Makale

Sonu Ağıtla Biten Savaş

Çerkes ulusunun tarihinde kara bir leke olarak kalan bu savaş sona ereli, bu sene 135 yıl oluyor. Bu duygu ve düşüncelerle, bugün bir daha bakıyoruz ulusumuzun kat ettiği yola, tarihimizin en yürek yakan sayfalarına. İlmi temellere dayanan, özel araştırmalarla desteklenen tarih çalışmaları biz Çerkeslerin geçmişi ile ilgili bir çok gerçekleri ortaya koyuyor ise de, hala söylenemeyenlerin, henüz ulaşamadıklarımızın daha fazla olduğu kanaatini hasıl ediyor, içinde bulunduğumuz zaman. Tarihin hiçbir dönemi göz ardı edilemez, ancak, milletin hayatiyetini ve gelişmesini daha yakından ilgilendiren konuları öncellikle ve daha bir ciddiyetle analiz etmeyi gerekli kılıyor hayat.

Rus-Kafkas savaşı tarihimizde ayrı bir yer işgal eder ki, onun başlayışı, cereyan tarzı ve bitişi hakkında yazan ve onu rasyonel bir izaha kavuşturmak isteyen her tarihçiyi iki kat sorumluluk beklemektedir. Birincisi, üzerinde çalıştığı bilimle ilgili, ikincisi de hakkında yazdığı kendi halkı ile alakalı. Bugün sorularımıza cevap verenlerin, bu iki sorumluluğun da gerçekten idraki içinde olduklarından kuşku duymuyoruz.

- Rus-Kafkas savaşı üzerine çok şey yazıldı, fakat bugün de onunla ilgili gerçeklerin yeterince dile getirildiği söylenemez. Hangi bakış tarzı gerçeğe daha yakındır?

- Doç.Dr. Kalmık Jılebi (tarihçi): Rus- Kafkas savaşı hakkında çok kimse yazdı ancak Kabardey ilim adamlarından, bana göre bu konuda daha çok çalışan ve konuya daha vakıf olanlar, Kumuk Tığuen, Kasımha Ali, Bıj Ali, Duman Hasan, Sokur Valera, Zdemıh Kasbolet ve Berzec Beresbi’dir. Bence, Rus-Kafkas savaşına bugünkü bakışımızla alakalı olarak, daha yazılacak çok şey var. Neden derseniz, gerçekler yeterince söylenmedi. Evvela, bu savaşın başlangıç tarihinin tam olarak açıklığa kavuşturulamadığını söylemek gerekiyor. İkinci olarak, bu zorlu savaşa ne ad vereceğiz; “Rus-Kafkas Savaşı”, yahut “”Kafkas Savaşları” demekle yetinecek miyiz? Bu ikisinin hangisinin daha doğru olduğu bugün de netlik kazanmış değil.

Rusya’nın tarihine göre bu büyük savaş, 1817 yılında başladı ve 1864 yılına kadar devam etti. Onlara göre verilmesi gereken isim de ”Kafkas Savaşları”dır. Bizim tarihçilerimizden Bıj Ali ile Kumuk Tığuen de bu görüş üzerinde gayet ısrarcıdırlar. Bu görüşü kabul edersek, o büyük savaşta Kabardeylerin bulunmadığı anlamı çıkmaktadır. Bunun doğru olmadığına, tarihçilerimizin son dönemlerde yaptıkları araştırmalar ve yazdıkları eserler tanıklık etmektedir. Bu bağlamda Rusya Kabardey’i bilfiil 60 yıl savaşarak işgal etti; 1768’ten 1825’e kadar. Bunu herkesten daha iyi bilen Kumuk Tığuen’ın neden “Kafkas Savaşları” demeyi tercih ettiğini anlamak mümkün değil.

Bu sözünü ettiğimiz görüşe katılmak, savaşın başlangıç yılı, yani 1817 yılı, 1763 yada 1768 ile değiştirilirse ancak mümkün olur.

Son dönem bazı Çerkes tarihçileri, ”Rus-Kafkas” savaşı şeklinde ifade etmektedirler. Ben bunu daha doğru buluyorum ve ben de bu anlayış üzerindeyim. Rusya’nın Kabardey ile savaştığı dönem, Kafkas savaşlarının ilk devresi kabul edilmeli. Şayet Rusya Kabardey’i önce işgal etmemiş olsaydı, Kafkasya’ya egemen olamazdı. Dolayısıyla Kafkas savaşlarının başlangıç tarihini değiştirmek icab ettiğine göre, adının da değiştirilmesi gereği üzerinde tereddüde mahal yoktur. Savaşan tarafların da Rusya ile Kafkasya’da yaşayan halklar olduğunun altının çizilmesi lazım. Yoksa ‘dağlılar’ birbirleriyle savaşmış değiller. Kafkaslı bazı münferit gurupların Rusya’nın yanında savaşmış olmaları, sözünü ettiğimiz bu durumun mahiyetini hiç değiştirmez.

Hatta söz konusu iki görüşten farklı başka bir görüşten söz etmek te mümkündür. Rusya’nın Çerkes halklarını(n topraklarını) işgali öne çıkarılırsa, ”Rus-Çerkes” savaşı diye de adlandırılabilir. Savaşın başlangıç ve bitiş tarihleri de, hiç kimsenin kuşku duymayacağı 1768—1864 yılları olarak tespit edilerek, Çerkeslerin özgürlükleri uğruna yüzyıl savaştıkları, önceleri gizleniyor idiyse de, artık bunu bilmeyen tarihçi pek yok.

İşte hem bütün bu görüşleri derinliğine incelemek, hem Rusya’nın da, Kafkas halklarının da tarihçilerinin katılacağı büyük bir toplantı/kurultay tertiplemek gerekiyor. Bunların hepsinin birlikte alacağı ortak karar doğru olurdu. Değilse her tarihçi kendi şahsi görüşünü söyler, halk da doğruları öğrenemeden devam eder gider.

- Betğon Seferbi (tarihçi-arşiv müdürü): Her şeyden önce “Rus-Kafkas savaşı” demek uygun düşmüyor. Kafkas adında bir devlet de ulus da yok. “Kafkas” adı coğrafi bir terimdir, yer ismidir. Devletler, uluslar savaşır birbirleriyle. Kafkas Savaşı denilebilir. (Nitekim) tarihte Kırım (doğu) savaşı denilen ve 1853-1856 yıllarında cereyan eden büyük bir çatışma görülüyor. Bu savaşta, Rusya bir tarafta, İngiltere, Fransa, Osmanlılar vd. bir tarafta savaştılar. “Kafkas Savaşı” der ve dönemini de belirtirsek, o zaman Rus ordusuyla Kafkas halkları arasında yüzyıl süreyle devam eden o amansız savaşı dile getirmiş oluruz.

Kafkasya için devletler, dört-beş bin yıldır birbirlerini yiyorlar. Ancak bugüne kadar, tarihe karışmamış uluslar için söylersek, Kafkas savaşlarının yeniden alevlenmesi, onu işgal etmiş olan, Moğol-Tatarların dağılmasından sonra olmuştur. Bu olay XV. Yüzyılın sonlarına tekabül eder.

- Doç.Dr. Zdemıh Kasbolet (tarihçi): ”Rus-Kafkas” (yada bazılarının deyişiyle “Kafkas”) savaşları üzerine yapılan tarih çalışmaları XIX. yüzyılın başlarından itibaren başladı. Rusya ‘dağlı’ halkları işgal ettikten sonra, tarih ilminde bu olayla ilgili iki yaklaşım tarzı ortaya çıktı. Birincisi, imparatorluk geleneği içinde “hükümranlık”, “kolonizasyon” kavramlarına dayanarak, ”bilgiden ve eğitimden yoksun” dağlıların işgalini her yönden meşru göstermekti. İkincisi ise, bize göre bunun hem başladığı, hem geliştiği yer Avrupa’dır. (İlk önce K. Marks ve F. Engels ile başladı). Bu bilge kişiler, bir çok çalışmalarında, gerçekler ışığında, Rus Çarlığının Kafkasya’da işlediği zulüm ve haksızlıkları, ona karşı koyan halkların yürüttükleri özgürlük mücadelesini ortaya koydular. Rus demokratlarından Belinski, Çernişevski, Gerşen ve başkaları da aynı görüşler doğrultusunda düşüncelerini açıklamışlardı. Ancak ne yazık ki, XIX. yüzyılın sonlarında ve XX. yüzyılların başlarında Rus Çarlığının yürüttüğü emperyalist politikadan söz eden çok az sayıda Rus vardır. Onların sesi de ülkede hiç duyulmadı.

XX. yüzyılda, Sovyet tarihçiliğinde, “dağlı halkların kendi ulusal bağımsızlıkları” uğruna mücadele ettiklerini ele alan hususi bir bölüme yer verilmişti. Ancak bunu, “kendi arzusuyla büyük devlete katılanların” yürüttüğü faaliyetler olarak yorumluyorlardı. Bununla amaçladıkları da, SSCB doğmadan çok önceleri, halkların kendi rızasıyla birleştiklerine halkı inandırmaya çalışmaktı.

Gerek Sovyetler döneminde, gerek ondan sonraki Rus tarihçiliği anlayışında, Çarlık döneminde temeli atılan, “jeopolitik hedeflerin” korunmuş olduğunun özellikle altını çizmek lazım. Bunun altında yatan mantık, “öteden beri Rusya’nın sınırlarını genişletiyor olmasını” meşru göstermektir. 80’li yıllarda Kafkasya üzerine yapılan çalışmalarda,utanç duyulacak bir durum gibi ortaya çıkan “Dağlıların yayılma politikası (bghırıs ekspensiyonizm)” üzerine kurgulanmış bir görüş doğdu. Bu görüşe göre haksızlık yapanlar, Çerkes, Dağıstan ve Çeçen halklarıdır (bkz: M.M. Bliyev’in çalışmaları). İddiasını şöyle açıklıyor: ”Neden derseniz, onların öteden beri adetleriydi başkalarına baskınlar düzenlemek.” Bu tür çalışmalar özel amaçlara hizmet ediyor; Kolonyalist savaşın en önemli gerekçesini inkar etmek, Çerkeslerle başka ulusların soykırımını gizlemek, başka devletleri saf dışı bırakıp, Rusya’nın egemenliğini pekiştirmek.

Ülkemiz tarih ilminin, kabul edilebilir en gerçek yanı, Rusya’nın Kuzey Kafkasya’yı savaşla, zulümle topraklarına kattığı, yanına çektiği ve bu devletin Çerkesleri ve diğer bazı dağlı halkları soykırıma (jenoside) tabi tuttuğuna tanıklık eden bölümüdür.

- Merzey Aslan (tarihçi): Ben, Rus- Kafkas savaşına, Çerkeslerle Rus devletinin her iki tarafın sadece kendi amaçlarına ulaşmak için (Çerkeslerin amacı bağımsızlıklarını korumak, Rusya’nınki Kafkasya’yı işgal etmek) yürüttükleri bir mücadele olarak bakmıyorum. Bu (savaş), iki ulusal kültür(ün), anlam ve içerik, öz itibariyle hiç de kıyaslanamayacak iki uygarlığın yüzleştiği bir savaş… İnsana saygı duymanın, onun onurunu ve özgürlüğünü korumanın –ki, Çerkes uygarlığının temeli buydu. Çerkeslerin en önemli ve üst geleneği olan work xabze (soylu/aristokrat geleneği) buna hizmet ediyordu. Rusya’ya gelince, orada aslolan devletin egemenliği ve yasaların işlemesiydi. Dolayısıyla, onur, şeref, özgürlük gibi değerlerin pek önemi yoktu. En üst düzey bürokratından tutun da özgür olmayan çiftçilere kadar, herkesin kölesi durumunda bulunduğu devletin gücü ve yetkisi sınırsızdı. Rus halkı onurunun ayak altında oluşuyla, özgürlükten yoksun oluşunu devletinin başarılarıyla “telafi ediyordu.”

Çerkeslerin düşüncesi farklıydı; her birey özgür olarak kendi onurunu koruyarak yaşamıyorsa, halkın gücünün, yada özgürlüğünün bulunabileceğini hayal bile edemezlerdi. Bu kadar büyük anlayış farkından kaynaklandığı kanaatindeyim, bu kanlı savaşın o kadar uzun sürmesinin, Çerkeslerin büyük ekseriyetinin (%95’nin) kırılmasının ve ülkelerinden sürülmesinin nedeninin. Doğrusunu isterseniz, emperyalistler, Çerkeslere galip geldiler, ancak onlara istediklerini yaptıramadılar.

- Kuşhabi Anzor (tarihçi): Evvela, Kafkas tarihi üzerine çalışan ilim adamlarımız, bugüne kadar, o savaşa verilecek isim konusunda anlaşmış değiller. Bazıları “Kafkas savaşı” demeyi daha uygun buluyor. Kimileri de “Rus-Kafkas savaşı” demenin daha doğru olacağını söylüyor. “Rus-Kafkas savaşı” demeyi kabul etmeyenler şu gerekçeleri ileri sürüyorlar:

1.Kafkas adında bir devlet yoktu.

2.Güney Kafkasya’nın (Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan) kendi arzusuyla Rusya’ya katıldığını söylemek mümkün.

3.Kuzey Kafkasya’da Rus ordularına karşı, Çerkesler, Dağıstanlılar ve Çeçenler savaştılar. Böyle olunca, Rus-Çerkes savaşı, Rus-Dağıstan savaşı, Rus-Çeçen savaşı (da) denilebilir. Savaşlar hemen hemen aralıksız yüzyıl devam etti.

“Kafkas Savaşı” denilmeye Rus Çarlığı zamanında başlanmıştı. Bunun ne anlama geldiği de tam olarak anlaşılmış değil.

Bana göre , “Rusya’nın, Kuzey Kafkasya’yı işgal ettiği dönem” demek daha doğrudur. Başka ülkelerin tarihçilerinin çalışmalarında bu ifadeye rastlanmaktadır.

Son zamanlarda bu savaş hakkında birkaç eser yayınlandı. Bence şunların daha gerçekçi olduğu kanaatindeyim:

-Zdizdariye G.A., Mahacirstve i Problem İstori Abhazi XIX Stoletiya, Suhum, 1982,

-Kasımxe A., Genosid Adigova, Nalçik, 1992,

-Berezc Nihat, İzgyaniya Çerkesov, Maykop, 1996.


Bu arada yalan yazan ve (“bilimsel temelden yoksun” denilen) eserlere de işaret etmek lazım. 1944 yılında Moskova’da yayınlanan “Kavkazskaya Voyna” adlı eser buna bir örnektir. Onu Asetin tarihçilerinden Bliyev M.M. ve Degoyev V.V. yazdılar. Bunlar, Kuzey Kafkasya’da yaşayan halkların gelişmediğini, diğerlerinden geri kaldığını ve savaşmaktan başka bir şey bilmeden yaşadıklarını yazıyorlar. Bu halkların, Rusya’nın sınırlarına baskınlar düzenlediklerini, soygun yaptıklarını ısrarla yazıyorlar. Rusya’nın da bunları durdurmak, hadlerini bildirmek ve onları “uygarlaştırmak” için Kuzey Kafkasya’da mecburen savaşmak zorunda kaldığını ileri sürüyorlar. Bu yalanı uyduranlar, Rus çarlığının kendi politikacılarıydı. Bizim ilim adamlarımız bunu reddeden görüşlerini bir çok konferanslarda dile getirdiler.

Terminoloji ile ilgili olarak şunu da söylemek istiyorum: İlim adamlarımız çoğu defa, bu savaşı, özgürlüğünü yeniden elde etmek için yapılan bir mücadele olarak yazıyorlar. Bunun pek doğru olduğu söylenemez. Neden derseniz, Rusya o zaman henüz Kafkasya’yı ele geçirmiş değildi. Onu gerçekleştirmek için çalışıyordu. En doğru tanımlama “özgürlük mücadelesi” demektir.


- Rus-Kafkas savaşıyla ilgili araştırmalar konusunda bugün ne gibi noksanlıklar görüyorsunuz?

- Kalmık Jılebi: Noksanlık ararsanız onu her yerde çokça bulabilirsiniz. Doğrusunu söylemek gerekirse, tarihçilerimiz son zamanlarda epeyce çalışma ortaya koydular, Rus-Kafkas savaşları üzerine. Bana göre şu anda en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, Kabardey Çerkeslerinin, Rus-Kafkas savaşlarındaki tavrı/duruşu ne idi, onu net olarak ortaya koymaktır. Bu konuda yazılmış hususi bir kitaba ihtiyacımız olduğunda hiç kuşku yok. Böyle bir eser, eğip-bükmeden doğruları söylediği zaman bir anlam/değer ifade edecektir. Farklı görüşler olabilir, ancak Sovyet(ler) dönemindeki tarihçilerin yaptığı gibi, gerçekleri örtbas etmek doğru olmaz. Orta okuldaki öğrenciler için en son hazırlanan (“İstoriya Kabardino–Balkari”, Nalçik, 1995) kitapta, Rus-Kafkas savaşlarından söz ediliş biçiminden memnun kalmanın imkânı yok.

Betğon Seferbi: Bu soruya kitaplık çapında bir çalışmayla ancak doyurucu cevap verilebilir. Kısaca ifade etmek gerekirse, savaşa katılan iki tarafın, doğru-düzgün, net olarak, gerçekçi yada gerçeğe yakın bir şekilde yazılmayışıdır. Tarihçi hangi tarafı tutuyorsa, o tarafı haklı, diğer tarafı haksız gösteriyor. Noksanlık olarak bu yetmez mi?

Zdemıh Kasbolet: Çarlığın Kuzey Kafkasya’da yaşayan halkları ne şekilde ve nasıl hakimiyeti altına aldığı konusunda, farklı yaklaşımları ortaya koyan bir hayli makale yayınlandı 90’lı yıllarda ve bir hayli belge de ortaya çıkarıldı. Böylelikle savaşın cereyan tarzı zamanla daha belirgin hale geliyor. Çerkeslerin vatanlarını terk edip, Osmanlıya göç edişlerinde “din meselesinin” yada “İngiliz-Türk ajanlarının” faaliyetlerinin, değil birinci gerekçe, ikinci gerekçe bile olmadığı tarih ilminin özel kanıtlarıyla pekiştirilmiş bir realite olarak çıkıyor karşımıza. Bütün bunlara rağmen yine de Rus çarlığının, Kuzey Kafkasya’da yaşayan halkları egemenliği altına almasını ilim adamlarının yeterince araştırıp, analiz ettiklerini söylemek kendini kandırmak olur. Hatta bu büyük davanın ancak kapısını araladılar demek de mümkün. Bugüne kadar savaşla ilgili kavramlar ve savaşın adı(nı koymak) konusunda bile bir görüş birliğine varmış değiller. Brokgauz ve Yefron’un ansiklopedilerindeki “Kafkas Savaşı”na, sonradan, Sovyet(ler) döneminde yayınlanan eserlerde de (BSE, SİE (?) ve başkalarında) rastlanmaktadır. Ancak onun anlamını her yerde farklı gösterdiler. ”Mıhacirtsvo” tabiri, Adigelerin, Abazaların ve diğer halkların ülkelerinden zorla/zulümle sürülüşünün anlamını tam olarak karşılamıyor. Bu konunun sadece isimlendirmeden / kavramlardan ibaret olmadığının ilim adamlarınca (tarihçiler, siyaset bilimciler, edebiyatçılar) artık anlaşılmasının zamanı geldi. Pek yakın zamanda yayın hayatına giren eserlerde çok büyük hatalara rastlanmaktadır. Söz gelimi, yazarların çoğu, Çerkes, Dağıstan ve Çeçen tarihiyle ilgili ortaya çıkan yeni eserleri, Moskova, Rostov ve diğer büyük şehirlerde bulunabilecek yeni çalışmaları dikkate almıyorlar. Gerek ülkemizin, gerekse yabancı ülkelerin ilim adamlarının çalışmalarından muhakkak surette haberdar olmalıyız ve bu bilgileri de aklın rehberliğinde bir senteze kavuşturmalıyız.

- Merzey Aslan: Rus-Kafkas savaşları üzerine yapılan araştırmaların en büyük kusuru, ilim adamlarının, tarihçilerin çoğunun sadece Rus kaynaklarına müracaat ediyor olmalarıdır. Bu durum, objektif ve gerçekçi bir analiz yapamama sonucunu doğuruyor. Osmanlı, Kırım-Tatar, Avrupa kaynaklı çalışmalar hep göz ardı edile geliyor. Her türlü savaş, savaşın geçtiği yerle, savaşın cereyan tarzı ve savaşta yok olanların sayısıyla alakalıdır. Bu açıdan bakılırsa, Rus-Kafkas savaşının tarihte adı yok sanki.

Ayrıca, Rus-Kafkas savaşları hakkında yazarlarken, Çerkeslerin siyasi birlikten yoksun olduklarının özellikle altını çiziyorlar ve abartılı bir şekilde onların bölünmüş / dağınık bir halde yaşadıklarından söz ediyorlar. Oysa Çerkeslerin sadece kendi soydaşlarına değil, Kafkasya’da yaşayan diğer halklara da yardım ettiklerine dair, bizzat o savaşta bir çok örnekler var. Güçlerini birleştirip düşmana karşı koydukları da olmuştur (Şeyh Mansur döneminde olduğu gibi). Kısacası öteden beri söylenegelen, Kafkasya’daki halkların anlaşmazlık içinde yaşadıkları şeklindeki görüşü, Rus-Kafkas savaşlarına gerekçe yapmak için ellerinden geleni ardlarına koymuyorlar. Gerçek apaçık ortadayken buna nasıl katlanılır? Bu halkların çok eskiden beri var olagelen gelenekleri (sözgelimi atalık geleneği, “kan” (p’ur) alıp ergenlik çağına gelinceye kadar büyütüyor olmaları), onların, bugüne nazaran daha çok birbirlerine arka çıkmalarını ve birlikte hareket etmelerini sağlıyordu.

(“Asil çocuklar aileleri nezdinde büyütülmez, başka ailelere verilip orada yetiştirilir.”Kan” kelimesi samimi ve ciddi bir muhabbeti ifade etmek için kullanılır. ”Kan”ın asıl ailesine iadesi büyük ve hususi bir merasimle olur.” Tarihte Kafkasya, s. 349 – ç.n.)

Rus-Kafkas savaşından söz ederken, devleti de, düzenli ordusu da olmayan, zamanın / dönemin yürürlükte olan savaş kurallarını bilmeyen, aralarında birlik olmayan Çerkes boylarının nasıl olup ta güçlü imparatorluğun sayısız ordularına karşı koyabildiği üzerinde düşünmek gerekmez mi? Rus subaylarının tanıklığına göre yılda 40-50 bin asker yok ölüyordu Kafkasya’da. Kayıplarını da yeni birliklerle sürekli takviye ediyorlardı. Kazaklar hariç, Kafkasya’da bulunan Rus askerlerinin sayısı 250 binin altına hiç düşmedi. Napolyon’un 100 bin kişilik ordusunu yenen Rusya’ydı. Polonya’yı, Finlandiya’yı, başka devletleri ve nüfusu Çerkeslerden çok daha fazla olan halkları daha az zayiatla işgal eden aynı Rusya değil miydi?

Ulusumuzun düşmana karşı direnebilmesinde, başka kuvvetlerin doğmasına sebep olan, bizim kusur saydığımız şey (Çerkeslerin siyasi birlikteliği sağlayamayışları) olmalı. Rus generalleri, “Çerkeslerin düzenli, büyük orduları yok ki, savaşa son verecek (meydan) muharebesi yapalım” diye yakınıyorlardı.

- Kuşhabi Anzor: Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, Rusya’nın Kuzey Kafkasya’yı işgali konusunda bizim cumhuriyetlerimizde, hiçbir bilim adamı şu an için derinlemesine ve ciddi bir çalışma yapmış değil. Bunun özel nedenleri var. Yöneticilerimiz, yahut sermaye sahibi kuruluşlar, yada başka birileri bilim adamlarına yardım etmiyor. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Kuzey Kafkasya’da olup bitenleri anlatan sayısızca makaleler, yazılı belgeler var Moskova’da. İstediğini arayıp bulman için birkaç yıl orada oturmak gerekiyor. Aynı yöntemle Türkiye’deki arşivleri de taramak kolay. (Ancak) elde ettiğiniz belgelerin fotokopilerini, mikrofilmlerini çekmek için paraya ihtiyacınız var. İlim adamları eserlerini yayınlamakta güçlük çekiyorlar. Bütün bunlar için Sosyal Bilimler Enstitüsü’ne ayrılan ödenek çok az.

- Konuya vakıf olmayan bazı bilgisiz kimselerin ağzından, Rus-Kafkas savaşlarına Kabardey’in pek fazla katılmadığı şeklinde sözler duymaktayız. Bu savaşın en başında kimseden kayda değer bir yardım görmeksizin yirmi-otuz yıl savaşı tek başına omuzlayan Kabardey için böyle bir yargıda bulunulması hiç hoş değil. Tarih ilminin, Kabardey’in itibarını ve onurunu kurtarmaya hizmet etmesinin zamanı henüz gelmedi mi acaba?

- Betğon Seferbi: Kafkasya’nın kıyısında, kenarında değil de, tam göbeğinde bulunan Kabardey’in, silah zoruyla / savaşarak ele geçirilmedikçe, Rusya’nın o ülkede tam egemenlik kurmasının mümkün olduğunu söyleyen kimse bakar-kördür ki, ona acımak gerekir, yoksa onu dinlemenin mantığı yok. Ne yazık ki, tarihçilerden birinin ortaya koyduğunu diğerinin anlaması için kapasitesinin yetmediği oluyor çoğu zaman. Değilse bu sorunun “Kabarda i Yermolov” adlı eserde kısmen cevaplandırıldığını söylemek mümkün.

- Zdemıh Kasbolet: Kabardey, esas itibariyle Rus-Kafkas savaşının başlangıcında olanca kahramanlığıyla ve en aktif bir şekilde bulundu. Gizlisi-saklısı olmayan araştırmacı için bu bir tarihi hakikattir. Bu konuda eser yazanlardan biri de benim.

Tarihçilerden kendisini Kafkasolog sanan bazıları, Rus-Kafkas savaşları konusunda Kabardey’den söz ederken, önceden (XVI. yüzyıldan XVIII. yüzyılın ortalarına kadar) Kabardey ile Rusya’nın anlaşıp, dostluk kurdukları hal üzere yazıyorlar son dönemleri de. Doğrudur, sözünü ettiğimiz dönem içinde, önde gelen Çerkes prens ve soyluların, kendi dönemlerinde savaş konularındaki anlaşmalarının mevcudiyetinden kaynaklanıyor Rusya ile Kabardey’in “görüş birliği içinde olması.” Ancak buna rağmen XVIII. yüzyılın ortalarında durum çok değişmişti. Tam bu sırada Rusya’nın devlet politikası, Kuzey Kafkasya’yı her yönüyle kendi egemenliği altına almak şeklinde ortaya çıkıyor. Kafkasya’nın tam merkezinde bulunan Kabardey’i işgal etmeden emeline ulaşmasının imkanı da yoktu. Kafkasya’nın dışına giden yollar Kabardey’in topraklarından geçiyordu. İşgal etmek için can attıkları Kafkasya’da Kabardey’in itibarı anlatılamayacak kadar büyüktü. Bütün bu nedenlerden ötürü emperyalist çapulcular önce o toprakları ele geçirdiler. XVI. Yüzyılın ortalarında her ikisi de eşit şartlarda düşmanlarına karşı koymak amacıyla, Kabardey her ne kadar Rusya’ya yanaşmış ise de, 1760’lı yıllardan itibaren yine yol ayrımında kalan ülkemiz tercihini yapmak zorunda kalıyor ve kendi bağımsızlığını korumak için (bu defa) Rusya’ya karşı direnişe geçiyor. Kabardey, savaştan bir yarar sağlayacağını yada başka bir çıkar yol olduğunu düşünmedi. Onun düşündüğü / hedefi ezelden beri sahip olduğu hayat tarzını, geleneklerini (xabzeyi) kendi topraklarında özgürce sürdürmek ve yaşatmaktı. Kanlı savaş, ağıtla bittikten sonra, Çerkeslerin ülkelerinden zalimce sürülüşünü, halkın kendi arzusuyla seçtiği çıkış yolu olarak gösteren bazı sahte “tarihçilerle”, düşük politikacılar, göze batan apaçık gerçeği istemiyorlar, isteselerdi görebilirlerdi. Hiç bir seçeneği kalmayan, ne yaptıysa da, kendisini müdafaaya bir türlü güç yetiremeyen bu halkın çıktığı İstanbul yolu, çok zorlu ve meşakkatliydi. Kolonyalizm nedeniyle başlarına gelen (felaket) sadece Kabardeyleri değil, tüm Çerkes boylarının gelecek kuşaklarını hem sayıca, hem kuvvet itibariyle perişan etti, güçten düşürdü. Halkın kendi gelişmesini sağlayan geleneklerini yıktı. Çok kadim zamandan beri üzerinde yaşadığı topraklar elinden alındı. Bugünkü bir çok acımızın kaynağı şüphesiz ki o savaştır. Kabardey’in bu savaşa katılmadığını yada az katıldığını söylemek uygun düşmez, insan onuruyla da hiç bağdaşmaz.

-Merzey Aslan: “Kabardey”in Rusya’ya kendi arzusuyla katıldığı” tezi üzerine ilmi çalışmalarını bina eden tarihçilerimizle, alışılageldiği gibi, bu konuyu bugün de “su yüzüne çıkarmaya” çalışan politikacılarımızın bir şekilde bu işte katkısı var. Oysa ki, bugün Çerkes ilim adamlarının çoğu, XVI. yüzyılda Kabardey’in Rusya’ya hiç de katılmadığı konusunda hemfikirdirler. Peki, olan neydi derseniz? Rusya Devleti ile bir grup Kabardey prens ve soylular savaşa ilişkin konularda birlikte hareket etme ve yardımlaşma kararı almışlardı, hepsi o kadar. Öte yandan Kabardey’in Rus-Kafkas savaşındaki konumundan söz edecek olursak, Kuzey Kafkasya’yı işgal hareketini bizim topraklardan başlattılar. Düşman için başka seçenek de yoktu. Zira sadece Çerkes boyları değil, diğer komşu halklar da, bir çok açıdan Kabardey’e bağlı olarak yaşıyordu.

İlk çatışma 1764 yılında meydana geldi. Ondan sonra Rus ordusuyla Kabardeyler arasında meydana gelen çatışmaların sayısı oldukça fazla. Yedi yıl savaşlarıyla (1779 yılında başladı) devam etti. Rus generallerinden Glazenep, Çiçiyanov, Kozirev, Yermolov ve diğerleri tarafından alevlendirilen bu soykırım ve kanlı savaşın ağırlık merkezi Kabardey idi. Rus subaylarının tanıklığına göre, Rus ordusuna karşı, açık/düz arazide savaşabilenler sadece Kabardeylerdi. Büyük veba salgını ile Rus ordusu Kabardey’in nüfusunu büyük oranda azaltınca, 1822 yılında 25 bin Çerkes Kuban ötesine hicret etti, mücadeleye orada devam etmek için. Bizzat Çarın generallerinin yazdığına göre, hajret denen bu “kaçanlar”, Rus kalelerine baskınlar düzenliyor ve düşmana büyük kayıplar verdiriyorlardı.

Kabardeyler herkesten önce savaşa girdi ve savaş bitinceye kadar da silahı bırakmadılar. Çerkes ulusunun içine düştüğü, sonu gelmez acılarla yüklü İstanbul yolculuğu (Yistenbılako) onları dünyanın dört bir tarafına savurdu. Rus hükümetinin emri altında ülkede kalan Kabardeylerin sayısı otuz bin kadardı. Bir zamanlar “Kabardey!” dedirtenlerin sadece yüzde onu kadardır bu. Yüzde 90’ı yok oldu, yada yabancı ülkelere göç etti. Kabardeylerin, milleti ve ülkesinin bağımsızlığı uğruna, canlarını feda ederek, o zorlu savaşın içinde, başından sonuna kadar yer aldıklarından kuşku duymak günahtır, vebaldir.

- Kuşhabi Anzor: Maalesef, önceleri, politik kaygılarla, Kabardey’in gerçek tarihi gizleniyor ve değiştiriliyordu. Söz gelimi, XVIII. yüzyılda Rus ordularının Kabardey’e baskınlar düzenlediği pek dile getirilmezdi. Oysa Rusya’nın, Kabardey topraklarının yarıdan fazlasını işgal etmesi, aynı yüzyılın son yarısında gerçekleşmiştir. Kısa aralıklarla devam eden bu savaşta, Kabardey’in nüfusunun yarıdan fazlası yok oldu. Rusya’nın egemenliği altına girmek istemeyenler, ülkeyi terk edip, Kuban’ın ötesine yerleştiler. Orta öğretimde okutulan kitaplara, Kabardey’in gerçek tarihini koymak lazım. İnsanımıza artık gerçek tarihini öğretmek gerekiyor.

- Büyük savaş tecrübesi yaşamış her ulusun görevidir; o savaşta yok olanların, kahramanlık gösterenlerin adını yaşatmak, nefretle anılmayı hak eden korkakları, hainleri de açığa çıkarmak. Dolayısıyla, konuyla ilgili şu sorumuza cevap verirseniz memnun kalacağım. Rus-Kafkas savaşları döneminde yaşamış olup, bugün adından saygıyla söz ettiğimiz herkes bunu gerçekten hak ediyor mu? Adını yaşatmamız gerekenlerin çoğu da yavaş yavaş unutulup gitmiyor mu acaba?

- Kalmık Jılebi: Bu sorunun cevabı üzerinde çok kimsenin konuşabileceğini sanmıyorum. Savaş yıllarında yazılmış, arşivlerde mevcut belgeleri iyi bilmeyen, söylencelere tam olarak vakıf olmayanların hata yapması kaçınılmazdır. Biz bugün çok az şey biliyoruz. Söz gelimi, 1768-1797 yıllarında Rus ordusuna karşı koyan Çerkeslerin ve bunlardan kimin daha aktif olduğunu, kimin kahraman unvanına layık olduğunu. Bu konuyu çok iyi bilen Sokur Valera’nın Çerkesçe hazırladığı çalışmaları, Rusçasıyla da insanların istifadesine sunmalıyız. 1794-1797 yıllarında cereyan eden halk ayaklanmasında aktif olarak yer alan Hatoğşoko Adelceri, Hamırza Hatoğşoko ve Abuk İshak ile ilgili haberleri daha geniş bir şekilde yeniden yazmak lazım.

Bana göre, Yermolov döneminde Kabardey’in uğradığı yıkım, tam olarak aydınlatılmamıştır. O savaşta yer alanların isimlerini hepimizin iyi bildiği de doğru değil. Jankhot Kuşuk’unki hariç. Adından hiç söz etmediklerimiz, Çar’ın yanında yer alıp, kendi halkına karşı savaşanlardır. Artık gerçekten onların adlarını anmanın ve yaptıkları haksızlıkları anlatmanın zamanı gelmiştir sanıyorum. Mesela, Fedor Bekoviç-Çerkaski, Temirkan Şıpş ve diğerleri.

- Betğon Seferbi: Epeyce zamandan beri bu konu beni şahsen rahatsız ediyor. Jankhot Kuşuk’un oğlu Kuşukupş ile Hatoğşoko Hatığşıko hakkında parlamentomuza müzakere teklif ettim.

Hain yada kahraman derken, hangi kriterlerle onları değerlendireceğimizi kendimize sormamız lazım. Rusya’ya hizmet edip, XVI. yüzyılda öncü olan İdar oğlu Temroko’nun izinden giden Çerkaskilere, Bekoviç Çerkaskilerden bir çok kimseye hain demek her halükarda uygun düşmez. Bu bakış tarzı, Han-Ceri, Neguma Şora, Kaz-Ceri, Kazdoko Lokman, Hatoğşoko Gazi ve daha başka bir çok ünlü Çerkes büyüklerine de gölge düşürecektir. En başta da Jankhot’un oğlu Kuşukupş’a… Kırımla Osmanlı’ya yönünü dönenleri de kınamak doğru değil. Her iki taraftan da Çerkeslerin hısım ve akrabaları çoktu. Bizim talihsizliğimizin esas sebebi, Tatar-Moğol Devleti dağıldıktan sonra ortaya çıkan, her ikisi de başa oynayan Rusya ve Osmanlı sınırında sayıca az olarak bulunmuş olmamızdır. Bu iki devletin, bizim kendilerine ait olduğumuzu, bizde hakları olduğunu iddia etmeleri de işin cabasıydı. Başka bir deyişle Çerkeslerle Rusların yada Çerkeslerle Türklerin (Kırım Hanlarının) arasında, eskiye dayanan kin ve düşmanlıkları sebebiyle uzun ve kanlı savaşlar yapmaları için herhangi bir neden olduğunu tarih göstermiyor.

- Zdemıh Kasbolet: Tarihini bilmeyen ulusun, geçmişi belirsiz, geleceği de karanlıktır. Her şeyden önce gençliğimizi vatanına bağlı ve özgürlüğü her şeyin üstünde tutan gençler olarak yetiştirmek için, atalarımızın kahramanlıklarını örnek göstererek eğitmeliyiz. Kültürümüzü, dilimizi, diğer uluslardan bizi ayıran özelliklerimizi korumak, onları yeniden ihya etmek, hayata geçirmek için daha önümüzde yapmamız gereken çok şey var. Kahramanlıklarla ve acılarla dolu tarihimizde, milletimize rehber olmuş üstün şahsiyetlerimizin var olduğunu anlamanın zamanı gelmiştir artık. Böyleleri adına ödüller konmalı, onların adları sokaklara verilmeli, onlar için ilmi, edebi eserler yazılmalı. Ayrıca genç kuşaklar, bizden öncekilerin, düşmana karşı nasıl büyük bir dirençle karşı koyduklarını, ne kadar büyük kayıplar verdiklerini, bir çok prens ve soylunun (pşı ve work’ın) çarlıktan yana olduğunu, savaş devam ettiği sürece doğudaki ve batıdaki Çerkeslerin birleşememelerinden dolayı, Rus ordusunun sırayla her iki tarafla da savaştığını bilmeleri gerekir. Geçmişte yaptığımız hatalardan bugün ders almalıyız.

- Merzey Aslan: Kahramanlarını anmak milli bir görevdir. Bu konuda atalarımız örnek alınmaya layıktır. Rus-Kafkas savaşlarında öne çıkan, savaşta daha aktif olarak yer alan herkes için Çerkesler kahramanlık türküleri yakmışlardır. Kahramanlarımızı iyi tanıdığımız söylenemez. Şamil, Hamzat, Hacı Murat ve Baysungur’un kim olduklarını bilmeyen kimseye ne Çeçenler ne de Dağıstanlılar arasında rastlayamazsınız. Daha 70’li yıllarda bile Çeçen ozanları, Rus-Kafkas savaşlarındaki kahramanları için türküler yakıyorlardı. Bugünkü yazar, kompozitor ve bestekarlarımızın, arada bir aşk temasından başlarını kaldırıp, atalarımızın gösterdikleri kahramanlıklar ve özgürlük anlayışları hakkında yazmayışları, besteler yapmayışları doğrusu çok gücüme gidiyor.

Bilmiyorum ama, halkımızın düşünce yapısı değişti galiba. Önceden, “önce şeref, sonra can” (“psem yape naper”) diye yaşayanlar, şimdi “zamana uyan yiğittir” anlayışı üzerindeler. Hoş bu ikinci hikmetli sözün anlamını değiştirdiler ve onu, ”nabza göre şerbet”, “sırtına ne yüklerlerse taşı”, “başını kurtarmaya bak” şeklinde anlıyorlar ve adete hep bu hal üzere yaşıyorlar Çerkesler bugün.

Rus-Kafkas savaşları döneminde yaşayan “Adige aydınları” dediğimiz (Kaz-Ceri, Han-Ceri, Neguma Şora vb.) kimselere gelince, bunlara halk kahramanları unvanı verilip, itibar atfedilmesine hem çok şaşıyorum hem de çok öfkeleniyorum. Onların hepsi çarlığa hizmet ettiler ve çoğu kendi halkının kanını döktüler. İçinden çıktıkları halkı (kendi soydaşlarını) yok etmek için gösterdikleri gayret ve çabanın şahididir yüksek askeri rütbeleri ve aldıkları nişanlar. Halklarına iyilik ettikleri doğru olsaydı şayet, haklarında ya bir türkü yakılır yada bir söylence anlatılırdı. Çerkeslerden kahraman çıktı mı derseniz, evet çıktı. Hem de bir iki değil, sayılamayacak kadar çok. Onların yaptıkları, sergiledikleri güzel davranışları örnek göstererek eğitmeliyiz gençliğimizi.

Alman tarihçisi Kuliyeviç bir zaman şöyle demişti: “Bir ulus, gücü varken ve bir şeyler yapmaya muktedir iken silahı bırakmışsa, onu tekrar eline almamak için, artık ömür boyu her türlü zulme ve aşağılanmaya katlanacaktır. Gelecek kuşaklar bunun utancını üstünden atamayacak, onların ardından gelenlerin de belini kıracak, güç bulamayacaklar ve bu böyle devam edip gidecek. Ancak ulus, bağımsızlığını, kanlı savaşlardan başını alamadan yitirmişse o başka. Bu mücadele ilerde onun işine yarayacaktır. Kahramanlığının eseri olarak yeniden ayağa kalkacaktır o ulus.”

Bu konuda atalarımızın hiç hakkı kalmadı. Canlarını verdilerse de ulusal onurumuzu, haysiyetimizi çiğnetmediler.

- Kuşhabi Anzor: Milletinin, devletinin bağımsızlığı uğruna mücadele eden insanları yüceltmek, onları kahraman ilan etmek, tüm dünyada bir gelenektir. Düşmanla birleşip, onunla birlikte kendi halkına karşı savaşanlar da tarihe kötü olarak geçiyor “karşıkahraman (hain)” dedikleri gibi. Ne yazık ki, tarihimiz bu açıdan çok parlak değil. Rusya’nın Kafkasya’yı işgal tarihi gerçekçi bir şekilde yazılamadığı için, bugüne kadar, o savaşa katılanlardan, adını yücelttiklerimiz, Çarlık ordusunda yer alan Çerkes subaylardır. Rus ordusunun içinde Çerkes köylerini yakanlardır, soydaşlarını vatanlarından sürenlerdir. Onların adını bir daha burada anmak istemiyorum. ”Resmi” tarihte var onların adları. Bizim tarihimizde daha çok gizli kalanlar, gerçek kahramanlardır. Vatanımızın bağımsızlığı uğruna Rus ordusuna karşı mücadele edenlerdir.

- Rus- Kafkas savaşlarıyla, şu son yıllarda Kafkasya’da cereyan eden hadiseler bize göre bir çok açıdan benzerlik arz ediyor. Siz bu olaya nasıl bakıyorsunuz?

Kalmık Jılebi: Rus-Kafkas savaşları döneminde, Rusya’nın yürüttüğü zorbalık ve haksızlıkların bir benzeri yaşandı yakınlarda Çeçen Cumhuriyeti’nde. Ondan önce İnguşya ve Kuzey Osetya’da (iki cumhuriyet arsında anlaşmazlık çıktığı zaman). Kazaklar kendi meselelerini ortaya attıkları zaman da. (Silah taşımanın serbest olması için yeniden karar almış olmaları, onların Rus-Kafkas savaşlarındaki soyguncu hallerini ve ne kadar zulüm işleye geldiklerini hatırlatıyor).

- Betğon Seferbi: Geçen zamanla, bizim zamanımızın benzerlikler arz etmemesi mümkün değil. Politikanın temeli, ona hayat veren, onu ayakta tutan şey, egemenlik kurma mücadelesidir. İlelebet hiç değişmeyecek şekilde çizilmiş devlet sınırları olmadı, yoktur, olmayacaktır da. Hal böyle olunca, her ülkeye, özellikle de güzel yerlere karşı muhteris/tamahkar ve oraya doluşmak için can atanlar olacaktır. Aynı şekilde, o ülkenin bağımsızlığını korumak fikri ve bu fikrin cesaret aldığı kuvvetler de…

- Zdemıh Kasbolet: Bugünkü uluslararası ilişkiler, Rus yöneticilerini, Federasyon’u oluşturan halkların tarihlerini bilmek ve onlara saygı duymak noktasında mecbur kılıyor. Kuzey Kafkasya’da yaşayan halkların ilim adamları, tarihçileri, önde gelen yazarları, halklarının kökeninin nereye kadar dayandığını bulmak, bir zamanlar toprakları işgal edildiğinde kaybettikleri devletlerinin tarihini yeniden yazmak, vatanlarından sürülen soydaşlarını tekrar nasıl getirebilecekleri konusunda büyük çabalar sarf etmektedirler. Gerek bilim adamlarının, gerekse politikacıların artık bundan böyle hata etmemeleri gerekiyor.

Kuzey Kafkasya’da yaşayan halkların, kolonizasyona tabi tutularak işgal edildiğini ve başta Çerkesler olmak üzere bir çok halkın jenoside tabi tutulduğunu, federal yasalar çerçevesinde herkese anlatmak gerekiyor. Kolonyalizmin çirkinlikleri ve XIX. yüzyılda bu yönteme baş vuranlar hakkında daha çok yazmak bizim görevimiz. Neden derseniz, bunları unutmak hiç doğru olmaz. (İşte) Rus-Çeçen savaşı bunun şahididir.

- Merzey Aslan: Bana göre Rus-Kafkas savaşı bugün de devam ediyor. Önceden halkımızı topla, süngüyle öldürüyorlardı. Şimdi kullandıkları silah ise farklı; alkol, uyuşturucu ve yanlış ideoloji. Yakın zamanda Çeçenistan’da cereyan eden hadiseler gösteriyor ki, Rusya, Kafkas “meseleleri” için “çözüm şekli” olan eski yöntemleri hala bırakmış değil.

- Kuşhabi Anzor: Doğrudur, XVIII.-XIX. yüzyıllarda ve günümüzde politik açıdan benzer bir çok olay görmekteyiz. Rusya’nın bugün de şovence düşünen pek çok politikacısı var. Onlar sürekli olarak Rusya’yı birkaç vilayete taksim etmeyi dile getiriyorlar. Bunun bir tek anlamı var, ulusal cumhuriyetleri yok etmek. Bu projenin başka hiçbir amacı yok. Bunun ilk adımı olarak nitelendirilebilir, ulusal adlarımızı taşımadan hazırlanan yeni kimliklerimiz.

- Kafkasya’da barışın egemen olması için ne yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz?

- Kalmık Jılebi: Kafkasya’da barışın olması için, insanların iyi bir yaşantıları ve iş-güç sahibi olmaları gerekir. Bugün Kuzey Kafkasya’da yaşayan insanlar, Rusya’da yaşayanlardan çok daha yoksul durumdalar.

Halklar arasındaki ilişkileri de sağlam ilkeler çerçevesinde düzenlemek lazım. Şu anda olduğu gibi, Rusya topraklarına ayak basınca, soyulma, rencide edilme gibi durumlar devam etmemeli. Kafkasya’da yaşayan halkların da, aralarında birlik ve beraberliğin olması için, kendileri sık sık bir araya gelerek, ekonomik ve kültürel bağlarını güçlendirmeleri gerekir. Topluma zarar verenler, halkımızın haysiyetiyle oynayanlar, ciddi bir şekilde hesaba çekilmelidir.

- Betğon Seferbi: “Barış içinde yaşamak istiyorsan savaşa hazır ol” diyor eskiler. Söz güzel söylenmişse de, bir çok hikmetler içeriyor ise de, söylendiği dönemin izlerini taşıyor, barut kokuyor. İnsanın savaşı bırakması zamanı gelmiştir, birbirlerini katletmek ve dinozorlar gibi yok olmak istemiyorlarsa. Barışın egemen olması için, bir tek şey gerekli: akıl. Bildiğimiz gibi, akıl, kısmet gibi dağıtılmış bir şey değil, o herkese verilmeyen derin düşüncenin dünyasıdır. İki akıllının kavga ettiği vaki değil. Boğuşmak, didişmek, birbirine eziyet etmek delilerin işidir(ki), ikincisinin tutsak ettiği kimseler oldukça çoktur. Bunlar, yerin altında olmaktan, üstünde olmanın daha iyi olduğunu bütün benlikleriyle kavramadan kavga ve katliamlar son bulmayacaktır herhalde.

- Merzey Aslan: Asırlar geçti, Kafkasya barışın ne olduğunu bilmeden. Bu, Kafkasya’da yaşayan halkların suçu değil. Suç, onlarla mütemadiyen mücadele eden düşmanlarındır. Kafkas halkları kendi aralarında anlaşmanın yollarını bularak, birlikte yaşadılar. Bu halklar arsında politik anlaşmazlık sebebiyle, bu topraklarda hiçbir savaşın cereyan etmemiş olması bunun delilidir. Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan yollar Kafkasya’dan geçiyordu. Şayet burada yaşayan halkların arasında savaş geleneği olsaydı, dışardan ülkeye ticaret için gelenlerin soyguna maruz kalmaları anlaşılır bir şey olurdu. Oysa böyle bir şey olmadı. Düşmanların ve art niyetlilerin kötü emelleridir, Kafkasya’ya huzur ve esenlik vermeyen.

Kafkasya’nın jeopolitik ve diğer açılardan önemini göz önüne alırsanız, bazen, arada soluk alma fırsatı tanısalar da, onu hiçbir zaman barış içinde yaşatmayacaklarını anlarsınız. Ancak bu o kadar tehlikeli değil, savaştan başını alamadan asırlar geçirdi atalarımız. Asıl tehlikeli olan, kendi milli kimliğini yitirip, başkalarının içinde eriyip gitmektir. Bu duruma düşmekten kendini koruyabilmenin yolu da ulusal bağımsızlıktan geçer.

- Kuşhabi Anzor: Bunların hepsini kaşıyan (sebep), Rusya’yı saran ekonomik, politik ve kültürel krizdir. İlerde devletin ekonomisi düze çıkar ve devlet politikası istikrara kavuşursa, Kafkas Cumhuriyetlerindeki yaşantının da düzeleceğini ve bugün için anlaşamadığımız bir çok konunun kendiliğinden yatışacağını umut etmek mümkün.

OŞHAMAHO, Mart-Nisan 1999, sayı: 2
Tarihteki Rus-Kafkas Savaşı hakkında açık oturum. Oturumu tertipleyen: KANIKO Zerine Çev. Erdal ÖZDEN


Yorum yapın

Cerkesya.Org

Cerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.