Makale

Günümüz Kafkasyasında Değişim ve Uygulanan Politikalar

Günümüz Kafkasyasında Değişim ve Uygulanan Politikalar

Cumartesi gününüzü burada bizlerle geçirmeyi tercih ettiğiniz için teşekkür ederim. Ne dünyanın, ne Türkiye’nin, ne de Türk halkının öncelikli dış politika konularından birini Kafkasya oluşturmuyor. Türkiye’nin ve Türk halkının dış politika öncelikleri Avrupa Birliği, Kıbrıs ve Ortadoğu’dur. Hacettepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde son sınıf öğrencilerine “Kafkasya Politikaları” adlı bir ders veriyorum. 45 kişilik sınıfta Abhazya’nın haritadaki yerini bilen çıkmadı. 2005 yılında yayınlanan “Encyclopedia of Diasporas”da Kuzey Kafkasya yer almıyor. Halen Maykop’un deniz kenarında olup olmadığını bilmeyen Kuzey Kafkasya Kültür Derneği başkanları var. Kuzey Kafkasyalıların yüzde 95’i halen bir kere bile Kafkasya’ya turistik amaçla bile gitmemiş durumda. Türkiye’de “1915” tarihini herkes ezbere biliyor. Fakat, “1864” tarihini Türk toplumunda kaç kişi biliyor? Sokaktaki adam için “1864” birşey ifade ediyor mu? Sanmıyorum. Türk toplumu Kızılderilileri bile Kuzey Kafkasyalılardan daha fazla tanıyor ve sempati duyuyor.

Kısacası, Kuzey Kafkasya’dan sürgün ve soykırım sonucu vatanlarını terk etmek zorunda kalmış ve Türkiye’yi vatan olarak yaratmış insanların torunları dedelerinin geçmişine sahip çıkmıyor. Ne dünyaya ne de içinde yaşadığı topraklara, halka kendini ve Kuzey Kafkasya’yı tanıtmıyor. Bunu bilinçli veya bilinçsiz yapıyor ama sonuçta tanıtmıyor. Bu toplumun tek bildiği kendi arasında övünmektir.

Beslan ve Nalçık olaylarında bile bu toplumun kılı kıpırdamadı. Demek ki toplumun duyarlılığı kaybolmuş, beli kırılmış. Hedefsiz toplantı, yazı-çizi ve folklor ekipleri ile kendini oyalıyor, zaman geçiriyor. Gençlerinin geleceğini düşünmüyor, ata topraklarını görmeye bile gitmiyor. Başsız tavuk gibi ne yapacağını, ne politika üreteceğini, içinde yaşadığı toplum ve devlet ile ilişkilerini nasıl düzenleyeceğini bilmiyor. Kafalar kuma gömülmüş. Aysbergin her zaman su altında kalan kısmı olmak isteyen bir toplum yapısı var. İspanya’dan çıkartılan ve Osmanlı Devleti tarafından kabul edilen bir avuç Türkiye musevisi bile Türkiye’yi vatan bildikleri ve Osmanlı Devleti onları kabul ettiği için “Şükran Günü” düzenlediler. Osmanlı Devleti’ne gelişlerinin 500. yılını 1989 yılında kutladılar. Kuzey Kafkasyalıların bu vatanla, bu devletle kavgaları yok. Bilakis Anadolu’nun vatanlaşmasında, Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşumunda büyük katkıları var. Osmanlı Devleti bu toplumun süt annesi olmuştur. O zaman, bu halk ile bu devlet ile ilişkilerini yeniden düzenlemeli, kendini en azından Türkiye’deki Romanlar kadar tanıtmaktan çekinmemelidir. Artık, çekingenlik ve hedefsizlikten kurtulunmalıdır. Çağımız dialog çağıdır. Bir yandan Türkiye’de “Şükran Günü” düzenlenmeli, bir yandan da Rusya Federasyonu ile Türkiye arasında dostluk köprüsü olunmalıdır.

Ayrıca, Kafkasya üzerine düzenlenen toplantılarda her zaman “Kafkasya’nın stratejik öneminin büyük olduğu” vurgulanmaktadır. Dünyada stratejik önemi olmayan ve bunu vurgulamayan hiçbir ülke görmedim. Türkiye de, Yemen de, Suudi Arabistan da, Almanya da stratejik önemini vurguluyor. Ne Türkiye’nin, ne AB’nin, ne ABD’nin, ne Rusya Federasyonu’nun ve ne de dünyanın başka ülkelerinin dış politika öncelikleri arasında Kafkasya bulunmamaktadır. O zaman, hem “stratejik önem” ve hem de “Kafkasya’nın stratejik öneminin büyük olduğu” hikayesinden vazgeçmekte yarar var vardır.

Kuzey Kafkasya Fiziki ve Siyasi Olarak Avrupa’dır

Kafkasya Avrasya’nın bir parçası değildir. Bu düşünce, Kafkasya’nın izlemesi gereken politikaya da aykırıdır.

Kafkasya hangi tanımla ortaya çıkmalıdır? Hangi tanım Kafkasya’nın politikasına, çıkarlarına hizmet eder? Bence, “Avrasya” tanımı Kafkasya’nın gelecek ile ilgili politikalarına hizmet etmez. “Avrupa” tanımı, “Kafkasya Avrupa’dadır” tanımı ve “Kafkasya Avrupa’nın Bir Parçasıdır” tanımı Kafkasya’nın gelecek ile ilgili politikalarına hizmet eder. Eğer, Kafkasya’nın Avrupa’nın bir parçası olduğu vurgulanırsa, örneğin, Adıgey’in Krasnodar’a bağlanma sorunun, 21 Mayıs 1864 Soykırım ve Sürgünü’nün, Çeçenistan’da akan kanın ve var olan savaşın Avrupa Evi’nin bir odasında olduğu, yapıldığı anlaşılır. Bundan dolayı Kafkasya’nın Avrupa’nın bir odası olduğu afişlerle bile vurgulanmalıdır. Afişlerde bile diyelim ki, “Avrupa’nın içinde bir yangın var, evinizin içinde bir oda yanıyor, o odanın adı da Çeçenistan”.

Kuzey Kafkasya fiziki ve siyasi olarak Avrupa’nın bir parçasıdır. Avrupa dediğimiz kıtanın sınırları Ural dağları ve Kuzey Kafkasya sıradağlarıdır. Yani, Kuzey Kafkasya zaten Avrupa’dır. Güney Kafkasya ise Türkiye’nin Anadolu kesimi gibi, fiziki olarak olmasa bile siyasi olarak Avrupa’nın bir parçasıdır. Nitekim, Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan Avrupa Konseyi üyesidir. Ulusal hedefleri Avrupa Birliği’ne ve NATO’ya üye olmaktır. Özetleyecek olursak, Kafkasya batıdan doğuya doğru bölgeyi ikiye ayıran Kafkas sıradağlarıyla Karadeniz’den Hazar Denizi’ne kadar uzanmaktadır. Coğrafî olarak, Kafkas sıradağlarının kuzeyinde yer alan Kuzey Kafkasya Avrupa kıtasında, güneyinde yer alan Güney Kafkasya ise Asya kıtasında yer almaktadır. Siyasî olarak ise Kafkasya’nın tamamı Avrupa’nın bir parçasıdır.

Sovyetler Birliği’nin Aralık 1991’de dağılmasından sonra Kafkasya’da: Kuzeybatıdan kuzeydoğuya doğru Rostov Vilayeti (Oblastı), Krasnodar ve Stavropol Bölgesi (Kray’ı), Adıgey, Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar (Kabardey-Malkar), Kuzey Osetya (Alanya), İnguşetya, -de facto bağımsız- Çeçenistan (İçkeriya) ve Dağıstan Federe Cumhuriyetlerini kapsayan Rusya Federasyonu yer almaktadır. Güneybatıdan güneydoğuya doğru -de facto bağımsız- Abhazya, Acaristan ve -özerk bölge statüsü kaldırılmış, de facto Gürcistan’dan ayrılmış- Güney Osetya’yı kapsayan Gürcistan; Nahçıvan ve -Ermenistan işgali altında bulunan, Azerbaycan tarafından özerk bölge statüsü kaldırılmış, de facto bağımsız- Dağlık (Yukarı) Karabağ’ı kapsayan Azerbaycan ve Ermenistan bulunmaktadır. Don nehiri bölgenin kuzey sınırını, Aras nehiri ise bölgenin güney sınırını oluşturmaktadır. Bazı araştırmacılar, Kuban nehirini Kafkasya’nın kuzey sınırı olarak almaktadır. Böyle bir sınırlama da Rostov vilayeti (Oblastı) Kafkasya dışında bırakılmaktadır.

Kuzey Kafkasya siyasi ve fiziki olarak zaten Avrupa’nın bir parçası iken, Avrasya tanımı üzerinde neden duruyoruz? Bunun Kafkasya’ya ne gibi bir faydası var? Anlamıyorum. Kuzey Kafkasya Avrupa’nın, uygar bir dünyanın parçası olduğunu neden vurgulamaktan çekiniyor? Bu özellikle vurgulanmalıdır. Ayrıca, 1991’de Sovyetler Birliği’nin ve Varşova Paktı’nın dağılmasına kadar adı “Balkanlar” olan bölge artık “Güneydoğu Avrupa” olarak da nitelendirilmeye başlanmıştır. Avrupa’nın bir parçası olan Batı Karadeniz’e yani Balkanlara artık “Güneydoğu Avrupa” deniyorsa, Avrupa’nın bir parçası olan Doğu Karadeniz’e yani Kafkasya’ya da “Uzakdoğu Avrupa” diyelim ve böylece Kafkasya’nın Avrupa’nın bir parçası olduğunu, Avrupa’nın içinde olduğunu vurgulayalım. Bu terimi yerleştirmeye çalışalım.

Avrasya neresidir? Avrasya, aslında Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında Sovyetler Birliği’ne verilen bir tanımdır. Aynı zamanda “Avrasya” esnek bir tanımdır. Günümüzde herkes kendi Avrasyasını yaratmaya çalışmaktadır. Eğer Moskova’ya gidip doğalgaz heya müteahhitlik anlaşması imzalamaya çalışacaksa, Avrasyalı olunduğu vurgulanabilir. Ancak, günümüz dünyasından ve uluslararası kuruluşlardan Kafkasya halkları olarak bir şeyler talep edilecekse Avrupalı olunduğu vurgulanmalıdır. Günümüzde “Avrasya” tanımını kullananlar genelde Putin yönetimi ve bu yönetime destek verenlerdir. Nitekim, Rusya Federasyonu’nda Sovyetler Birliği sonrası Avrasya kimliğinin siyasi alt yapısının yeniden yapılandırılması Putin’in Devlet Başkanlığı döneminde oluşmuştur. Felsefi temelleri Batı Avrupa’da iki dünya savaşı arasında mülteci durumunda bulunan Rus aydınları tarafından oluşturulan “Avrasyacılık” düşüncesi, 2000’li yılların Rus aydınları tarafından Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası hem Rusya’nın federal yapısını muhafaza edecek, hem eski Sovyetler Birliği ülkeleri arasında ve hem de Türkiye’den Çin’e kadar Asya kıtasındaki komşu ülkelerle ortak payda yaratacak yeni bir zemin arayışı olarak görülmeye başlanmıştır. Rus aydınlarının söz konusu bakış açısının Moskova’daki karar alıcılar tarafından da giderek benimsendiği ve devlet politikası haline geldiği iddia edilebilir. Moskova’nın Sovyetler Birliği devrinde ‘Sovyet İnsanı’ ve ‘Sovyet Halkı’ yaratma projesinin 21. yüzyıla uyarlanmış biçiminin ‘Avrasya İnsanı’ oluşturmak olup olmadığını da düşünmek gerekmektedir. Bu bağlamda, Moskova yönetiminin ülke içinde ve dışında ‘Avrasyacılık ve Avrasya Ortak Evi’ temelinde ortak bir payda yaratmak için yeni bir arayışa girdiği iddia edilebilir. Moskova yönetiminin Ankara ile imzaladığı Avrasya İşbirliği Eylem Planı deneyimi ışığında ilk adımda İran ve Hindistan olmak üzere Asya’da bulunan ülkelerle benzer anlaşmalar yapması beklenmelidir.

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı dahil olmak üzere, dünyanın şu anda görmekte olduğu Kafkasya, Güney Kafkasya’dır. Yani, Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan. “Kafkasya deyince Güney Kafkasya anlaşılmaz, orası Transkafkasyadır, orası Zakafkasyadır, orası Kafkasyaötesidir, asıl Kafkasya ise Kuzey Kafkasya’dır vb.” gibi sözleri biz kendimiz söylüyor, kendimiz dinliyoruz. Aynen bu toplantı gibi. Nitekim, şu anda salondakilerin yüzde yüze yakını “Çerkes” kökenlidir. Ya da moda deyimle “Kafkas” kökenlidir. Bu toplum genelde iman tazeleme toplantıları yapmaktadır ve birbirini tarih konusunda, geçmişleri konusunda daha da motive ederek günü kapatmaktadır. Bence, bunları kapatmak ve bırakmak lâzım. Köylerde kentli gibi yaşamayı başarabilen bu toplum, kentlerde köylü zihniyeti ile yaşamayı bırakmalıdır.

Şimdi, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, Rusya Federasyonu’nun oluşmasıyla birlikte karşımıza nasıl bir Kafkasya çıktı? Kuzey Kafkasya’da batıdan doğuya doğru federe cumhuriyetlerin yer aldığı bir coğrafya. Adıgey, Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar, Kuzey Osetya, İnguşetya, Çeçenistan ve Dağıstan. Rusya Federasyonu böyle bir Kafkasya’yı istemedi ve karşımıza Putin döneminde böyle bir Kafkasya haritası çıktı. Yani nedir? Artık, “Kuzey Kafkasya” yok. Zaten, dünya “Güney Kafkasya”yı “Kafkasya” olarak kabul ediyor. Kuzey Kafkasya diasporası da son on yılda sivil toplum kuruluşlarının adından “Kuzey”i çıkardı ve sadece “Kafkasya” kaldı. “Kuzey Kafkasya Kültür Derneği”nin adı “Kafkas Derneği” oldu. Bu “Kafkas” neresidir? Kuzey Kafkasya mı? Ermenistan mı? Gürcistan mı? Azerbaycan mı? Yoksa hepsi mi? Belli değil. Aynı diaspora “Çerkes” terimi yerine de “Kafkas” terimini kullanmayı daha az riskli bulmaktadır. Peki, Putin dönemi Rusyasında ne oldu? Zaten dünya ve diapora tarafından da kullanılmamaya başlanılan “Kuzey Kafkasya” terimi kaldırıldı ve onun yerine “Güney Rusya” terimi resmen getirildi. 23 Haziran 2000 tarihli yasayla Rusya Federasyonu yedi bölgeye ayrıldı ve Kuzey Kafkasya Federe Bölgesi’nin adı Güney (Yujniy) Bölgesi olarak değiştirildi. Söz konusu idarî değişiklik öncesi Rusya Federasyonu’nun idarî yapısında, Kuzey Kafkasya’nın kuzey sınırını Rostov Vilayeti (Oblastı)’nin kuzeyinden geçen Don nehiri oluştururken, söz konusu bölgeye, eski idarî birimler yanında Kalmukya Cumhuriyeti ve Volgagrad Vilayeti (Oblastı) bağlanmıştır. Neden böyle bir haritaya, böyle bir değişikliğe ihtiyaç duyuldu? Rusya Federasyonu Kuzey Kafkasya’nın yani yeni deyimle Güney Rusya’nın sınırlarını kuzeye doğru kaydırarak, otokton (yerel) halkların Slav (Rus, Ukrain, Kosak) halklarla arasındaki nüfus oranını Slav halkların lehine değiştirmiş oldu. Ayrıca, tarihsel bir isim olan “Kuzey Kafkasya” ismini tarihten sildi. Bundan sonra “Rusya’nın güneyi”, yani “Güney Rusya” var. Bunu artık medyada da sıkça bu şekilde duymaya başladık.

Tabii, Rusya bu noktaya yavaş yavaş geldi. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası birkaç yıl sonra, 1993’de Moskova’nın “Yakın Çevre Doktrini”ni yayınladığını görüyoruz. Yakın Çevre Doktrini diyor ki, “Rusya Federasyonu dışında kalan ve eski Sovyetler Birliği sınırları içindeki diğer cumhuriyetlerdeki söz hakkı benimdir”. Batı dünyası Moskova’nın bu isteğine “Tamam” dedi. Fakat, 11 Eylül 2001 olayları sonrasında ABD’nin Baltıklara, Kafkasya ve Orta Asya’ya, yani eski Sovyet topraklarına askeri olarak yerleşmeye başlamsıyla birlikte bu “Yakın Çevre Doktrini”nin çöpe atıldığını görüyoruz. Böylece, 1999 yılında iktidara gelen Putin döneminde, Batı dünyası ve bütün dinamikler daha sert bir Rusya Federasyonu bekler iken, Batı’ya karşı daha yumuşak ve Batı’nın eski Sovyet topraklarına girişine daha elverişli bir Rusya Federasyonu’nun ortaya çıktığını görüyoruz. Tabii, Putin’in kendi oligark yapısını sağlamlaştırmanın dışında, kendi çevresinde fazla etkili olamadığını görmekteyiz.

Kuzey Kafkasya’ya Putin dönemi nasıl yansımıştır? Kendi dinamiklerine nasıl yansımıştır? İşte Çeçenistan. Rusya Federasyonu, Çeçenistan dosyasını başta Türkiye olmak üzere diğer ülkelerin önüne koyarken sürekli olarak bir ülke (Çeçenistan) ve bir halk (Çeçen) adını terör ile aynı eşdeğer tutmaktadır. Bir ülkenin içinde terör örgütleri olabilir, bir halkın içinden terör örgütleri veya teröristler çıkabilir. Ancak, bir ülkenin adını (Çeçenistan) terör ve bir halkın (Çeçen) tamamını terörist görmek var olan soykırımı legal zemine taşıma çabasından ibaret olarak değerlendirilmelidir. Çeçenistan’da kirli savaş devam ediyor. Çeçenistan’ı yakından takip eden gözlemciler, Rus ordusundan yapılan açıklamalarda Rus askeri kayıplarının küçültülerek yansıtıldığı ve ölen askerlerin yaralı olarak duyurulduğuna dikkat çekmektedirler. Kuzey Kafkasya’nın ortasında 15 bin km2 yüzölçümünün yaklaşık 1/3’ü dağlık araziden oluşan, savaş öncesi 1 milyon nüfusa sahip küçük ve güney bölgesi hariç coğrafi açıdan ele geçirilmesi kolay olan bir ülke olan Çeçenistan’da Moskova yönetimin 1994’den beri aralıklarla süren savaşta kontrolü sağlayamaması dikkat çekicidir. Çeçen halkının genel durumuna bakıldığında savaş öncesi 1 milyon nufusa sahip Çeçenistan’da 1994’ten beri 250 bin kişi hayatını kaybetmiş, 80 bin kişi illegal tecrit kamplarında tutulmuş ve 12 bin kişi kaybolmuştur. İkinci savaşın başladığı Eylül 1999’dan beri ise 130 bin kişi hayatını kaybetmiş, 16 bin kişi illegal tecrit kamplarında tutulmuş ve 10 bin kişi kaybolmuştur. Yani mevcut durumu tercüme edersek, Çeçenistan, Kayseri büyüklüğünde bir yerdir. 1/3’ünü kapsayan dağlık arazi dışındaki coğrafya, Konya ovası gibi düzlük bir yerdir. Rusya yaklaşık 100 bin civarındaki askeri gücüyle bu coğrafyaya egemen olamadığını iddia ediyor. Yani, m²’ye yaklaşık altı asker düşüyor. Bu durumda, artık mevcut savaşın “Çeçenistan savaşının devamından istifade eden ve Rusya Federasyonu’nun demokratikleşmesini istemeyen, yükselen petrol ve doğal gaz fiyatları ile beslenen oligark yapının devamını isteyen güçlerin bir savaşı” olduğunu iddia edebiliriz. Çünkü, gerçek Çeçenistan Savaşı artık bitmiştir. Devam eden kirli savaştır. Çeçen halkını figüran olarak kullanmaya devam etmek isteyen güçlerin ajan provakatörlerle kolkola yürüttükleri bir savaştır. Rusya Federasyonu içerisindeki demokratik yapıların sesini bu savaşı gerekçe göstererek kısmak isteyenlerin savaşıdır.

Putin Döneminde Ortaya Çıkan İki Yasanın Yansımaları

Putin döneminde Kuzey Kafkasya’yı ilgilendiren, 2001 yıllarında ortaya çıkan iki yasa daha vardır. 28 Haziran 2001’de Rusya Federasyonu Duması’nda kabul edilen “Rusya Federasyonu’na Kabul ve Onun Terkibinde Yeni Sujelerin Oluşturulması İle İlgili Yasa” tasarısı ile yabancı bir devletin veya onun bir bölümünün Rusya Federasyonu ile birleşebilmesine olanak tanınmıştır. Yani, “Bağımsız Devletler Topluluğu’nun içinde olup, yani eski Sovyetler Birliği topraklarında olup, Rusya Federasyonu dışında kalan sujeler, yani özerk bölge ve cumhuriyetler parlamentoları veya halk oylaması ile karar aldıkları taktirde Rusya Federasyonu ile birleşebilirler”. Söz konusu yasada Rusya Federasyonu ile söz konusu birimin ortak sınırının olması da aranmamaktadır. Söz konusu yasa ve Federasyon Konseyi ve Devlet Başkanlığı tarafından onaylandığı takdirde, bu yasaya dayanarak Abhazya, Güney Osetya, Moldova’nın Trans Dinyester bölgesi, Dağlık (Yukarı) Karabağ ve hatta isterse Gürcistan’ın Cavahetya bölgesi Rusya Federasyonu ile birleşebilecektir.

Bu yasa taslağı beklemede. Neyi bekliyor? Biraz sonra göreceğiz. Ayrıca, Rusya Federasyonu’nun 2001 yılı sonrası, kendi toprakları dışında olup, kendi topraklarından göçen halkların kurduğu Sivil Toplum Kuruluşlarını da tehdit algılamasına da aldığını görüyoruz. Bu yasa çıkmıştır.

Yasa Neyi Bekliyor?

İçeriği “Bağımsız Devletler Topluluğu’nun içinde olup, yani eski Sovyetler Birliği topraklarında olup, Rusya Federasyonu dışında kalan sujeler, yani özerk bölge ve cumhuriyetler parlamentoları veya halk oylaması ile karar aldıkları taktirde Rusya Federasyonu ile birleşebilirler” olan söz konusu yasa taslağı neden bekletiliyor? Bu yasa taslağını anlamak için Kafkasya dışında bir yere bakmak gerekiyor. Yani Balkanlar’a. Kosova’nın bağımsızlığa hazırlandığını görüyoruz. Arkasındaki güç, Amerika Birleşik Devletleri. Kosova bir domino taşının ilk parçası olacak. Zaten, Sırbistan-Karadağ’ın “Karadağ” parçası bağımsızlığa yöneldi bile. Tabii şimdi uluslararası toplantılarda da “fiilen devlet olan yapıların toplu halde bağımsızlığa kavuşturulması” yavaş yavaş işlenmeye başlandı. Bu bir paket hazırlığıdır. ABD, Kosova’yı Birleşmiş Milletler’e götürürse, Rusya’da Abhazya’yı götürecektir. Güney Osetya ise parlamento kararıyla Rusya Federasyonu’na bağlanabilecektir. Biraz önce dediğim gibi dünyada resmen tanınmayan küçük devlet veya devletçikler de bu paket içinde yer alabilir. Örneğin, Ermenistan ve Fransa da Dağlık Karabağ’ı böyle bir paketin içine sokmaya uğraşmaya başlamıştır.

Önce NATO, sonra Avrupa Birliği…

Bu yüzden, özellikle Abhazya için süre giderek kısalıyor.

Kuzeybatı Kafkasyanın Jeopolitiği’nde Değişim

Karadeniz’de Sovyetler’in dağılması sonrası Rusya Federasyonu’nun sınırlarına baktığımız zaman, yalnızca Kuzeybatı Kafkasya’ya sıkıştığını görüyoruz. Yani, Karadeniz’de Türkiye dışındaki bütün devletler 1991 öncesinde Moskova’nın kontrolündeyken, şimdi sadece Kuzeybatı Kafkasya Rusya Federasyonu’nun elindedir. Günümüzde Rusya Federasyonu dışındaki bütün ülkeler Rusya Federasyonu’ndan giderek uzaklaşmak isteyen ve Avrupa-Atlantik dünyasıyla bütünleşme arzusu içinde olan ülkelerdir. Bunlar, bir güvenlik şemsiyesi olarak gördükleri NATO’ya, Rusya Federasyonu’nun kendisini toparlaması sonrası buraya dönmesini engellemek için girmek istiyorlar. Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin Sovyet korkusuyla NATO’nun kucağına doğru gitmesi gibi. Bir ekonomik güvence olarak da AB’ye girmek istiyorlar. Nitekim, NATO üyesi olan Romanya ve Bulgaristan 2007 yılında AB üyesi oldu. Ukrayna, Moldova, Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan AB’ye girmek istiyor. Batı’ya dönük sivil darbelerin, Turuncu Devrimlerin de bu ülkelerde gerçekleştiğini görüyoruz.

Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası Avrupa-Atlantik dünyasının Kafkasya’ya yıldan yıla daha fazla nüfuz etmesi ile birlikte Kafkasya’da yeni bir tarihin yazılmaya başlandığını ve Kafkasya tarihinde görülmemiş iki önemli gücün (ABD ve Avrupa Birliği) bölgeyi etkilemeye başladığını görmek gerekmektedir. Nitekim, Kafkasya’nın güneyinde yer alan üç eski Sovyet cumhuriyeti (Özellikle Gürcistan ve sonra Azerbaycan) Rusya Federasyonu’ndan uzaklaşarak Avrupa-Atlantik dünyasına yakınlaşmaktadır. Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası, Karadeniz kıyılarında dört yeni devlet (Moldova, Ukrayna, Rusya Federasyonu, Gürcistan) ortaya çıkmıştır. Moskova, Karadeniz’de önemli limanlarını (Odessa, Mariupul, İllisevsk vb.) kaybetmiştir. Karadeniz kıyısındaki Doğu Bloku’nun parçaları olan Bulgaristan ve Romanya NATO ve Avrupa Birliği’ne doğru kaymıştır. Böylece, Sovyetler Birliği döneminde Sovyet denizi olan Karadeniz, günümüzde Avrupa-Atlantik denizi olma yolunda ilerlemeye başlamıştır. Gürcistan’da Kadife (Gül) Devrimi, Azerbaycan’da Haydar Aliyev’in vefatı, Ukrayna’da Turuncu Devrim, değişim ve kimlik isteminde ısrarcı olan Abhazya’da meydana gelen Sessiz Devrim, Gürcistan ve Ukrayna üzerinden Karadeniz’e esen Batı yanlısı rüzgarlar, Karadeniz ve Kafkasya’da eski Sovyet yönetici sınıfından gelmeyen, daha genç ama deneyimsiz ve Avrupa-Atlantik dünyasına daha açık iktidarlar döneminin başlaması, Kuzeybatı Kafkasya’da jeopolitik değişime zemin hazırlayacak bir sürecin halkaları olmaya başlamıştır.

O zaman şunu düşünebilir miyiz? Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, son on beş yılda meydana gelen söz konusu gelişmeler sonucunda Kuzeybatı Kafkasya, Rusya Federasyonu’nun Karadeniz’e tek çıkış kapısı durumuna gelmiştir. Böylece, Rusya Federasyonu’nun tahıl (buğday, mısır), tütün, sebze ve meyve gereksinimini karşılayan en önemli bölgesi ve enerji hatlarının (Bakü-Novorosisk, Tengiz-Novorosisk/CPC ve Mavi Akım) geçiş bölgesi olan Kuzeybatı Kafkasya’nın Moskova açısından taşıdığı jeostratejik önem, Çarlık Rusyası döneminden bu yana en yüksek seviyeye ulaşmıştır.

Bu durumda Moskova, Kuzeybatı Kafkasya’nın elinden çıkmaması için Kuzeybatı Kafkasya’yı yeniden diazyn etmek isteyecek mi? Ben olsam ederdim. Çünkü bu bölgeyi en aşağı önümüzdeki yüzyıllarda da elinde tutmak isteyecektir. Şu anda bu bölgenin, Kuzeybatı Kafkasya’nın aydınları yukarıda Ukrayna-Kiev, aşağıda Gürcistan-Tiflis’de yaşıyorlar. Tiflis’ten taksi tutup iki saat kuzeye çıktığınızda Kuzey Kafkasya sınırına geliyorsunuz. Yani Ankara ile İstanbul’dan daha yakın birbirine. Karadeniz’in kuzey kıyısında bulunan ve Polonya’dan Kafkasya’ya kadar uzanan Ukrayna ile Türkiye ve Karadeniz’e komşu Gürcistan arasında kalan Kuzeybatı Kafkasya’nın bu iki ülkede ve aynı zamanda Karadeniz’de meydana gelen Batı yanlısı değişim rüzgarlarından etkilenmemesi mümkün değildir. Çünkü, Çarlık Rusyası ve Sovyetler Birliği devirleri dahil olmak üzere günümüzde Gürcistan’ın başkenti Tiflis ve Ukrayna’nın başkenti Kiev, Kuzeybatı Kafkasyalı (Abhaz, Abazin, Adige (Kabardey vb.), Karaçay-Balkar, vb.) aydınların toplandığı, örgütlendiği ve düşünce hareketlerinden etkilendiği iki ana merkez olmuştur. Kiev’e ve Tiflis’e gittiğiniz zaman Kuzey Kafkasya aydınlarının buralarda oturup tartıştığını, kitaplarını yayınladığını, gazeteler çıkardığını da görüyorsunuz. Bu nedenle, Karadeniz ile birlikte Tiflis ve Kiev’de farklı rüzgarların esmesi Kuzeybatı Kafkasya’yı etkilemekte, Kuzeybatı Kafkasya halklarının değişim ve kimlik taleplerini güçlendirmektedir. Söz konusu değişim ve kimlik taleplerindeki hareketlenmenin önümüzdeki yıllarda artarak sürme olasılığı bölgeye egemen olan Moskova’nın Kuzeybatı Kafkasya’ya yönelik politikasını yenilemesine yol açmaktadır. Kiev ve Tiflis’deki bu durum Kuzey Kafkasya’yı nasıl etkileyecek? Daha doğrusu bu durum Moskova’yı nasıl rahatsız edecek? Bunun için bu bölgenin yeniden dizayn edilmesi lazım.

Adıgey Feshedilmeyecek, İçi Boşaltılacaktır!

2005 yılından itibaren giderek yoğunlaşan Adıgey’in federatif yapısının ortadan kaldırılması çabalarını da ben söz konusu analiz içinde görüyorum. Fakat benim şahsi kanaatim, ilk tartışmalar Adıgey diasporasının tepkisini de ölçmek için açılmıştır. Görüldüki, Adıgey diasporası ve diasporanın sivil toplum kuruluşları Adıgey’in otonom yapısının, federatif yapısının değiştirilmesine fazla duyarlı değildir. Bu ortaya çıkmıştır. Aslında diaspora, Kuzey Kafkasya’daki siyasi içerikli hiçbir olaya duyarlı değildir. Çeçenistan Savaşı’na da, Beslan baskınına da, Nalçık olaylarına da duyarlılık göstermemiştir. Peki, ne yapılacak? Adıgey’in statüsü değiştirilecek mi? Benim şahsi kanaatim, değiştirilmeyecek. Fakat bu bölge içinden boşaltılacak. Etnik yapısı Slavların lehine değiştirilecek. Diasporanın zaten oldukça cılız olan dönüş hareketi tamamen engellenecek. Yerleşmiş olanlarında, sadece iş yapmak amacıyla bulunanlarında rahatsız edilmesine devam edilecek. Ancak, isimler ve tabelalar ise yerinde duracak. İşte Nalçık olayları bunun birinci perdesi. Bunun arkasından Karaçay-Çerkes’de, belki Maykop’ta da benzer olaylar olabilir. Nedir bu olaylar? Bir radikal dini örgütlenme görüntüsü altında, devlet terörü bu bölgelere sokuluyor ve bölge istikrarsızlaştırılıyor. Arkasından da bölgeye asker sokulması, yerleştirilmesi için, sıkı yönetim için uygun ortam yaratılıyor. Demokratik ortam bölgeden çekilip alınıyor. Terör ortamı yaratılarak yerel milliyetçi çevrelerin ve aklıselim insanların reaksiyon göstermesinin önü kesiliyor. Operasyon düzenlenmesi için bir zemin oluşturuluyor. Nalçik’de bu oyun gayet başarılı bir biçimde uygulandı.

Kuzeybatı Kafkasya’nın Gürcistan-Ukrayna-Karadeniz üçgeni arasında sıkışmasından ve Avrupa-Atlantik eksenine doğru kaymasından kaygılanan Rusya Federasyonu, bu sıkışmışlığı çözmek için askeri çözüm dışında bir başka yol bulamamaktadır. Her on-on beş yılda bir Moskova tarafından bu oyunun Kuzey Kafkasya’nın bir yerinde oynandığı, 1990’lı yıllarda yerel milliyetçi hareketleri kışkırtarak ezdiği, söz konusu senaryonun 2005’den itibaren siyasi islami hareketler için oynanmaya başlandığı, böylece istikrarsızlaştırılan Kuzeybatı Kafkasya’ya ordunun günlük yaşamı kontrol altına aldığı iddiaları ortaya atılmaktadır.

Nalçık Olaylarının Perde Arkası

Kuzeybatı Kafkasya’da, Rusya Federasyonu içinde bir federe cumhuriyet olan Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’nin başkenti Nalçık’ın huzuru ve sakinliği 13 Ekim 2005 tarihinde 250 kadar silahlı radikal müslüman gencin Nalçık’a girmesi ile birlikte sona ermiştir. Büyük çoğunluğu askerlik veya gerilla eğitimi görmemiş olan ve hayatlarında ilk defa eli silah tutan bu gençler, başkentte bulunan başta FSB merkezi ve karakollar olmak üzere sedece ordu ve polis merkezlerinin bulunduğu on beş ayrı noktaya saldırıda bulunmuşlardır. Başkente girmeden önce sivil halkı uyaran bu gençlerin çoğu silahlarını ateşleyemeden ve binalara bile giremeden öldürülmüşlerdir. Olaylar sırasında 50 genç ve 40 sivil hayatını kaybetmiştir.

Kabardey-Balkar polisinin ve federal ordunun bu gençlerin geleceğinden haberi bulunuyordu. Bunun için, başkenti oluşturan üç mahallenin karakollarına muhtemel çatışmaya hazırlık amacıyla silah stoku yapılmıştı. 13 Ekim’den iki hafta önce 58. ordu birlikleri bölgedeki beş federe cumhuriyeti kapsayacak şekilde anti-terör tatbikatı yapmıştı. Nalçık’ın içine, dışına ve bina üzerlerine askerler yerleştirilmişti. Söz konusu hazırlıkların yapıldığını Nalçık halkı da biliyordu. Olaylardan önce kentte sessizce bir bekleyiş vardı. 13-14 Ekim tarihleri arasında meydana gelen olaylardan sonra bu gençlerin Nalçık’tan canlı çıkamayacağını da herkes biliyordu. Çoğunluğu yirmili yaşları geçmemiş olan bu gençlerin ailelerine bıraktığı ve “mevcut düzene karşı çıkmak istediklerini” belirttikleri vasiyetnameler de “şehit” olmak için bu saldırıyı yaptıklarını gösteriyordu.

1990’lı yılların başında Kuzeybatı Kafkasya’da siyasi islam hareketi yoktu. Bu bölgedeki yerel (otokton) halkların milliyetçilik hareketleri vardı. Yerel milliyetçilik hareketleri 1990’lı yıllarda Moskova tarafından ezilerek tasfiye edilince yerel halkların sözcülüğünü dini temelli örgütlenmeler dile getirmeye başlamıştır. Yerel milliyetçi düşüncelerin baskı altına alınması, eğitimin çökmesi, geleceğe ilişkin umutların yitirilmesi, gelir dağılımının bozulması, alkolün yaygınlaşması ve yozlaşmanın artması gençlerin bu düzenden tek çıkış yolu olarak dini görmelerine yol açmıştır. Nitekim, Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte artan işsizlik ve gelecekten umutsuzluk içindeki Kuzey Kafkasyalı gençleri alkol ve yozlaşmadan uzaklaştıran dini örgütler olmuştur.

Kuzeybatı Kafkasya’da yaşlı ve orta yaşlı kesimi “özgürlük” kelimesi korkutmaktadır. Sovyetler Birliği devrinin otoriter, baskıcı zihniyeti ile yetişmiş olan bu yaş kesimleri için özgürlük düşüncesi tehlike içermektedir. Gençler ise Sovyet döneminin baskısını hissetmediği için daha rahat, daha cesurdur. Bu cesaret ve çıkış yolu arayışı içerisinde Kuzeybatı Kafkasya’da siyasi islam düşüncesini benimseyen gençler, her köyde “Cemaat” adında bir örgütlenmeye yönelmişler ve her “Cemaat”e “Emir” adında bir lider seçmişlerdir. Etnik ayrım yapmayan, disiplinli çalışan ve gençleri alkol ve yozlaşmadan uzak tutmayı başararak halkın güvenini kazanmaya başlayan “Cemaat” sistemi Kuzey Kafkasya’da özellikle Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar, Çeçenistan, İnguşetya ve Dağıstan’da gerçekleştirdiği örgütlenmelerde başarılı olmuştur. Böylece 2000’li yılların başından itibaren islamiyet Kuzeybatı Kafkasya’nın yerel halklarını üçe ayırmıştır: 1) Din konusunda fazla bilgisi ve ilgisi olmayanlar, 2) Suudi Arabistan’da dini eğitim alıp Vahabi düşüncesini benimsemiş olanlar, 3) Dine saygı duyan, dini vecibelerini yerine getirmekle birlikte laik düşünceyi benimseyenler. Birinci ve üçüncü gruba mensup olanlar Suudi Arabistan’da eğitim görmüş gençleri müslüman olarak kabul etmemektedir.

Kuzey Kafkasya’da “Cemaat” örgütünün yayılması merkezi hükümetin bölgedeki kontrolünün zayıflamasına yol açmıştır. Bunun üzerine Moskova yönetimi, halk tarafından giderek daha fazla benimsenen ve köylerde inşaa edilen camilerde kendini hisettirmeye başlayan “Cemaat”in etkisini kırabilmek için Kuzeybatı Kafkasya’daki federe cumhuriyet ve vilayet merkezlerinde islam kültür merkezleri kurmuş, söz konusu merkezlere Özbekistan ve Tacikistan’dan din hocaları getirmiştir. Ayrıca, “Cemaat”i parçalamak için “Yermuk” adında devlet yanlısı bir dini örgüt kurulmuştur. Ancak, ağırlıklı olarak Balkarlardan oluşan söz konusu örgüt halk tarafından benimsenmemiştir. “Yermuk” hareketi kullanılarak “Cemaat” hareketi bölünemeyince köy ve kentlerdeki camiler kapatılarak “Cemaat”in camileri örgütlenme ve toplantı merkezi olarak kullanması önlenmeye çalışılmıştır. 1 Eylül 2004’de gerçekleşen Beslan baskını mazeret olarak kullanılarak baskılar arttırılmıştır. Ancak, söz konusu baskılar gençleri daha da fazla radikalleştirmiştir. Merkezi yönetime ve yerel hükümetlere karşı nefret artmış ve polise karşı saldırılar başlamıştır. Bu gelişmeler üzerine, merkezi yönetim “Cemaat”i karşı konulamaz noktaya gelmeden önce yok etmeyi hedeflemiştir. Bunun için, toplumun akış bulamayan enerjisini yönlendirmek ve “Cemaat”i erken ayaklanma yaratarak ezmek istemiştir. Söz konusu erken ayaklanma senaryosu, 1992’de yerel milliyetçi hareketlerin tasfiye edilmesi için yine Nalçık’ta oynanmıştı. 1992’de Abhazlarla akraba halk olan Kabardeyler 1992-93 yılları arasında meydana gelen Abhazya Savaşı’na destek vermek istemişti. Merkezi yönetim kontrolden çıkan Kabardey gençliğini erken ayaklanmaya davet ederek ezmek istemişti. Bunun için Şenibe Yura kaçırılmıştı. Bu durumu protesto eden gençler ayaklanarak parlamentoya yürümüş ve federal ordu Nalçık’a girmişti. Ancak, Kabardey liderlerin gençleri durdurması ile birlikte olası bir provakasyon önlenmişti. 1992’de yerel milliyetçi gençler üzerinde oynanan bu oyunun benzeri yine Nalçık’da 2005 yılında radikal dinci gençler üzerinde oynanmış ve oyun başarılı olmuştur. Çünkü, bu gençleri durduracak ve onlara provakasyonu gösterecek liderler artık bulunmuyordu. Aslında, bu gençlerin kışkırtılmasında Çeçenistan savaşını Kuzeybatı Kafkasya’ya da yaymak isteyen Çeçenlerin de etkisi olmuştur.

Çoğunluğu üniversite öğrencisi veya mezunu olan ve toplumun orta kesiminden gelen Kabardey-Balkar gençleri neden bile bile ölümü seçmişlerdir? Rusya Federasyonu yasalarının çizdiği sınırlar içerisinde hareket etmeyi ve sivil toplum kuruluşlarının var olmasını neden mümkün görmemişlerdir? Yaşlıların düşünceleri ile yapamadıklarını “hiçbirşey yapmamaktansa birşeyler yapmak daha iyi” olduğunu ileri sürerek neden canları ile ödemişlerdir? Söz konusu bu sorular altında, Nalçık olaylarının tarih tarafından nasıl yorumlanacağını zaman gösterecektir.

Avrupa’nın Gürcistan ve Ukrayna modelleri

Şimdi Karadeniz’de bir doğu-batı kutuplaşmasını görüyoruz. Bu kutuplaşma içinde bir Gürcistan modeli ortaya çıkmaya başladı. Batı buraya parasını, imkânlarını aktarıyor. Bu modelde başarılı olacak mı, olmayacak mı zaman içinde göreceğiz. Fakat Gürcistan modelinin şu anda başarılı olma şansı az. Çünkü gerekli olan demokratik ve ekonomik dönüşümlerin hala yapılmadığını görüyoruz. Şevardnadze dönemindeki parlamento yapısı bile Saakaşvili dönemine göre daha demokratikti.

2006 Mart ayındaki parlamento seçimleriyle birlikte bir Ukrayna modelini de görmeye başladık. Aslında sessiz ve sakin bir şekilde gündeme gelen bir model olarak Türkiye’de henüz algılanmadı. Eski Sovyet ülkelerinde devlet başkanlarına dayanan bir anayasa ve yönetim biçimi varken, şu anda Ukrayna’da artık Türkiye gibi parlamento ağırlıklı bir model denenmeye başlanmıştır. Yani, Avrupa-Atlantik dünyasının böyle denemeler yaptığını görüyoruz.

Kısaca, Avrupa’nın Kafkasya’ya nasıl baktığını da görelim: Sovyetler Birliği’nin ve Varşova Paktı’nın dağılması, bu dağılma sonrası batıdan doğuya doğru genişlemeye devam eden AB ve NATO’nun Kardeniz’e kadar genişlemeyi tamamlamış olması ve Karadeniz’i kapsayacak şekilde Güney Kafkasya’yı da (“Dublin’den Bakü’ye”) içine alarak genişlemeyi tamamlamak istemesidir. 11 Mart 2003 tarihinde AB Komisyonu tarafından hazırlanan ve AB Dışişleri Bakanları tarafından kabul edilen “Daha Geniş Avrupa” (Wider Europe-Neighbourhood: A New Framework for Relations with our Eastern and Southern Neighbours) programı çerçevesinde AB, Karadeniz ülkeleri ile ilişkileri düzeltme yönünde adımlar atmaya başlamıştır. Bu bağlamda, AB’nin Karadeniz’deki dondurulmuş çatışma bölgelerindeki sorunların çözülmesinde, siyasî ve ekonomik reformların gerçekleştirilmesinde daha etkin bir rol üstleneceği beklenmektedir. “Daha Geniş Avrupa” programında demokrasiye geçiş süreci, ödüllerle teşvik edilen ve Kopenhag Kriterleri benzeri koşulları yerine getirmeleri karşılığında adeta “AB’ye üyelik dışında hemen herşeyin teklif edildiği uzun bir süreç” olarak aktarılmaktadır. Teklif edilen hukukî çerçeve ise “ortaklıktan ziyade, üyelikten daha az bir dizi hakları” içermektedir. 14 Haziran 2004’te “Daha Geniş Avrupa” programına Güney Kafkasya ülkeleri de dahil edilmiştir. AB’nin Sovyetler Birliği coğrafyasındaki ikinci genişlemesinin Güney Kafkasya’yı (özellikle Gürcistan’ı) kapsayabileceği de olasılıklar içerisindedir. Üçüncü Dalga olarak adlandırılmaya başlanan sözkonusu olası genişleme, Moskova’yı AB’nin 1 Mayıs 2004 genişlemesinden daha fazla etkileyebilecektir.

AB içerisinde Kafkasya’dan sorumlu ilk büyükelçi, emekliliğine yakın yaşlı bir büyükelçi idi. Aslında bunun tercümesi şudur: “Biz Kafkasya’yı önemsiyoruz, ancak birinci önceliğimiz değildir. Bunun için emekliğine yakın yaşlı bir diplomatı atadık”. Fakat bu yıl içinde radikal bir değişikliğin olduğunu ve genç, dinamik bir büyükelçinin atandığını görüyoruz. Bu da bize artık Avrupa’nın artık Kafkasya’yı önemsediğini, daha farklı politikalar üretmeye başlayacağını gösteriyor.

Karadeniz ABD için Önemli Bir Üs!
Özellikle Kuzeybatı Kafkasya’yı analiz ederken Karadeniz’deki jeopolitik dönüşümü de analiz etmekte fayda vardır.

Karadeniz, antik çağlarda Akdeniz’den sonra ikinci önemli merkez olmuştur. M.Ö. 10. yüzyıllarda Ege insanı hiç tanımadığı bu denize açılmış, altın ve demir madenleri işletmiş, Karadeniz insanı ile temas etmiştir. Tanımadıkları Karadeniz’e açılan Egeli denizciler, adalardan yoksun bu denizde hırçın dalgalarla, kuvvetli akıntılarla, fırtınalarla ve tanımadıkları kavimlerle karşılaşmışlardır. Karadeniz’de karşılaştıkları olumsuzluklardan etkilenen bu insanlar, Karadeniz’e “dost sevmeyen deniz” anlamında “Pontos Aexeinos” demişlerdir. “Aexeinos”un Persçe bir kelime olan ve “karanlık, muzlim” gibi anlamlar içeren “Ahşaena”dan geldiği belirtilir. “Aexeinos” adının verilişi ile ilgili bir başka iddia ise, Nuh’un oğullarından Yafes’in torunu olan Aşkenaz’ın bu bölgede yaşamış olmasıdır. Zamanla gemi yapım teknolojisinin ilerlemesi ile birlikte Karadeniz’e dayanıklı gemilerin yapılmıştır. Karadeniz sahillerinde kurulan koloni şehirler vasıtasıyla bu bölgenin zenginlikleri Ege ve Akdeniz’e taşınmıştır. Böylece, Karadeniz’e bakış değişmiş ve bu denize "konuksever deniz" anlamında “Pontos Euxinos” denilmeye başlanmıştır. 21. yüzyıl Karadeniz tarihte nasıl anılacaktır? “Pontos Aexeinos” olarak mı, yoksa “Pontos Euxinos” olarak mı anılacaktır? Karadeniz’de kalıcı barışı kim sağlayacaktır? Karadeniz’in yeniden değişen jeopolitiği bu soruları nasıl cevaplandıracaktır?

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası, Karadeniz (Ukrayna, Rusya Federasyonu, Gürcistan) ve Hazar kıyılarında (Azerbaycan, Rusya Federasyonu, Kazakistan, Türkmenistan) yeni devletler ortaya çıkmıştır. Moskova, Karadeniz ve Hazar’da önemli limanlarını kaybetmiştir. Varşova Paktı’nın da dağılması ile birlikte Bulgaristan ve Romanya Moskova’nın nüfuz alanından çıkmıştır. Böylece, Sovyetler Birliği döneminde Karadeniz (Türkiye kıyıları hariç) ve Hazar (İran kıyıları hariç) Sovyet deniziyken, günümüzde Karadeniz Avrupa denizi, Hazar ise Avrasya denizi haline dönüşmektedir. Sovyetler Birliği’nin mirasçısı olan Rusya Federasyonu ise Karadeniz’de Kuzeybatı Kafkasya, Hazar’da ise Kuzeydoğu Kafkasya kıyılarına sıkışmıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası Karadeniz yeniden şekillenmeye başlamıştır. Karadeniz’e kıyısı olan (Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Gürcistan) veya Geniş Karadeniz Bölgesi (Balkanlarda Moldova, Makedonya, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Güney Kafkasya’da Azerbaycan ve Ermenistan) içinde yer alan ülkeler Rusya Federasyonu’ndan uzaklaşarak Batı’ya yakınlaşmaya başlamıştır. Balkan ve Güney Kafkasya’da bulunan Karadeniz ülkelerinin ortak özellikleri ya eski Varşova Paktı üyesi ya da eski Sovyetler Birliği cumhuriyeti olmalarıdır. Söz konusu ülkelerin Batı’ya yakınlaşma konusundaki bu stratejik kararları nedeniyle önümüzdeki on yıllarda Batı’ya daha yakın, Avrupa-Atlantik dünyasının bir parçası haline gelmiş ve Avrupa Birliği (AB) ile NATO üyeliğine kabul etmiş Karadeniz ülkelerinin olabileceği muhtemel bir gelişmedir. Kimlik arayışında olan bu ülkelerin Doğu (Rusya Federasyonu, Bağımsız Devletler Topluluğu, Avrasya vb.) dünyasından Avrupa-Atlantik dünyası olarak ifade edilen Batı dünyasına (ABD, AB, NATO vb.) doğru günümüzde devam eden bu jeopolitik kayış süreci, Karadeniz’in Doğu ile Batı arasında tarihsel sıkışmışlığını da yansıtmaktadır. Böylece, Karadeniz’deki Doğu-Batı kutuplaşması bölgenin yakın geleceğini belirleyecek en önemli unsurlar arasında yer almaya aday gözükmektedir. Bu bağlamda, Karadeniz’i değerlendirebilmek için Osmanlı Devleti, Çarlık Rusyası ve Sovyetler Birliği’siz bir Karadeniz tarihinin eksik olacağı, buna karşın Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası Batı’nın Karadeniz’e yıldan yıla daha fazla nüfuz etmesi ile birlikte Karadeniz için yeni bir tarihin yazılmaya başlandığını görmek gerekmektedir. Karadeniz böylece, son on yılında tarihinde hiç yer almamış iki yeni dünya gücü (ABD ve AB) ile karşı karşıya kalmıştır. Birbirleriyle koordineli hareket eden bu iki siyasi, ekonomik ve askeri gücün Karadeniz’in yakın ve uzak geleceğini nasıl etkileyeceği henüz belli değildir.

Özellikle ABD için Karadeniz’in önemi neden giderek artmaktadır? 2000’li yıllarda, Karadeniz’in öneminin giderek artmasının birkaç ana nedeni bulunmaktadır.

Birinci neden, AB ve NATO’nun Kardeniz’e kadar genişlemeyi tamamlamış olması ve Karadeniz’i kapsayacak şekilde (“Dublin’den Bakü’ye”) içine alarak genişlemeyi tamamlamak istemesidir.

İkinci neden, Karadeniz ülkelerinin yaklaşık son iki yüzyıldır Çarlık Rusyası ve Sovyetler Birliği’nin egemenlik ve nüfuz alanında kalmaları ve Rusya Federasyonu’nun önümüzdeki on yıllarda ekonomik, siyasi ve askeri alanlarda toparlanması sonrası tekrar eski nüfuz alanına dönmek isteyebileceği ihtimalinin olması, söz konusu ülkelerin NATO ve AB üyeliğini ülkelerinin gelecekteki siyasi, ekonomik ve askeri güvenliğinin en önemli güvencesi olarak görmelerine yol açmaktadır. Karadeniz ülkelerinin ulusal güvenliklerini sağlama kapasitesinin zayıf oluşu da onları güçlü bir dış desteğe muhtaç bırakmaktadır. Ayrıca Karadeniz ülkelerinin demokrasi, çoğulculuk ve serbest pazar ekonomisine doğru yönelimleri artarken, Rusya Federasyonu’nun tersi bir süreç izlediği görülmektedir. Bu nedenle Rusya Federasyonu’na karşı duyulan kaygı bu ülkelerin ekonomik işbirliği yerine, güvenliğe öncelik vermelerine yol açmaktadır.

Üçüncü neden, 11 Eylül 2001 saldırısı sonrası ABD’nin “terör” merkezlerini yok etmeye yönelik başlattığı askeri harekat içinde Karadeniz’in bulunduğu özel konumdur. Nitekim, Karadeniz, ABD’nin Ortadoğu (özellikle Irak) ve Orta Asya’ya (özellikle Afganistan) açılımı için stratejik bir konumdadır. Özellikle, Orta Asya’da bulunan ABD askerî varlığı ile ulaşımın sağlanması açısından ABD için önemli hale getirmiştir. ABD uçaklarının Avrupa’dan Orta Asya’ya ve Afganistan’a gitmek için kullandığı hava koridoru Karadeniz’den geçmektedir. ABD Orta Asya’daki askerî üslerini Rusya Federasyonu, Çin ya da İran üzerinden besleyemeyeceği için Pakistan-Afganistan veya Türkiye-Gürcistan-Azerbaycan koridorunu kullanmak zorundadır. Her iki bölgenin de istikrarsız karakteri düşünüldüğünde, ABD sadece tek bir koridora bağımlı olmaktan kaçınmaktadır. Böylece, daha önce “Doğu-Batı Enerji Koridoru” olarak literatürümüze giren koridor, bu defa “Karadeniz Güvenlik Koridoru” olarak uluslararası siyasette yerini almıştır.

Dördüncü neden, ABD’nin olası bir İran harekatı ve Avrupa-Atlantik dünyası dışında kalan Beyaz Rusya ile Rusya Federasyonu’nun askeri hareketlerini kontrol altında tutmak için, Karadeniz’i “askeri üs, radar istasyonları ve casus uçakları ile izleme merkezi” olarak değerlendirmek istemesidir.

Beşinci neden, 11 Eylül saldırısı sonrası, dünya petrolünün yüzde 65’ini, doğal gazının ise yüzde 40’ını bulunduran ve gittikçe istikrarsızlaşan Orta Doğu’ya alternatif olabilecek enerji kaynakları arayışıdır. Karadeniz ve Hazar Bölgesi coğrafî konumundan ileri gelen jeopolitik önemi yanında zengin enerji kaynaklarına sahip bir bölgedir. Söz konusu bölge, petrol ve gaz rezervleri (ispatlanmış), mevcut veriler ve (arama+üretim) maliyetleri dikkate alındığında, Orta Doğu rezervleri ile kıyaslanacak büyüklükte değildir. Buna karşın, arz güvenliği ve buna bağlı olarak kaynak çeşitliliği olguları dikkate alındığında, bu kaynakların öneminin önümüzdeki yıllarda hızla artması beklenmelidir.

Altıncı neden, Rusya-Ukrayna doğalgaz krizinin ardından, enerji güvenliğinin dünyada hayli önem kazanması ve gözlerin Karadeniz bölgesine çevrilmesidir. Nitekim Karadeniz, gerek tanker taşımacılığı, gerekse petrol ve doğal gaz petrol boru hatları ile “Doğu-Batı Enerji Koridoru” üzerindedir. Bu nedenle, Avrupa’nın özellikle doğal gaz alanında enerji güvenliğinin sağlanması için Karadeniz giderek ön plana çıkmaktadır.

Söz konusu nedenler, Karadeniz’i ister istemez giderek Batı ile Doğu arasındaki nüfuz mücadelesinin merkezi durumuna getirmektedir.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Karadeniz’de ağırlığını yıldan yıla yitirmeye başlayan Rusya Federasyonu, dondurulmuş çatışma bölgeleri sorunlarının çözümü için anahtar ülke konumunu da kaybetmektedir. Karadeniz’de en uzun sınırı olan Türkiye’nin de önümüzdeki on yıllarda bölgedeki ağırlığının ne olacağı belirsizliğini korumaktadır. AB, Kıbrıs ve Ortadoğu (Irak) gündemiyle yorgun düşen Türkiye’nin Karadeniz coğrafyasındaki tarihsel miras ve sorumluluğuna sahip çıkması, bu bağlamda Karadeniz’deki çıkar ve hedeflerini yeniden tanımlaması gereği her zamankinden daha çok öncelik arz etmektedir. Karadeniz ülkesi olan Türkiye’nin Karadeniz halkları ile tarih, dil, din, kültür, etnik bağlara dayanan akrabalığı bulunmaktadır. Türkiye nüfusunun önemli bir yüzdesi Karadeniz’den (Balkanlardan, Kuzey ve Güney Kafkasya’dan) son iki yüz yıldır zorunlu göç ve soykırım sonrası göçenlerin torunlarından oluşmaktadır. Türkiye’nin önemli gelişmelere gebe görünen Karadeniz’de yeni politikalar oluşturmasına ve uygulamasına gereksinim olduğu açık bir gerçektir. Türkiye, başta Rusya Federasyonu olmak üzere Karadeniz’deki bütün ülkelere ve ABD ile AB’ye yakın ve onların güvenine sahip bölgedeki tek aktör olarak bir orta yol bulabilir.

Sonuç

Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası Rusya Federasyonu, Çarlık Rusyası dönemi dahil olmak üzere tarihinde görülmemiş şekilde etnik yapısı homojen (yüzde 81,5 Rus) duruma gelmiştir. Bu nedenle, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının yarattığı ağır travmanın etkisi altında bulunan Rusya Federasyonu’nun siyasî ve askerî kadroları, Slav kökenli (Rus, Ukraynalı, Kosak) nüfusun Moskova yönetimi ve yerel yönetimler üzerindeki milliyetçi baskısı altında kalmaktadır. Söz konusu kadrolar, Sovyet döneminde kurulmuş olan sosyal, kültürel, ekonomik, siyasî ve askerî yapıyı yenileme gayretleri içinde -federatif yapı çerçevesinde- merkezî idareyi güçlendirecek adımlar atmaktadır. Ancak, federe cumhuriyetlerin ve diğer idari birimlerin (kray, oblast, federe kent, özerk oblast, özerk okrug) yönetimleri, Moskova’nın merkezî güçlendirme çabalarının aksine, Sovyetler Birliği döneminde elde edilen -ekonomik, siyasi, kültürel- özerklik sınırlarını genişletmeye çalışmaktadır. Söz konusu “merkezden uzaklaşma” ve “merkezin ağırlığını hissettirme” çabalarının yarattığı gerilimin, federal yapıda meydana getirebileceği olası bir kırılmanın ülkeyi üniter yapıya mı, yoksa parçalanmaya mı götüreceği Rusya Federasyonu’nun geleceği açısından önemlidir. Nitekim, bu gerilim Kuzey Kafkasya’da açık bir şekilde görülmeye başlanmıştır. İkinci on yıllarını yaşamaya başlayan bu genç devlette söz konusu gerilim, yerel halkların toplam nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu Kuzeydoğu Kafkasya’da (örneğin: Çeçenistan) silahlı çatışmaya yol açarken; yerel halkların toplam nüfusun azınlığını oluşturduğu Kuzeybatı Kafkasya’da (örneğin: Adıgey) yerel halkın Sovyetler Birliği döneminde elde ettiği hakların genişletilmesi için gösterdiği çabalar ile yerel Slavların söz konusu hakların azaltılması için gösterdiği çabaların siyasi platform çerçevesinde örgütlü mücadelesi olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak, 13-14 Ekim 2005 Nalçık olayları merkezi yönetimin “Cemaat” örgütlenmesini Kuzeybatı Kafkasya’dan temizlemeye kesin olarak karar verdiğini ve Kuzeydoğu Kafkasya’dan sonra Kuzeybatı Kafkasya’nın da silahlı çatışma ortamına çekildiğini göstermektedir. Bu nedenle, Kabardey-Balkar’da olduğu gibi komşu federe cumhuriyet olan Karaçay-Çerkes’de de örgütlenmiş olan “Cemaat”in tasfiyesi için önümüzdeki aylarda Nalçık olayları benzeri olayların bu federe cumhuriyetin başkenti Çerkesk’de ortaya çıkması beklenilmektedir. Söz konusu muhtemel temizleme harekatının Kuzeybatı Kafkasya’da kaybolan istikrarı tekrar sağlaması beklenmemektedir. Kuzeybatı Kafkasya’nın Gürcistan-Ukrayna-Karadeniz üçgeni arasında sıkışmasından ve Avrupa-Atlantik eksenine doğru kaymasından kaygılanan Rusya Federasyonu, askeri çözüm dışında bölgenin ekonomik, siyasi ve kültürel alt yapısını ilişkin iyileştirici düzenlemeler yapmaya da niyetli görünmemektedir.

Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM) Hasan KANBOLAT


Yorum yapın

Cerkesya.Org

Cerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.