Makale

Rusyada Avrasya Hareketi

Dünyanın en geniş ülkesi olarak Rusya bir Avrasya devidir. Petersburg’dan Vladivostok’a kadar uzanan uçsuz bucaksız topraklar, Rusya’yı dünyanın en geniş ve en büyük ülkesi haline getirmektedir. Rusya bu konumu ile, hem Asya’nın hem de Avrupa’nın bütün kuzey bölgelerini sınırları içine almaktadır. İki kıtanın kuzey kısımlarını sınırları içine alacak kadar büyük olan Rusya bu konumu ile bir Avrasya devidir. Avrasya bölgesinin en büyük ülkesi olarak Rusya, bu bölgenin geleceğine en etkili güç olarak gündeme gelmektedir. 20. yy.ın başlarında kurulmuş olan Sovyetler Birliği Konfederasyonu gibi çok büyük bir alana yayılmış olan dünya devletinin dağılmasından sonraki yeni dönemde Rusya bu kez de yine benzeri bir büyüklüğe Rusya Federasyonu olarak sahip bulunmaktadır. Baltık ve Orta Asya Cumhuriyetlerinin ayrılmasından sonra, kendi içine çekilen Rusya Federasyonu, bugünkü sınırları ile yine de dünyanın en geniş ülkesi konumunu sürdürmektedir. Rusya bugünkü yapısı ile hem dünyanın en geniş ülkesi hem de Avrasya’nın en büyük ülkesi konumlarını var olan yapısında barındırmaktadır.

İlk Rus devleti 9. yy.da Kiev’de kurulduktan sonra Ruslar Slav gücü oluşturabilmenin peşinde koşmuşlar ve bu doğrultudaki mücadele onları doğuya doğru yönlendirmiştir. Avrupa içi kaynaşmalar, o dönemde var olan Hazar Devleti’nden batıya doğru sürüp giden göçler çerçevesinde Ruslar Kiev bölgesinden yavaş yavaş hem doğuya hem de kuzeye doğru kayarak geniş Hazar topraklarını ele geçirmişler ve esas Rus devletini daha sonraları 10.yy. itibariyle Moskova’da kurmuşlardır. Rus devleti Avrupa topraklarında kurulduktan sonra sürekli olarak bir doğu egemenliğine yönelmiştir. Avrupa toprakları dolu olduğu için ve buradaki devletler Rusların Avrupa’nın içlerine doğru yayılmalarına karşı koydukları için, Ruslar daha önceleri Türk boylarının, İskitlerin, Hunların, Avarların ve en son olarak da Hazarların yaptığı gibi batıya doğru göç edememişler ama, Asya ile Avrupa’nın kesişme noktasında devletlerini kurduktan sonra sıkı bir doğu politikası izleyerek doğuya doğru yayılmaya başlamışlardır. Böylece, bugünkü Rusya’nın bulunduğu topraklarda 500 yıl hüküm süren bir büyük Türk İmparatorluğu olan Hazar devletini yıkmışlar, Hazarların aradan çekilmesinden sonra da hem Kafkaslara doğru güneye inmişler hem de doğuya doğru açılarak tarih içinde Hazar İmparatorluğundan sonra, bir Orta Asya Türk İmparatorluğu olan Altınorda İmparatorluğu’nu yıkmışlardır. Böylece 10.yy.dan sonra Ruslar eski Türk imparatorluklarının topraklarında yayılırken Hazar İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra da Türkler güneye inerek, önce Selçuklu İmparatorluğunu Ön Asya topraklarında kurmuşlar, daha sonraları da yine bir Türk imparatorluğu olarak Osmanlı Devleti’ni Anadolu’da kurup yeniden bir Türk imparatorluğunu Avrupa topraklarına yaymışlardır. Hazar Devleti sonrasında Türkler güneye inerek bir Ön Asya gücü haline gelirken, ve bu nedenle Müslümanlığı kabul ederken, Türklerden geri kalan Hazar toprakları Rusların eline geçiyor ve Rusya bir kuzey gücü olarak dünya sahnesine çıkıyordu. Avrupa’ya Hıristiyanlık kuzeyden yayılırken, Rusya’ya geliyor ve Ruslar da Hıristiyanlığı kabul ederek kuzeyin Hıristiyan gücü olarak Avrasya kıtasının önde gelen bir siyasal gücü haline geliyordu. Bu nedenle, Rusya denilince önce bir kuzey gücü akla gelir ve daha sonra da bu gücün hem Avrupa’da hem de Asya’da yaygın olduğu dikkate alınarak Avrasya kıtası hatırlanır. Altınorda İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra Rusya bir imparatorluk olarak, Avrupa’nın kuzeydoğusundan sonra bir Asya gücü haline gelmiş ve kendi sınırları içinde bütün Avrupa kıtasını birleştirebilmenin arayışı içine girmiştir. Rusya tarihsel kökenleri itibariyle hem bir Avrupa hem de Asya ülkesi olarak tam anlamıyla bir Avrasya gücüdür.

Avrasya kıtasının kuzeyi Hıristiyan Rusya’nın, güneyi ise Müslüman Türklerin yayılma ve egemenlik alanıdır. Özellikle 15.yy.dan sonra Avrupa topraklarında kurulan Rus devleti doğuya doğru yayılırken, kıtanın bütün kuzeyini kapsayarak Büyük Okyanus kıyısına kadar Rus topraklarını genişletmiştir. Hazar devletinin yıkılmasından sonra ise güneye inen Türkler Horasan merkezli bir siyasal yapılanmaya bugünkü İran ülkesini esas alarak, buradan Kafkasya, Irak, Suriye ve Anadolu gibi Ön Asya bölgelerine yayılmışlardır. Bu süreç içinde önce Selçuklu daha sonra da Osmanlı İmparatorluğu gibi iki büyük Türk imparatorluğu Ön Asya’da kurulmuş ve dünyanın merkezi siyasal gücü olarak batılı emperyal güçlere karşı Avrasya’nın koruyucusu olmuştur. Rus İmparatorluğu kuzeyde doğuya doğru ilerlerken, Selçuklu, sonrasında da Osmanlı İmparatorluğu doğudan batıya doğru yönelmişlerdir. Ön Asya Türk egemenliği Tebriz merkezli kurulduktan sonra hızla bölgeye yayılarak, Türk ve Müslüman bir siyasal güç olarak Asya’nın batısı ile Avrupa’nın doğusunu, kıtanın güneyinde bir araya getirebilmenin arayışı içinde olmuştur. Kuzeyde kurulan Rus İmparatorluğu bir Hıristiyan kuzey gücü olarak, dünyanın merkezinde kurulan Osmanlı İmparatorluğu ise, Müslüman güney gücü olarak, batılı emperyal güçlere karşı sürekli olarak Avrasya bölgesinin hakimi konumunda olmuşlardır. 15.yy.da başlayan bu süreç, 18.yy.a kadar devam etmiş her iki siyasal güç imparatorluklarını genişletme siyaseti içinde bulundukları bölgeleri sonuna kadar zorlayarak genişleme sınırını daha ilerilere taşımak için mücadele etmişler ve savaşmışlardır. 18.yy.a gelince, kuzey gücü olarak yerini sağlama alan Rusya bu kez bir dünya gücü olmak isteyince o zaman Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden güneye inmek istemiş ve bu doğrultuda Osmanlı İmparatorluğu’na saldırmıştır.

18.yy.da başlayan Osmanlı-Rus Savaşları, bir anlamda Avrasya rekabeti olarak hızla ilerleme göstermiştir. Ruslar, Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden dünyanın merkezi coğrafyasına inmek için mücadele ederlerken, Osmanlılar da eski Hazar topraklarına kadar yayılmışlar ve Karadeniz’i bir Türk gölü haline dönüştürme çabası içinde Kırımı ele geçirerek uzun süre denetim altında tutmuşlardır. 19.yy.ın ortalarında başlayan Kırım Savaşı bir anlamda dönüm noktası olmuş, savaşı kaybeden Osmanlı güneye doğru çekilirken, savaşı kazanan Rusya da güneye doğru yayılarak sıcak denizlere ulaşma doğrultusunda Balkanlar ve Kafkaslarda yeni fetihlere kalkışmıştır. Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına giden süreç Kırım Savaşı sonrasında başlamış ve yarım yüzyıllık bir dönemde hızla ilerleyerek 1. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlıları tarih sahnesinden silmiştir. Avrasya bölgesinin kuzey gücü olan Rusya güney gücü olan Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırınca, Avrasya’nın doğal iki merkezinden biri olan İstanbul konumunu yitirmiş ve güç diğer merkez olan Moskova’nın eline geçmiştir. Moskova’daki imparatorluk da Birinci Dünya Savaşı sonrasında yıkılınca, tarihin dönemeç noktasında Rusya’da bir devrim gerçekleşmiş ve Bolşevik örgütlenmesi Rusya’da bir sosyalist devrim gerçekleştirerek, yıkılmış olan imparatorluğu yeniden canlandırmanın yoluna gitmişlerdir. Bolşevik Devrimi, Moskova’yı ele geçirdikten sonra, hemen askeri güç olarak Kızıl Ordu’yu kurmuş ve bu ordu ile Asya kıtasının bütün kuzey topraklarını, Kafkasya’dan Sibirya’ya, Urallardan Vladivostok’a kadar yeniden fethetmiştir. Eski Rus İmparatorluğu’nun toprakları yeniden fethedilirken, güneyde kalan Türk ve Müslümanların yaşadıkları bölgelere de girilmiştir. Kızıl Ordu kurulur kurulmaz önce Kafkaslara gelmiş ve İran sınırına kadar bütün Kuzey ve Güney Kafkasya’yı ele geçirmiştir.

Eskiden beri Güney Kafkasya’da var olan Osmanlı etkisi silinmiş, Kızıl Ordu tankları bu bölgelere girerek, Rusya sınırları içine katmıştır. Rusya bir anlamda yeniden doğarken Kızıl Ordu tanklarının paletleri ile, Kızıl Ordu askerlerinin çizmeleri Türk ve Müslüman ülkeleri ve bu ülkelerin halklarını çiğneyerek yeni bir Avrasya hegemonyası kurmuştur.

Sovyetler Birliği dünya dengeleri nedeniyle gündeme gelen bir siyasal yapılanmadır. Almanya’nın yeni batı gücü olarak ortaya çıkması ve dünyanın merkezine yönelmesiyle, dünya üstünlüğünü yitirmek isteyen Atlantik güçleri çöken Rus İmparatorluğu’nun yerine bir ideolojik imparatorluğun kurulmasını sağlayarak, merkezi Avrupa’nın batı gücünün Avrasya kıtasını ele geçirmesini önlemiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında hem Almanya çökmüş hem de Sovyet Devrimi ile Rusya üzerinden Avrasya bölgesi Almanya’ya karşı Türk ve Müslüman olmayan bir ideolojik imparatorluğun eline Atlantik güçlerin yardımıyla geçmiştir. Rusya yeni ideolojik imparatorluk ile yine eski Rus topraklarına sahip olduğu gibi, güneye inerek Kafkasya ve Orta Asya’nın Türk ve Müslüman ülkelerini de içine alan bir Avrasya imparatorluğu kurmuştur.

SSCB bir anlamda Rus egemenliğine dayalı olarak kurulan Avrasya İmparatorluğu idi. Rusya’da gerçekleşen bu ideolojik devrim ve yapılanmayı gerçekleştiren Rus halkı değildi ama otorite boşluğu bu aşamada bir çekirdek örgütlenme ile dolduruldu. Bu çekirdek örgütlenme Bolşevik Hareketi adı altında oluşturuldu. Ruslardan daha çok Yahudilerin ön planda olduğu Bolşevik Örgütlenmesi, Almanlara karşı olduğu gibi, Türk ve Müslüman halklara da karşı çıkarak bütün Avrasya’yı bir ideolojik imparatorluğun egemenliği altına alıyordu. Asya kıtasının bütün kuzeyini içine aldığı gibi, bir de buna Orta Asya, Kafkasya ve Baltık ülkeleri ekleniyor, böylece Birinci Dünya Savaşı sonrasında Atlantik güçlerine karşı güç dengesi böylesine bir ideolojik Avrasya yapılanmasıyla sağlanıyordu. Rusya, imparatorluğunu yitirdikten sonra bu kez bir ideolojik yapılanmayla ikinci bir imparatorluğa sahip oluyor ve bu kez aynı zamanda Avrasya kıtasının büyük çoğunluğunu sınırları içine alıyordu. Avrasya ile Rusya dünyanın en geniş imparatorluğunda bir araya geliyordu.

Rusya’nın bir Avrasya ülkesi ve de gücü olması nedeniyle, Rusya’da Avrasya, Rus devletinin doğuya açılmaya başladığı 15.yy.dan sonra sürekli olarak tartışılmış ve gündemde kalmıştır. Ruslar bu nedenle 500 yıllık bir Avrasya bilincine sahip olmaktadırlar. Avrasya denilince Ruslar bu nedenle çok geniş birikime ve bilgiye sahiptirler. Avrasya’nın ikinci büyük gücü olan Osmanlı İmparatorluğu ise bir yandan ipek yolu bekçiliği yaparken diğer yandan dünya ticaretindeki çekişme nedeniyle sürekli olarak Hıristiyan Avrupa güçleriyle bir Müslüman doğu gücü olarak mücadele etmek zorunda kalmıştır. Osmanlı döneminde bu nedenle ana konu Asya ya da Avrasya değil ama Avrupa’dır. Avrupa içi dengelerde Hıristiyan-Yahudi kavgasında Yahudiler Osmanlı gücünü bir Müslüman güç olarak sürekli biçimde Hıristiyan Avrupalılara karşı kullanmış, Müslümanlarla Hıristiyanlar uzun süreli savaşlara kapılıp gittikleri o dönemlerde, dünya ticaretinde Yahudiler en üstün duruma gelmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu tarihi, bu yüzden Rusya’da olduğu gibi bir Avrasya tarihi değil ama daha çok bir Avrupa tarihidir. Osmanlı bu süreçte Viyana önlerine kadar gelmiş ve Avrupa’nın doğu yarısına 500 yıl egemen olmuştur. Osmanlılar Avrupa ile uğraşırken, Ruslar da kuzey bölgelerinde Avrasya’ya girerek, Avrasya’nın Türklerden sonraki egemen gücü olmuşlardır. Avrasya, Türklerin tarih sahnesinde çıktıkları ve uzun süreli devletler kurdukları bölge olmasına rağmen, onbeşinci yüzyıl sonrasında Hıristiyan Rusların hegemonya alanına dönüşmüştür. Bu nedenle bölgenin Türk ve Müslüman halkları sürekli olarak Rus baskısı altında yaşamaya mahkûm olmuşlardır. Ruslar’ın Avrasya birikimi, 500 yıllık deneyim nedeniyle, bütün diğer ülke ve devletlerden daha fazladır.

Çağımızın en büyük devletlerinden birisi olan Rusya’da bugünkü bilim ve düşünce dünyasında Avrasya birikiminin önde gelen bir yeri vardır. 15.yy. sonrası Rus yayılmacılığı devleti yönetenleri ve Rus halkını bölgenin gerçekleriyle yüz yüze getirince Rus düşünce yaşamında doğu ve batı ayrımı tıpkı Türkiye’de olduğu gibi ortaya çıkmıştır. Batıcılar Avrupa’yı merkez almışlar, doğucular ise Çin’in dışında kalan Asya’yı merkez olarak aldıkları için, Avrasya doğal olarak gündeme gelmiştir. Batıcılar Avrupacı, doğucular da bu nedenle Avrasyacı olmuşlardır. Avrupa ve Asya arasında kalan Rusya hangi kıtaya ait olduğunu tartışırken, Rus halkı uluslaşma sürecine girmiş Avrupa’nın dışında kalan Rusya’da Asyalı kimlik ağır basınca Rus düşünce yaşamı Avrasya merkezli bir konuma gelmiştir. İki dünya arasında kalan Rusya halkı Avrupa ve Asya çekişmesi sürecinde bir Avrasya kimliği yakalamaya çalışmıştır. Şizofrenik bir bölünmeye düşmekten kurtulabilmek için Avrupa ve Asya’nın ötesinde yeni bir Avrasya kimliğini sentez olarak gündeme getiren Rus aydınları Avrasyacılık üzerinde epeyce kafa yormuşlar Rusya’nın iki kıta arasında bölünmesine ya da parçalanmasını önleyebilmek için Avrasya merkezli bir düşünce ile merkezi bir senteze yönelmesini savunmuşlardır. Rus kimliği tartışılırken, Avrupa merkezli batıcılığa karşı çıkan Rus aydınları zaman içerisinde Slav ırkçılığına kaymışlar ve bu doğrultuda bir milliyetçiliği örgütlemek istemişler ve bu yaklaşımı da Avrasyacı bir anlayışa oturtmuşlardır. Rusya’nın doğu-batı ya da Avrupa-Asya diye bölünmesine karşı çıkan aydınlar Rusya’nın bölünemez, kendi merkezli bir bütünlüğe sahip olması gerektiğini öne sürmüşler ve bu doğrultuda Avrasyacılığı savunmuşlardır.

Rus Çarlığı’nın sarsılmaya başladığı 19.yy.ın ikinci yarısında Rusya’daki aydınlar arasında tarihselci bir yaklaşım çerçevesinde Avrasyacılık bir fikir akımı olarak gelişmiştir. Doğu yönünde çıkış yolu arayan Rus aydınları Avrasyacı düşünceyi kendi kimliklerinin gereği olarak savunmuşlardır. Avrasyacılık felsefedeki bütünlükçü yaklaşımın siyasal yansıması olarak düşünülmüş, Rusya’nın doğu-batı ya da Asya-Avrupa diye bölünmemesi için bütünlükçü bir yaklaşım çerçevesinde Avrasyacı tutum geliştirilmiştir. Rus düşüncesinde önde gelen Avrupacı batıcılık ile Slav milliyetçiliğine karşı Avrasyacı yaklaşım zaman içerisinde yaygınlık kazanmıştır. Petro’nun başlatmış olduğu batıcı Avrupalılaşmaya karşı Avrasyacılar sert durdular ve bu tür batılılaşmaların Rusların geleneksel karakterini değiştireceğini öne sürdüler. Rusya, Avrupa batı kültüründen çıkmış ama Asya’lı olmuş bir devlet olarak kabul edildi. Avrasyacılar Rusya’nın doğuya açılmayla büyüyebileceğini sonuna kadar savundular. Batıcı Avrupalılaşmanın, Rusların karakteristik özelliklerini ortadan kaldırabileceğini öne sürdüler. Rusya’nın birliği için geleneksel kimliğin korunması konusunda ısrarcı oldular.

Avrasyacılara göre dünyanın kan emici batılı emperyalistlerden kurtulabilmesi için Rusya’nın önderliğinde büyük Avrasya Birliği’nin kurulması gerekmektedir. Asya ve Afrika halklarını batılı sömürgecilerden kurtaracak güç ancak Rusya’nın öncülüğünde oluşturulacak bir Avrasya İmparatorluğu ile sağlanabilecektir. 20.yy.ın başlarında bir siyasal devrim ile başa geçen Bolşevizm Hareketi, Avrasyacılık akımında önemli bir bölünme yaratmıştır. Avrasyacılardan epeyce yararlanan Bolşevikler, Rus milliyetçisi yani kimlikçisi yaklaşım içinde olan Avrasyacıları ise dışlamışlar ve böylece Bolşevizm döneminde Avrasyacılık ikiye bölünmüştür. Sovyetler Birliği sırasında ideolojik imparatorluğun savunulması gündemde olduğu için Avrasyacılık ikinci planda kalmıştır. Sovyet sonrası dönemde yine doğu-batı ekseninde kalan Rusya’da geleneksel olarak Avrupacı batıcılar ile Avrasyacı doğucular çekişmesi Rus düşünce yaşamının ana iki eksenini oluşturmuştur. Günümüzde Slav milliyetçilerine karşı ve batıcılara karşı yeniden bir Avrasyacı gelişme Rus düşünce alanında öne geçmektedir.

Sovyetler Birliğinin çökmesi üzerine Rusya, yeniden toparlanmaya yönelmiş ve kısa zamanda toparlanarak bu kez Rusya Federasyonu’nun yapılanması ile dünya siyaset sahnesine çıkmıştır. Rusya şaşkınlık dönemi geçtikten sonra beş yıl içinde merkezini toparlamış ve yeniden güçlü bir Moskova’nın başkent olacağı yapılanmayla Rusya Federasyonu içinde yer alan ülkelere yönelmiştir. Bütün Rusya’yı yedi yönetim bölgesine ayıran yeni ve formcu yaklaşım ile güçlü merkez ve bölgeler düzeni yeniden kurulmuştur. Rusya, bu yapılanmayı başardıktan sonra yeniden çevresine bakmaya başlamış ABD öncülüğünde Atlantik emperyalizmini Rusya’nın geri çekildiğini Avrasya bölgesine yönelik saldırı planları karşısında, eski Sovyet Cumhuriyetlerinin bulunduğu komşu bölgelerini yakın çevre ilan ederek, bu bölgelerde önemli ölçülerde ulusal çıkarları bulunduğunu Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra da bu çıkarların devam ettiğini, komşu ülkelerin bağımsız olmalarının kendisinin çıkarlarını engelleyemeyeceğini, yeni dönemde de eskisi gibi bu komşu ülkelerdeki çıkarlarını izlemeye, savunmaya ve kullanmaya devam edeceğini, yakın çevre adını verdiği doktrini ile açıklamıştır. Baltık, Balkan, Kafkasya ve Orta Asya’nın eski sosyalist cumhuriyetlerinin hepsi Rusya’nın yakın çevresine girdiği için, ulusal çıkarlar doğrultusunda bu ülkelerle yakından ilgilenmeye devam edeceğini Rusya Federasyonu resmen açıklamıştır. Böylece Rusya geri çekildiği Avrasya bölgesine ilgisinin devam edeceğini ve bu doğrultuda her şeyi yapacağını açıkça bütün dünyaya ilan etmiştir. Rusya, bir Avrasya devi olarak kendi güvenliğinin yakın çevresiyle ilgilenmekten geçtiğini açıkça görüyordu. Rusya Federasyonu’nun egemenlik alanı olan yakın çevre bölgelerine batılı emperyalistler giremezdi.

Avrasya düşüncesinin yeniden Rusya’da canlanması ABD’nin Avrasya saldırısı üzerine gündeme gelmiştir. ABD’nin Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra çeşitli bahanelerle Avrasya bölgesine gelmesi, terörü ve ticari ilişkileri kullanarak buralara yerleşmesi, güvenlik gerekçesiyle üsler kurması Avrasya’nın geleceğinde bir Atlantik egemenliği ihtimalini ortaya çıkarmıştır. Rusya tıpkı Çin gibi bir bölge ülkesi olarak ve daha da önemlisi bir Avrasya gücü olarak böylesine bir Atlantik işgalinin Avrasya bölgesinde gerçekleştirilmek istenmesine açıkça karşı çıkmış ve ABD, Rusya’yı arka bahçesinden çevirirken, Rusya’da ABD’nin arka bahçesi olan Latin Amerika da devreye girerek bu kıtanın ülkelerinde anti Amerikancı sol iktidarların işbaşına gelmelerine destek vermiştir. Rusya’nın bu tepkisi ABD’nin Avrasya saldırısıyla bozulan ve değişen dünya dengelerinde yeni bir arayışı gündeme getirmiştir. Bir Avrasya gücü olan Rusya’nın kesinlikle Avrasya bölgesindeki bir Atlantik saldırısı ya da işgalini kabul etmeyeceğini eğer bu konuda ısrar edilirse o zaman uluslar arası alanda gereken yanıtın verileceği açıkça dile getirilmiş ve uygulanmıştır. Küreselleşme aşaması geçildikten 15 yıl sonra yeni bir döneme girilmiş ve artık soğuk savaş sonrası dönemin manzarası açıkça netleşmeye başlamıştır. Ortaya çıkan net tablo içinde ABD bir askeri güç olarak Irak ve Afganistan’da vardır ve buralardan hareket ederek, Avrasya’nın diğer ülkelerine de askeri üsler aracılığıyla egemen olmak istemektedir. Avrasya’nın içinden çıkmış olan en büyük dünya gücü olarak Rusya’nın ABD’nin Avrasya stratejisini kabul etmediği ve yeni dönemde de açıktan karşı koyduğu görülmektedir.

On beş yıllık bir zaman diliminden sonra ABD’nin stratejisi kesinleşmiş ve bu nedenle bölge ülkeleri tepki vermeye başlamıştır. Kısa zamanda bütün Avrasya bölgesini ele geçiremeyen ABD ciddi bir Rus tepkisi ile karşılaşmıştır. Terör ile giremediği yerlere küresel kapitalizmin desteği ile turuncu devrimleri bahane ederek girme metodu denenmiş ama bu da çok kısa zamanda geri tepmiştir. Özellikle Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan üzerindeki turuncu devrim girişimleri bir yıl içinde geri tepmiş Ukrayna ve Kırgızistan’da geri dönüş başlamış, Gürcistan’da ise bunun göstergesi olarak gerginlik ortamı tırmanmıştır. ABD, Avrasya bölgesinde Rusya’nın arka bahçesinde dolaşırken, Rusya hem Latin Amerika kıtasında anti Amerikancılığa destek vermiş hem de Asya kıtası içinde yeni ittifaklarla Atlantik saldırısını önlemeye çalışmıştır. Özellikle Çin ile geliştirilen Shangai Örgütü ile beraber İran ile de yakın ilişkiler gündeme gelmiş, İran’ın nükleer güç olmasını Rusya, ABD ve İsrail’e karşı desteklemiştir. Çin ve İran ile Avrasya’nın doğu ve batısını tutan Rusya, bu iki güçlü ülkeyle işbirliğini arttırarak Atlantik gücünün Avrasya’da önünü kesmeye başlamıştır. Tam bu aşamada ABD’nin İran’a saldırısı gündeme gelmiştir.

Atlantik güçlerinin Avrasya saldırısına karşı Rusya’nın yanıtlarından birisi de bağımsız devletler topluluğu olmuştur. Eski Sovyet Cumhuriyetlerini yakın çevre doktrini çerçevesinde bir araya getiren Rusya ideolojik imparatorluğun ötesinde bu ülkelere kendi önderliğinde bir ortak dayanışma ve işbirliğine götürmek istemiştir. Ne var ki, Baltık ülkeleri Avrupa birliği üyeliğine öncelik vermişler, Balkan ülkeleri bunları izlemişler, Kafkas ülkeleri ise yine Hıristiyan bağlantısı ile batılı ülkelerle yakın ilişki içine girmişler, Müslüman ülkeler ise Hıristiyan batının dışında bir geleceği ararlarken hem Türk birliği hem de İslam Birliği seçenekleriyle karşı karşıya gelmişlerdir. Türkiye’yle Türk birliği, orta doğunun Müslüman ülkeleri, İslam birliği arayışları içine giren Orta Asya ülkeleri ve Azerbaycan, Rusya’nın önderliğinde bir bağımsız devletler topluluğu yapılanmasına uzak durmuşlardır. Bu nedenlerle, BDT kısa adıyla anılan Bağımsız Devletler Topluluğu girişimi yetersiz bir adım olmanın ötesine gidememiştir. Başından tutmayan bu girişimi Rusya daha sonra da güçlendirememiştir. Avrasya ülkelerinin yan çizmeleri, Amerika’yla beraber Avrupa ülkeleri, Çin, Müslüman ülkeler ve diğer güçlerin Avrasya bölgesiyle girmesiyle beraber bir hegemonya çekişmesi son yıllarda iyice tırmanmıştır.

Rusya, Sovyetler Birliği sonrasında hem yakın çevre doktriniyle hem de BDT girişimiyle Avrasya bölgesinden vazgeçemediğini ortaya koymuştur. Rus devleti vazgeçse, Rusya’daki Avrasyacı birikimin buna izin vermeyeceği anlaşılmıştır. Batıcı ve milliyetçi olmayan Rus aydınları tarihten gelme birikim doğrultusunda günümüzde de Avrasyacılık yapmaktalar ve Rusya’nın geleceğinin yine Avrupa değil ama Avrasya olduğunu savunmaktadırlar. Rusya kamuoyu bu nedenle Avrasyacı bir doğrultuda ilerlemeye devam etmekte ve Rusya’nın geleceğini yine Avrasya’da görmektedir. Bu çerçevede Rusya’nın Avrasya’dan vazgeçmesinin mümkün olmayacağı anlaşılmakta, bu nedenle de Atlantik emperyalistleri Rusya ile savaşmak istemedikleri için bir savaş sonrasında Avrasya’yı ele geçirebilmek üzere İran üzerinden bir savaş senaryosunu, Orta Doğu’daki İran-İsrail gerginliğinden yararlanarak devreye sokmaya çalışmaktadırlar. ABD’nin Irak macerası sonrasında sıranın İran’a geldiğinin açıklanmasının nedeni Avrasya hegemonya kavgasıdır. ABD, Çin ve Rusya ile savaşmadan Avrupa’da egemen olmak isterken gözüne kestirdiği İran’ı, İsrail’in konumundan da yararlanarak hedef almakta ve gelecekte bir Avrasya egemenliği savaşına dönüşecek üçüncü dünya savaşını İran üzerinden başlatabilmenin hesaplarını yapmaktadır. 21.yy.ın başlarında dünyaya egemen olma yarışı, bir Avrasya hegemonyası mücadelesine dönüşmüştür. Rusya eski bir Avrasya gücü olarak kendi güvenliğini koruyabilmek için Avrasya bölgelerinde direnmekte ve Atlantik emperyalizminin önünün kesilebilmesi için bölge ülkeleriyle yeni ittifaklara yönelmektedir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


Yorum yapın

Cerkesya.Org

Cerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.