Makale

Şiğomafe: 145. Yılında Büyük Çerkes Sürgünü

“Allah bütün milletleri özgür ve mutlu kılsın bizi de unutmasın.”
Çerkes Atasözü


Büyük sürgünün üzerinden tam 145 yıl geçmiş. Oysa Çerkes toplumunun hafızasındaki yeri. sanki daha dün olmuş gibi. O mağrur ve soylu Thamade’lerin ve Ninelerimizin anlatırken bir kez daha yaşadıkları trajediydi sürgün. Oysa hiçbir tarih kitabı yazmadı, hiç kimse dinlemedi hiç kimse farkına varmadı uzun yıllar bu öykünün. Gemilere, sandallara hatta uyduruk sallara doldurulan on binlerce insanın Karadeniz’de bir limana varamadan sonlanan yolculuğunu, yığıldıkları limanlarda bir çoğunun kitleler halinde öldüklerini, önemli bir kısmının kendilerine verilen “sulak” arazilerde sıtmadan kırıldığını hiç bilinmedi. Belki de o kendilerine özgü ketumluklarıyla bilinmesini de istemediler. 

Setenay Guaşenin mağrur çocukları Çerkesler, Kafkasya’nın Dağlı Halkları Marx’ın Doğu sorununda ifade ettiği gibi “Eşi benzeri görülmemiş mücadeleleriyle dünyanın ezilen halklarına örnek olmaya devam ediyorlar” Rusya’nın ve Gürcistan faşizminin tehdidi altında asimilasyona ve yeni sürgün tehditlerine karşı en iyi bildikleri şeyiözgürlüklerine sahip çıkmayı sürdürmeye devam ediyorlar. 

Sorunun anlaşılabilmesi için aşağıda sunduğum, Sayın Prof Kemal Karpat’ın bir konferans konuşmasından tutulan özet notu sanırım  Turnusol okurları için yeterince açıklayıcı olacaktır.

Hiçbir halkın Çerkeslerin yaşadıklarını yaşamamsı dileğiyle...


Özgürlüğünden vazgeçmeyen bir halkın mücadelesi...

“Kafkasya’yı işgal etmeyi planlayarak yola çıkan Rusları Kafkaslılar önceleri birer misafir gibi gördüler ve geleneksel tavırlarıyla karşıladılar. Ama, çok geçmeden Rusların kurmak istedikleri yönetim sistemini ve kalıcı yapı değişikliğini anladılar. Kafkasya’nın işgal projesine son şeklini veren Çar Petro’dur. Bu gelişmelere karşı ilk büyük tepki bildiğiniz gibi Şeyh Mansur tarafından yapılmıştır.Onun çıkışı Ruslara karşı mücadele ve Rusların yerli halkın ahlakını düzeni bozmalarına karşı bir uyarı mahiyetindeydi ve bir direnişti. Şeyh Mansur yakalandı Moskova’ya götürüldü ve 1794 yılında idam edildi. 

Kafkasya’nın kaderinde 1828 –29 savaşının önemi büyüktür. Bu bir Osmanlı - Rus savaşıdır. Rusların adamakıllı Güney Kafkaslara doğru yönelmeleri ve Kuban nehrine inmeleri II. Katerina zamanına rastlar. Daha o tarihlerde Rus ilerlemesinin durmayacağı anlaşılmıştır. Fakat 1928-29 savaşında Osmanlı’nın savaşı kaybetmesi ana müdafaa mevkii olan Anapa’nın ve Poti’nin elden gitmesi yani Batı Karadeniz sahillerinin Osmanlı kontrolünden çıkması sonucunda yerli halk tek başına kalmıştır. Bu aşamadaki savaşlar dini bir mahiyet de almış, Gazi Molla, İmam Hamzat ve Şeyh Şamil ile bir süre imamlar savaşı şeklinde devam etmiştir. Rusya’nın ilerlemesini durdurmak için İngiltere, Fransa, Avusturya ve Osmanlı Devleti birleşerek Rusya’ya karşı Kırım’da savaşmışlar ve Rus orduları yenilmiştir. Sonuçta Rusya, Paris Anlaşmasını imzalayarak artık batıya doğru ilerlemekten vazgeçmiştir. Çünkü karşısında bütün Avrupa durmaktadır. Batıya ilerleyemeyen Çarlık Rusyası doğuya yani orta Asya’ya ve oradan Hindistan’a ilerlemeyi hedeflemiştir. 

Ayrıca, burada bir başka neden daha mevcuttur. Paris Antlaşmasıyla Rusya, Batı Hıristiyanlığına dayanamayacağını anlamıştır. Çünkü, bu ilk defa yakın tarihte Hıristiyan Avrupa’nın (Katolik Protestan Avrupa’nın) Ortodoks Hıristiyanlığına karşı cephe alışını gösteriyor.. Buna karşılık Rusya da Balkanlar da yaşayan Ortodoks Hıristiyanlığını hedef almıştır. Hem dine hem de dile dayalı Ortodoks ve Slav Birliği hedefi ile Panslavizmortaya çıkmıştır. İşte bu büyük hesaplar içinde emeline ulaşacak Rusya’nın önünde en büyük engel Kafkas halkı ve onların her şeye rağmen hürriyetini istiklalini korumak arzularıdır. Her ne kadar batı Kafkasya Osmanlı idaresinde olmuşsa da tüm Osmanlı idaresi süresince Kafkas halkı tamamen otonom yaşamıştır. Balkanlarda Orta Doğuda bir Osmanlı idaresi kurulmuş olmasına karşılık Kafkaslarda böyle bir idare mevcut değildir. 

Müslüman Kafkas halkının Rusya’ya boyun eğmek istememesi diğer taraftan Osmanlıyla Türklerle çok yakın ilişkilerini karşılıklı savunmalarını ve yardımlaşmalarını sürdürmesi Rusları telaşlandırmıştır. Şayet Rusya batıya gider bir cephe açar ve yahutta doğuya Orta Asya’ya giderse ortada onun arkasında 'daima ve daima tehlike arz eden bir halk' kalacaktır. Bu da Kafkas Müslüman halkıdır. Bundan az bir süre evvel Baryatinski’nin mektupları yayınlandı.Şeyh Şamil’e karşı mücadeleyi yürüten ve onu mağlup eden Baryatinski, yöre halkının ezilmesini ve sonra da yok edilmesini açıkça tavsiye etmektedir.

Batı Kafkasya’nın Doğu ile ilişkisini kestikten sonra, Rusya bu işlerin diplomatik tarafını da hazırlamakta kusur etmemiştir. Ruslar eskiden olduğu gibi bugün de çok usta diplomattırlar, küçümsememek lazım. 1859’da Rusya, Osmanlı Devleti’ne bazı Müslüman grupların Kafkasya’dan Osmanlı Devletine göçmelerine müsaade istedi. Hemen bir yıl sonra da 1860 Rus sefiri Melikof Osmanlı Devletine bir anlaşma teklif etti. Melikof’un anlaşma için Osmanlı Padişahı Abdülmecid’e sunduğu bilgi şu şekildedir: "Savaştan zarar görmüş ve yerlerinden edilmiş, 40 bin kadar Müslüman güç durumdadır ve bunlar yeni bir yere yani Osmanlı Devletine göçmek istiyorlar ve bu konuda padişah bir anlaşma imzalar mı?'... Bu uzlaşmaya dayanarak Ruslar, 'Efendim biz bunu Osmanlı Devleti ile yaptığımız bir anlaşmaya dayandırarak yapıyoruz' dediler. Bazı meslektaşlar Rusları savunarak 'Efendim bu basit bir göçtür' diyorlar. ve göçü iki devlet arasında yapılan bir anlaşmaya dayandırıyorlar. Oysa, bu bir anlaşma değil bir aldatmacadır. Rusların gayet iyi kullandığı diplomatik bir yoldur. "

Direniş ve soykırım...

"Adigeler, Abazalar
vs. Kafkasya’nın en stratejik yerinde bulunuyordu ve en sağlam direnişi de onlar gösteriyordu. Yerlerinden zorla atıldıkları gibi ordular yavaş yavaş büyük halk kitlelerini denize doğru sürmeye başladılar. Öldüremediklerini vapurlara doldurup gönderecekler, böylece Kafkasya onların beğenmediği halklardan tamamen temizlenecekti. Yakılan köylerin öldürülen binlerce insanın haddi hesabı yok... Yine dönemin İngiliz yetkililerinin raporlarında yer alan ifadeler yürek parçalayıcı. Halk, tüm imkanları bitinceye kadar direniyor, mücadele ediyor, savaşıyor, artık çare kalmayınca da, kendilerine tanınan mühlet içinde hiçbir sağlık önlemi olmadan, varını yoğunu terk ederek sahile inmek zorunda kalıyor. Daha yola çıkmadan açlık, sefalet, hastalık ve kitle ölümleri başlıyor. Bu bir SOYKIRIMDIR, bir VAHŞETTİR.

Sahilde bindirildikleri gemilerin bir kısmı o kadar çok kişi aldı ki hemen battı; örneğin 2000 yolcu ile yola çıkan Spinksgemisi batınca ancak 200 kişi kurtulabilmiştir. Samsun ve Trabzon ana çıkış limanlarıydı, bu limanlara gelenler hastalığa tutuldu, yine İngiliz raporlarına göre her limanda günde ölenlerin sayısı 200 - 300 kişi civarındadır. Kanaatimce, Kafkaslardan o tarihlerde ve ondan sonraki tarihlerde 2 milyon ile 2.2000.000 arasında insangöç ettirilmiştir. Bir milyonu yollarda ölmüştür. Hastalık, deniz yolculuğu ve savaşta ölenlerin toplamı korkunç büyük bir rakamdır. Bu güne kadar bu olayı imse ele alıp bütün boyutlarıyla incelememiştir.  Elbette bu noktada asıl sorumluluk yine size düşüyor. Ne güne duruyorsunuz? Tarihi gerçekleri dünyayı anlatın ki, karşılığını da alabilesiniz.

Gelen muhacirlerin büyük kısmı Anadolu’ya yerleştirilmiştir. Rumeli’ye yerleştirilenlerin Çerkes sayısı 400.000 civarındadır. Bu halk 14- 15 sene sonra 77-78 harpleri sonucunda tekrar bir göçe mahkum edilmiştir. Bu da acılarla dolu bir göçtür. Göçürülenler daha çok Suriye, İsrail, Ürdün , Libya gibi yerlere yerleştirildiler. Şeriya nehrinin iki tarafına ve Kuneytra gibi yerlere gittiler. Çerkesler, oralarda da yine bir sürü felaketle karşılaşmıştır. Rusya, kendisini sevmediğini anladığı Çerkesleri, Samsun’dan Adana’ya varan bir hattın batısına yerleştirilmesini, kesinlikle o hattın doğusuna yerleştirilmemesini istedi. Sonuçta İngilizlerin desteğiyle Kayseri, Sivas ve Maraş gibi bölgelere de bir kısmı yerleştirilebildi. Devletin olanakları sınırlı olduğu için yardımların bir kısmı yerel halk tarafından karşılandı. Verim durumuna göre değişik büyüklüklerde arazi verildi.

Göçler, Osmanlı Devletinin çok köklü bir değişme geçirdiği zamana tesadüf etmiştir. Bu da Osmanlı toplumunun eski geleneksel ekonomiden kapitalist ekonomiye geçişine, büyük bir sosyo-ekonomik devrime tesadüf etmektedir. Muhacirlerin gelmesiyle, yüzyıllardır Devlete ait olan hazine arazilerinin ferdileşmesi çok süratli oldu çünkü muhacirlere verilen yirmi, kırk, altmış yetmiş dönüm arazi bir müddet sonra onların mülkü oldu. Göçenler mülk sahibi oldular. Böylece Osmanlı Devletinde Müslümanlar arasında çok sayıda toprak sahibi küçük toprak sahibi oldu. Bu çok önemlidir, çünkü ilk defa toprak esasına dayanan devlet bağlılığı meydana çıkıyordu. Eskiden sırf devlete hizmet vardı. Artık toplumsal ve siyasal bir değişim başlamıştır.

Çok güç şartlar altında Anadoluya gelen deneyimli ve acılı Çerkes halkları modern Türkiye’nin doğmasına da büyük hizmet etmiştir ve etmektedir. Yapılacak iş bu halkın gerçek katkısını anlamak, onun değerini bilmek, başlarına geleni tüm dünyaya anlatmak ve onun tarihten silinip gitmesini önlemektir. 

Çerkesler Rusların önünden kaçmış halklar değildir. Tarihte örneği olmayan bir özgürlük savaşı vermiş ve kaybettiği için de ülkelerinden zorla çıkartılmış, sürülmüş bir halktır. Bu olaya ben GÖÇ denildiğine bakmayın, aslında SÜRGÜN kavramı da zayıf kalır ancak soykırım ve katliam bu olayların gerçek karşılığı olabilir..."

Uğur Türe


Yorum yapın

Cerkesya.Org

Cerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.