Makale

Sayın Enver Kaplanı, 1993 yılında tanımıştım. Birleşik Kafkasya Konseyi Derneği’nin kuruldu- kurulacak dendiği, olayın enine-boyuna tartışıldığı günlerdi. Aslında, daha önce birkaç kez karşılaşmış, topluluk içinde kendisini dinlemiştim. Ancak O’nu , “tanıyorum” diyebileceğim ölçülere ulaşmamıştım.


İlgi çekici günlerdi. Sovyetler Birliği, dağılma sürecine girmişti. Sözde merkezi oluşturan Rusya Federasyonu, tamamen yokolma korkusuna kapılmış, Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri ile Volga boyundaki topuluklar arasında çatışmalara zemin hazırlıyordu. Gürcistan Ordusu’nun, Abhazya’yı işgal etmesi, hiçbir neden yokken Kızıl Ordu artıklarının Azerbaycan’a saldırması, ilk akla gelen örneklerdir.

Gürcistan Ordusu’nun, yönetim birliği içinde yıllarca beraber olduğu Güney Osetya ve Abhazya’ya saldırması, büyük heyecan yaratmıştı. Özellikle, yüz kızartıcı davranışlarda bulunulması, diasporadaki Kuzey Kafkasyalılar ile Gürcüleri hayal kırıklığına uğratmıştı. Çünkü, muhaceretteki bu halk grupları, birbirlerini akraba olarak kabul ediyorlardı.

Toplulukların hayat deneyimi olan, töre bilir Thamateleri (Saygı değer büyükleri), “Allah beterinden saklasın!” diyerek , ön plana çıktılar. Herkese sükunet ve sabır telkin ettiler. O günlerin manevi gücünü oluşturanlar, yükselen ateşi, kısmen düşürerek, örnek oldular. “Kimdi bunlar?” dendiğinde, buna karşılık vermek elbette ki, zordur. “Aklı başında herkes!” demek, sanırım en doğru cevap olacaktır.

Buna rağmen, bazı isimleri vermek istiyorum: Musa Öğün paşa, Avni Kandemir paşa, Dr. Yakup Çağlayan, Enver Kaplan, Prof. Haydar Taymaz, Şevket Doğan, Cahit Tutum... ilk etapta aklıma gelenler.

Enver Bey’e bu geride kalan günleri hatırlattım. “Sizi tanıdığım sırada, gündem maddesi böylesine olaylardı,” dedim. Ardından, “bunlar sizi yeterince tanıdığım anlamına gelmez şüphesiz,” diyerek ilave ettim. Kendisine ilk sorumu yönelttim.

Özgeçmişinizi, lütfen özetler misiniz?

Enver Bey : “Atalarımın geçmişi sanki bir efsane,” diyerek gülümsedi. Kısa bir an düşündükten sonra devam etti.

“Başta aile büyüklerimizin ve konuyla ilgili bilgi sahibi olanların anlattıklarına göre; ecdadım, Dağıstan’ın Kumuk bölgesinde oturuyordu. Kaplanlar olarak anılıyorlardı. Oba ve köy sahibi büyük bir topluluk oluşturuyorlardı.

Sanırım, Rusya’nın henüz bir tehlike oluşturmadığı günlerdi. Kuban ve Terek Nehirleri’nin kuzeyindeki bozkırlara, Nogaylar egemendi. Nogaylar atlı bir kavimdi. Evleri, öküzlerin ya da develerin çektiği arabaların üzerindeydi. Bazen ufukta gözükürler, bir anda yok olurlardı. Yağma ve talan en büyük zevkleriydi.

Kuzey Kafkasya’nın yerleşik halklarının zengin hayatını kıskanırlar, Onlar’ın üzerine seferler düzenlerlerdi. Bu yüzden, kanlı çatışmalar meydana gelirdi.

Olaylar öyle gelişti ki, Kaplan ailesi ile vasallarının* oturduğu köy ve çiftliklere sıra gelmişti. Daha önce birkaç defa geriye püskürtülen Nogaylar, bu sonuncusunda yağmadan çok insanları hedef almışlardı. Aman dilemeyen Kumuk köyünün halkını, yaş ve cinsiyet farkı gözetmeden tamamını kılıçtan geçirdiler.

Kaplan Ailesi’nin vasalların’dan biri kanlı çatışmada Bey ailesinin yokolmak üzere olduğunu görünce, beşikte, ağlamaktan boğulmak derecesine varan bir erkek çocuğu kurtararak, Çeçen Bölgesi’ne sığındı.

Çocuğu himayesine alan Çeçen Aile, O’na “Sebeney” adını verdi. Sebeney kendisini koruyan ailenin yanında, çocukluğunu ve gençliğini idrak etti.

Çeçen aile, Sebeney’i baskı altında tutmadan yetiştirmiş, bağımsız hareket etmek gibi imkanlarla donatmıştı. Büyük ihtimalle geçmişi ile ilgili bilgiler de kendisine verilmişti.

Sebeney, Kumuk bölgesi’ne dönmek imkanına sahip olduğu halde, bunu yapmamış Kabardey yurduna geçmiş, Terek boyunda bulunan Kanşukey köyüne yerleşmişti. Burada evlenmiş, zamanla “Sebeneyler” adını alan büyük bir aileye sahip olmuştu.

Ruslar, Terek Nehri boyuna indiklerinde, Sebeney artık yaşlanmıştı. Geleceğin karanlık olduğunu düşünerek öldü. Geride beşi erkek, ikisi kız yedi çocuk bırakmıştı. Ne var ki, oğulları ve torunları Rus - Kaberdey Savaşlarında yitip gittiler. Soyu, hayatta kalan torunu Kazbek ile devam etti.

Kazbek’in; Tambi, Nartbi, Adelbi ve Kazakbi adında dört oğlu olmuştu. Bu süreç içinde Ruslar, Kabardey’in işgalini tamamlamışlardı.

İmam Şamil, 1842 yılında Rusları Kaberdey’den çıkarmak için bir hareket başlatmıştı. O’nun bu akını, Kaberdeyler arasında büyük bir heyecan yarattı. Bazı süvari gurupları, kendisine katıldı.

Kazbek’in küçük oğlu Kazakbi, İmam Şamil’in yönettiği birçok savaşa katıldı. Sonunda şehit oldu. O’nun kahramanlıkları uzun süre unutulmadı. Adına , ağıtlar, şarkılar düzenlendi.

Kazbek’in diğer üç oğlu, Kafkas-Rus Savaşlarının hazin sonunu gördüler. Daha çok gençtiler. Oturdukları Kanşukey köyünün halkı ile birlikte, karadan Anadolu’ya göçettiler. Maraş’ın, Göksun bölgesinde, bir köy kurdular. Kurdukları köye Kanşukey adını verdiler. Ancak, çevrede yaşayan halk Tambi’ye, Temurağa diyordu. Çok geçmeden, Kanşukey’in adı Temurağa’ya dönüştü. Devlet kayıtlarına bu adla geçti

Nartbi, umduğunu bulamamış, hayal kırıklığına uğramıştı. Kafkasya’ya geri dönmek üzere, yakınlarına veda ederek, Temurağa köyünden ayrıldı. O’ndan, bir daha haber alınamadı...

*Vasal : Beye tabi olanlar

• Adelbi , yeni çevresine kısa sürede uyum sağlamıştı. Okuma yazması olduğu için, fazla bir zorluk çekmeden memur oldu. Bir süre Andırın nahiye müdürlüğü yaptı. O, artık Adelbi değil, Adil B

Tambi’nin (Temurağa), Adelgeri ve Aslanbek adında iki oğlu olmuştu. Bu arada, yer değiştirmiş, daha sonra Karaahmet köyü adını alacak olan bir mezraya taşınmıştı.

Babam Aslanbek, Birinci Dünya savaşına katılmıştı. Liyakat ve cesaretiyle göz doldurmuş, Jandarma Çavuşu olmuştu. Maraş’taki Fransız işgaline karşı başlatılan mücadelede, ağır yaralandı. Tedavi gördü. Savaş sonrası, evine döndü. Ancak, hiçbir zaman eskisi gibi sağlıklı olamadı.

Aldığı yaranın izlerini ve acılarını taşıyarak hayata veda etti. O öldüğünde ben küçük bir çocuktum.

Amcam Adelgeri hakkında, birkaç cümle ifade etmeden geçemeyeceğim. O dinlemeyi, duyduklarını da anlatmayı severdi. Kışın durgun günlerinde, Göksun yöresindeki köyleri gezer, sonu gelmeyen sohbetlere katılırdı. Bunlarla da yetinmez, Uzunyayla’daki Çerkes köylerine gider, uzun süre kalırdı. Hafızasında yer eden , sayısız efsane ve hikaye, en büyük bilgi hazinesiydi. Bunlar, geçmişe ışık tutan tarih, Töre ve geleneklerin kaynağına giden bir vasıta olurdu. Öğrendiklerini, bildiklerini kendi kuşağına ve gençlere anlatırken, daima dizi dibinde olurdum. Büyüklerin bu tür sohbetleri, benim için ayrı bir okul görevi yapmıştır.”

Enver Bey, durdu. Derin bir nefes aldı. Önüne bakarak, anlatmayı düşündüğü konular arasından “neyi seçeyim” der gibi bir hali vardı. Bu anı fırsat bilerek araya girdim.

Beyefendi ! Çocukluk ve gençlik döneminiz nasıl geçti ? Okul ve eğitim hayatınız nasıl bir yol izledi?

Enver Bey , hüzünlü bir ifadeyle gülümsedi. “ İnsan hayatı öyle karmaşık ki! Şu an, hafızamda ön plana geçmek isteyen çok konu var. Onları bir düzene koyup, anlatmakta güçlük çekiyorum.” Dedi.

O’nu zorlamaktan kaçındım. Konuşmamayı tercih ettim. İsabetli davranmıştım. Kısa bir süre sonra; “Ben, 1923 yılında doğdum,” diyerek, tekrar söze başladı.

“Dört kardeştik : Ben, Zekiye, Aziz ve Makbule... Çocuk yaşta yetim kalmıştık. Çevrenin saygı ve takdirini kazanmış olan Annem Jaldujhan, bizim en iyi şekilde yetişmemiz için elinden geleni yapıyordu.

O çocukluk günlerime ait bir olay var ki, hala dün gibi hatırlıyorum. Annem dikiş dikiyordu. Biz dört kardeş, gürültü ederek evin altını üstüne getiriyorduk.

Bir ara annemle göz göze geldiğimde, O’nun hüzünlü bir ifadeyle bize doğru baktığını gördüm. Kendisine yaklaşarak; “Bir şey mi oldu anne?” dedim.

Annem: “Gürültü ettiğiniz için size kızdığımı sanmayın, halinize üzülüyorum,” dedi. Ardından ilave etti: “Babanız sağ olsaydı sizi okula gönderirdi.”

Okul, okumak gibi sözcükleri duymuştum. Ancak, ne anlama geldiklerini bilmiyordum. Annemin, sözleri beni düşünmeye zorladı.

Sanırım, altı yaşlarında idim. Amcamın damadı, Kuyumcu Esat Usta’nın teklifi üzerine, annem beni Kur’an kursuna gönderdi. O kış, okumasını öğrendim ve hatim indirdim. Sonra, Temurağa köyündeki, üç sınıflı okula gittim. 4 ve beşinci sınıfları Göksun’da tamamladım. Orta Okulu, gene ilçe merkezinde bitirdim.

Orta Okulun üçüncü sınıfındayken, devlet yatılı sınavlarını kazanmıştım. Maraş’ta fazla zorlanmadan Lisenin Fen Şubesinden mezun oldum.

Yaz sonu idi. Arkadaşlarımla, Ankara Üniversitesi’nin hangi Fakültesine girelim diye tartışıyorduk. Biri ikinci dünya savaşının bütün hızıyla devam ettiğini hatırlatarak, “Ordunun genç Subaylara ihtiyacı var,” dedi. Ardından Harb Okuluna girelim teklifini getirdi. Fazla düşünmeden, Eskişehir Hava Harb Okuluna kaydımı yaptırdım. 30 Ağustos 1944 tarihinde de, Hava Teğmeni olarak Okuldan mezun oldum.

Savaştan sonra, subay olmak cazibesini yitirmişti. Şüphesiz bu benim kanaatimdi. Ordudan ayrılarak, hukuk fakültesine yazıldım. 1953 yılında da mezun oldum. Maliye Bakanlığı Müşavirliği’nde çalışarak, Avukatlık stajımı yaptım. Memleketim olan Maraş’a dönerek Avukatlığa başladım.

1957 yılında, benim gibi avukat olan İsmet Esentürk Hanımefendi ile evlendim. Eşim Hazine Avukatı, ben ise serbest olarak çalışmamızı sürdürdük.

Evlendiğimizi takip eden yıllarda, biri erkek ikisi kız, üç çocuğumuz oldu. Zamanla büyüdüler, okudular, birer meslek sahibi oldular. Şu anda, eğitim gördükleri alanlarda çalışıyorlar.

1946 yılından sonra, ülkemizde başlayan demokratikleşme hareketi, genel anlamda, olumlu bir aktivite getirmişti. Halkımız daha bilinçli bir yol izlemeye başlamıştı.

Serbest Avukatlığa başlayınca, siyasete ilgi duymaya başlamıştım. Ancak ellili yılların sonuna doğru, partiler arasında sürüp giden gerginlik, beni kararsızlığa sürükledi. Kalben, Demokrat Parti’yi destekliyordum. İçinde bulunduğum kararsızlık nedeniyle, tercihimi tam ortaya koyamıyordum.

1960 ve 1961 yılları, benim için önemli değişim yılları oldu. 1960 yılında, Maraş baro başkanı seçilmiştim. Ardından, Mayıs-1960 İhtilali oldu. Ekim- 1961 tarihinde ise, Milletvekili olarak Parlamentoya girdim.

İki dönem, Milletvekilliği yaptım. Bu benim için yeterli olmuştu. Ankara’da, asıl mesleğim olan serbest avukatlığa döndüm. Bu arada; Gima, Şaraton Otelleri, Vakıflar Bankası gibi kurumlarda, yönetim kurulu üyeliğinde bulundum. Güneş Sigorta’da, Denetçi olarak çalıştım.”

Enver Bey, gülümseyerek bakışlarını bana çevirdi. “Söylemek istediklerimi, oldukça özetlemeye çalışıyorum, başarabiliyor muyum bilmiyorum,” dedi.

“Çok iyi,” dedim. Ardından, hemen ilave ettim.

Ailenizin trajik bir geçmişi var. Doğrusu, beni de etkiledi. Geriye dönüp baktığınız oluyor mu?

Enver Bey, hüzünlü bir ifadeyle gülümsedi. “ Bu ikiyüz yıldır devam eden bir serüven. Zaman denen kavram, bazı şeyleri silip götürüyor. Giderek, kuşakların belleğinde, daha az iz bırakarak, yokolma sürecine giriyor.”

Ya günümüzün olayları ? Diasporadaki Kuzey Kafkasyalılar? Abhazya ve Çeçenistan olayları ? Bunlar sizde, bir takım çağrışımlar yaptırıyor mu?

“Elbette!” diyerek konuşmasını sürdürdü.

“Uzak geçmişin olayları, sisler içinde kalsa da, bizler halen yaşayan topluluklarız. Ölü kavimlerden değiliz. Sadece bölündük. Yarımız sürülürken, yarımız ata vatanında kaldı. Her şey o kadar net ve canlı ki, onları asla unutamayız.

1970 yılını takip eden günlerde; Dr. Zekiye Kazok, Hayri Bozkurt ve Hikmet Aslanoğlu gibi arkadaşların ısrarı üzerine, Ankara Kuzey Kafkasya Derneğinde iki dönem başkanlık yaptım.

Çevremde toplanan gençler, öylesine heyecanlıydı ki, Onlar’a katılmamak mümkün değildi. Bu mutluluktu. Ancak, heyecanı nefrete dönüştüren davranışlara katılmak mümkün değildi. Bu da üzüntü kaynağı idi.

1968 Öğrenci olayları, Üniversite duvarlarını aşmış, bütün ülkeyi etkisi altına almıştı. Olaylara karışmayan, bulaşmayan hiçbir özel-tüzel kurum kalmamıştı. Benim dernek yöneticiliğim zamanında, durum bu şekilde idi. O günlerin olumsuz şartlarını, hatırlamak dahi istemiyorum.

1989 yılında, Sovyetlerin dağılması ile bütün dünyayı bir heyecan dalgası sarmıştı.

Bu, çok farklı bir olaydı. Ümit veren tatlı bir esintiydi. Ancak, olayın önemini anlayamayan ya da anlamak istemeyenler de vardı.

1993 yılında kurulan Birleşik Kafkasya Konseyi Derneği, sözünü ettiğim iyimser havanın eseridir. Üzülerek ifade ediyorum: Çoğu insanımız, bu hareketin ne anlama geldiğini tam bilemedi. Genelde basit bir dernek hizipleşmesi şeklinde yorumlandı.

Biliyorsunuz : Ta baştan beri , Konsey olayının içindeyim. Önce, Genel Yönetim Kurulu başkanlığı yaptım. Üç dönemdir de Genel Başkanlık yapıyorum. Hala olumsuz tavır ve beyanlara muhatap olmak beni üzüyor.

Oysa, yaptıklarımız ve yapmayı düşündüklerimiz ortada. Hiçbir gizli amacımız yok. Kardeş kuruluşların düzenlediği, dernekler üstü bütün toplantılara katıldık. Düşündüklerimizi de açıkça söyledik. Alınan kararlara, imza attık.

Abhaz-Gürcü savaşı, Osetya-İnguş çatışması bizi fazlasıyla üzdü. Çare arayan gurupların öncüsü olduk. Çeçenistan olayını ise, Kuzey Kafkasya’nın kaderini belirleyecek önemli bir mihenk taşı olarak gördük.

Büyük kayıplar vererek sürdürülen Çeçen direnişini, küçümseyen ve amaçsız bulan çevreleri biliyor, bazen konuşmalarına tanık oluyoruz. Ancak, ben ve arkadaşlarım şuna inanıyoruz: Bu olay, bir karakter göstergesidir. Kuzey Kafkasya Halkları, yüzeli yıl önce nasıl idiyse, bu gün de öyledirler. Bağımsızlık idealinin sönmediğini ve asla sönmeyeceğini belgelemişlerdir.”

Değerli büyüğüm Enver Bey, sanırım biraz heyecanlanmıştı. Duraklamasını fırsat bilerek, konuyu değiştirdim.

Beyefendi Sizin, bazen ifade ettiğiniz bir özdeyimi hatırladım. Dedim.

Sözünün kesilmiş olmasından hoşlanmamış gibiydi. Arkasına yaslandı. Gözlerini kısarak; “Nedir O?” dedi.

Genç olmadan, büyük olmaz! Büyük olmadan, genç olmaz! Bu özdeyimi, lütfen biraz açar mısınız?

Başını sallayarak; “evet, evet” dedi.

“Çocukken, gençken, orta yaşlıyken beni etkileyen büyükler gördüm, tanıdım. Onlar benim için, örnek insanlar oldular.

Çocukluğumda, en büyük rehberim annem Jaldujhan idi. Babam öldüğü zaman çok küçük olduğumuz için, o benim ve kardeşlerimin her şeyi idi. Ya çevremizdeki büyükler! Onlar, birer fazilet abidesiydi.

Göksun’da Mıtıj Fadıl Koç, Halil Bozkurt, Çoçi Yusuf, Lezgi Yusuf; Pınarbaşı Yöresinde Batırdag Alaattin, Karaşey Cevdet, Aşhat Hacı Mecit Efendi, Tok Hacı Ömer,Aslan Hacı... Ankara’da yaşamaya başlamamdan sonra; İsmail Berkok Paşa, Tevfik Talat Bey, Avukat Tevfik Çiper, Eyüp Sabri Canpolat, Maraş Milletvekili Abdullah Aytemiz, Ahmet Kadıoğlu, Mansur Bozdoğan, Rasih Kaplan, Dr. Zekiye Kazok, Hayri Bozkurt ve Hikmet Aslanoğlu... bütün bu değerli insanlar; kişiliğimin oluşmasında, düşünce ufkumun genişlemesinde daima yol gösterici olmuşlardır.

Kendi kuşağımın insanları da, şüphesiz benzer deneyimlerden geçmişlerdir. Nitekim; Sayın Hakkı Kurmel, Kazım Ertürk, Yaşar Bir, Şevket Doğan, Kenan Kortan Paşa, Prof. Hayri Domaniç gibi değerli zevatla beraber olmak, bana, her zaman mutluluk kaynağı olmuştur.

Sözünü ettiğiniz özdeyim, bu manada değer kazanmaktadır. Kuşaklar, birbirlerini inşa etmek hususunda, önemli görevler üstlenmektedirler. Gençlerin varlık sebebi büyüklerdir, büyüklerin varlık sebebi de gençlerdir. Hayatın doğal seyri bunu göstermektedir.”

Enver Bey, benim gözlemlerime göre; beyan ve davranışlarda, samimiyet, netlik, açıklık istiyordu. Yaş, mevki ve cinsiyet ayrımı yapmadan herkese ilgi gösteriyor, haklı olarak karşılık bekliyordu. O’nun için, hiçbir konu, diğerlerinden daha az önemli değildi. Mutlaka tartışmaya değerdi. Böylesine prensipler manzumesi, nedeniyle; dernek, eğitim merkezi özelliği kazanmıştır.

Bunları düşünerek; O’nun, “Birleşik Kafkasya Konseyi” olayına dönmesini istedim. Aslında, konu üzerine yeterli denecek ölçüde konuşmuştu. Ben, biraz daha açmasını istedim.

“Sayın Başkan!” diyerek, konuyu değiştirmek istediğimi hissettirecek şekilde yüzüne baktım. O, “evet söyle, ne istiyorsun,” der gibi bir tavır aldı. Oturduğu koltukta, dik oturup arkasına yaslandı.

Birleşik Kafkasya Konseyi,” nedir? Sizin için ne anlam ifade ediyor? Bir dernekten öte özellikler taşıyor mu?

Konseyi konuştuk galiba! Dedi.

Evet doğru! Ancak, biraz daha açmanızı rica ediyorum. Dedim.

Karşılık vermedi. Bakışlarını,önündeki bir derginin kapağına çevirdi. O anda düşünüyormuş gibi bir yüz ifadesi vardı. Kısa bir süre sonra, sözcüklerini vurgulayarak konuşmaya başladı.

“Başkaları ne der ne düşünür bilemem. Ancak, benim için büyük bir anlam ifade ediyor. Birleşik Kafkasya adı, başlı başına bir mesaj vermiyor mu?

Rusya, gerek Çarlık gerekse Sovyetler döneminde, Kuzey Kafkasya Halklarını birbirinden ayırmak gayreti içinde olmuştur. Komünist sistem çökünce, bu defa Rusya Federasyonu aynı gayreti sürdürmüştür. Tamamen yapay birçok olayın tezgahtarlığını yapmıştır. Asetin-İnguş çatışması, böylesine kötü bir amacın çarpıcı örneğidir.

Asetin ve İnguşlar arasında ne oldu ki, birden bire kanlı bıçaklı olmuşlardı? Sözde, bazı hudut köylerini paylaşamamışlardı. Bu köylerde kimler yaşıyordu.? Asetinler ve İnguşlar, günlük hayatı birlikte paylaşıyorlardı. Peki ne oldu da, yılların dostluğu ve kardeşliği bir anda bozuldu? İşte bunun kesin cevabını, ancak Rus İstihbarat ajanları verebilir.


Hatırlanacağı gibi, bir iyi niyet heyeti kurmuştuk. Ben, Prof. Şerif Baştav, Em. Albay Halis Aşetey, İsmail İlhan’dan oluşan heyetimiz Kuzey Kafkasya’ya gitmiş, Asetin ve İnguş Cumhuriyetlerini ziyaret etmiştik.

İnguş Cumhuriyeti başkenti Nazran’da ve Asetin Cumhuriyeti başkenti Viladikafkas’da Yetkililere sadece şunları söylemiştik.

“Kardeş halklar olarak, aranızdaki ihtilafı silah ile çözmeye kalkıştığınız için üzüldük. Biz eski bir kafkas geleneğine dayanarak geldik. İyi niyetimizin kabul göreceğini ümit ediyoruz. Gerek Kuzey Kafkasya’da bulunan gerekse dünyanın dört tarafına dağılan kardeşlerimizi lütfen daha fazla üzmeyiniz!”

Geliş nedenimizi anlatan bu kısa konuşmamız, iki başkentteki yetkilileri son derece duygulandırmıştı.

Sadece bu olay,Birleşik Kafkasya Konseyi’nin misyonunu ifade etmeye yetecek kadar nitelikler taşımaktadır.

Birleşik Kafkasya Konseyi, Abhazya olaylarında da aynı misyonu, değişik tarzda ortaya koymuştur. Yeniden yapılanma çalışmalarına, fikir düzeyinde katkı sağlamıştır.

Ayrıca önemli bulduğum bir olayı daha hatırlatmak istiyorum. Hakkı Kurmel, Yaşar Bir, Şevket Doğan, Kenan Kortan, Saadettin Karaerkek, Zeki Çakmak, Cemal Uysal, Mustafa Demir, Yusuf Ünlü, Azmi Macun gibi zevatın katıldığı 15 kişilik bir heyetle, Kuzey Kafkasya’ya bir tetkik gezisi düzenlemiştik. Kabartay-Balkar Cumhuriyeti merkez olmak üzere, çevre Cumhuriyetlerini de içeren bu gezimiz, karşılıklı etkileşim bakımından çok önem arzetmektedir.

Konseyin, yedi yıllık mesaisini sayabilecek durumda değilim. Merak eden olursa, her üç ayda bir çıkardığımız bültene bakabilir.”

Sayın Enver Kaplan’la söyleşimizi noktalarken, şunları düşündüm. Bilgi ve deneyim sahibi büyüklerimiz, geçmişle günümüz arasında bir köprü görevi yapmışlar, son derece yararlı hizmetler ifa etmişlerdir. Bu gerçeği, beyefendinin sözleri ve davranışlarıyla, bir defa daha anlamak imkanını bulduk.

Kendilerine şükran ifade ediyorum.

Osman ÇELİK

 

 


Yorum yapın

Cerkesya.Org

Cerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.