve sanatçıların ziyaret ettiği, seminer ve toplantılara katıldığı, ülkeleri ve halkları hakkındaki bilgi üretimine katkıda bulundukları düşünsel üretim merkezleri haline geldiler. Mezunları da gazeteci, televizyoncu, sanatçı, diplomat ve akademisyen olarak kültürler, diller ve dinler arasında entelektüel bilgi akışını sağlamaya devam ediyorlar. 

İmparatorluk geçmişi, çok kültürlülüğü ve nüfus yapısı bakımından en az Britanya kadar zengin olan Türkiye'nin SOAS ve SSEES gibi okullara acilen ihtiyacı var. Bulgarca konuşan Müslüman Pomaklardan, Ermenice'nin arkaik bir formunu konuşan Hemşinlilere, Kafkasya'da akrabaları olan Çerkeslerden ve Gürcülerden Suriye, Irak ve İran'da akrabaları olan Kürtlere kadar Türkiye'nin ait olduğu Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya coğrafyalarıyla ilişkilerini kurabilecek bütün topluluklar bu ülkede yaşıyor.

Özerk olmalı 
Türkiye'de "Kafkasya Araştırmaları Enstitüsü" ya da "Balkan Çalışmaları Okulu" gibi adlarla kurulabilecek bu okullar hem kendi vatandaşlarının kültürel ihtiyaçlarını karşılayacak hem de içinde bulunduğu bölgenin halkları ve devletleri hakkında birinci elden bilgi üreterek ve kültürel bağları güçlendirir. Bir devlet üniversitesine bağlı olsalar da bu okullar resmi görüşün ve geçici iktidarın güdümünde olmayan özerk eğitim kurumları olmalıdırlar. Bu gibi merkezler, kuşkusuz, Türkiye'nin coğrafyasının gerçekleriyle, çok kültürlü ve çok dilli Osmanlı geçmişiyle barışarak 21. yüzyılın evrenselliğine ulaşma sürecine büyük katkıda bulunurlar. 

Şunu da belirtmek gerekir ki, Türkiye'de çeşitli üniversiteler bünyesinde bahsedilen konularda araştırma yapmak üzere kurulmuş merkezler ya da enstitüler var. Ancak birçoğu 'Türkiyat Araştırmaları' adı altında kurulan bu enstitülerin çalışma alanları 'Türk Dünyası' ile sınırlı ki bu alan da milliyetçi ideolojinin hegemonyasından çıkarılıp bilimsel ve gerçekçi yaklaşımlarla araştırılmaya muhtaç. Son yıllarda sayıları giderek artan stratejik araştırma merkezleri ise, biraz da 11 Eylül sonrası sürecin etkisiyle güvenlik ve uluslararası ilişkiler konuları üzerinde yoğunlaştıkları için sosyoloji, filoloji, etnografya ve antropoloji gibi disiplinler ister istemez geri planda kalıyor. 
İnanıyorum ki, kurulmasını önerdiğim merkezler Kafkasya, Ortadoğu ve Balkanlar'da iş yapan ve bu ülkeleri ve dilleri iyi bilen elemanlara ihtiyaç duyan özel sektörün de mali desteğiyle gelişir ve arzu edilen düşünsel üretimi yapabilmenin koşullarına sahip olur.

ZEYNEL A. BESLER- Doktora Adayı, Slav ve Doğu Avrupa Çalışmaları Okulu (SSEES), Londra Üniversitesi, Britanya

11.07.20104

Kaynak: Radikal


Yorum yapın

Cerkesya.Org

Cerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan tarafsız bir internet portalıdır.