Makale

Diasporada Çerkes Kimliğinin Dönüşümü

Diasporada Çerkes Kimliğinin Dönüşümü

Diasporada Çerkes Kimliğinin Dönüşümü:
Değişen siyasal konjonktür karşısında yeniden tanımlanan etnik sınırlar


Doç. Dr. Ayhan Kaya

İstanbul Bilgi Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü


Etnik, kültürel, dinsel, diasporik ve bireysel kimliklerimizin iddia edildiği kadar köklerimizle, geleneklerimizle, özümüzle ilgili olmadığını ve zaman içinde değişen siyasal, toplumsal ve çevresel faktörlerden etkilenmeksizin kalamayacağını söylemek çok iddialı bir sav olmayacaktır. Son yıllarda bu sav ışığında pek çok bilimsel çalışma yapılmıştır (Barth, 1969; 1994; Nagel, 1994; ve Hall, 1991). Etnik kimlikler de tarihsel
süreç içinde değişmeksizin varlığını sürdüren primordial1 edinimler olmaktan uzaktırlar.

Bu çalışmanın amacı, Türkiye’de yaşayan Çerkes diasporası örneğinden yola çıkarak, etnik kimliğin içinde yaşanılan siyasal yapıdan, yasal yapıdan, resmi devlet söylemlerinden ve pratiklerinden, dış siyaseten ve uluslararası konjonktürden ne şekilde etkilendiğini anlamaya çalışmaktır. Daha belirgin bir şekilde ifade etmek gerekirse, Türk dış siyasetinin yapım sürecinde devlet ile Çerkes sivil toplum örgütlerinin ne tür bir etkileşim sürecine girdiğini betimlemek suretiyle bu sürecin Çerkes kimliği üzerinde ne tür etkiler yarattığını anlamaktır.

XVII. yüzyıldan buyana ‘Çerkes’ sözcüğü, etnik köken ayrımı gözetmeksizin Karaçay, Balkar, Dağıstan, Adigey, Kabartey veya Abhaz olsun Kafkasya’da yaşayan müslümanların tamamına verilen adı ifade etmekteydi. Kurtuluş Savaşının başlangıç yıllarında Çerkes komutanları ve askerlerinin gerek Batı Cephesi, gerek Doğu Cephesi ve gerekse Kilikya Cephesinde çok önemli bir varlık gösterdiği ve Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919 tarihinde özellikle Samsun ve Havza dolaylarında yaşayan Çerkesleri örgütlemek ve onların desteğini almak için yolculuğuna bu bölgedenbaşladığı bilinse de, Çerkesler daha sonraki yıllarda Cumhuriyetçi siyasal elit tarafından “hain”, “gerici” ve “Cumhuriyet karşıtı” olarak nitelendirilmişlerdir. Popüler anlamda Çerkes sözcüğünün kullanımı Kurtuluş Savaşı yıllarına değin olumlu bir içerik taşımış olsa da, Cumhuriyetin kurulması ile birlikte uluslaşma ve homojenleşme süreci içerisinde ‘Çerkes’ sözcüğünün resmi söylemde kullanımasından imtina edilmiştir. Kullanıldığı zaman da pek olumlu bir anlam ifade etmediğini burada hatırlatmak gerekir. Bir örnek vermek gerekirse, Kurtuluş Savaşı yıllarında 1920 yılında Balıkesir ve Çanakkale dolaylarında Kuva-i Milliye kuvvetlerine karşı ayaklanan ve yine bir Çerkes olan Ethem Bey tarafından bastırılan Ahmet Anzavur Ayaklanmalarına dahil olan Saltanat yanlısı Çerkesler, yeni ulus-devletin oluşum sürecinde Çerkeslere daha şüpheyle bakılması gerektiği yönünde bir anlayışın oluşmasına neden olmuştur.2 Kaldı ki, ayaklanmaları bastıran ve çok sayıda Çerkes büyüğünün öldürülmesine neden olan Ethem Bey’in daha sonraki yıllarda Mustafa Kemal ve İsmet İnönü ile ihtilafa düşmesinin ardından “hain” olarak nitelendirilmesi sonucunda bu kez “Çerkes Ethem” şeklinde tanımlandığını ve bu vesileyle aslında Çerkeslerin ve Çerkesliğin bir anlamda Ankara hükümeti ve yeni siyasal elit tarafından “ötekilendiği” bilinmektedir (Şener, 1986).

Söz konusu “ötekilenme” sürecinin aynı şekilde Kurtuluş Savaşının hemen ardından gündeme gelen “Türkleştirme” siyaseti3 karşısında Rauf Orbay ve Ali Fuad Cebesoy gibi Çerkes aydınlarının yeni Türkiye’nin “Türklük” değil “İslam” üst kimliği çevresinde oluşturulması gerektiği düşüncesiyle Halifelik Makamının kaldırılmasına karşı muhalefetleriyle devam ettiğini söylemek mümkündür (Üstel, 1997; Avagyan, 2004). Bazı Çerkes aydınlarının Halifeliğin kaldırılmasına yönelik getirdikleri eleştiriler nedeniyle, Çerkeslerin daha sonraki dönemde “gerici” ve “cumhuriyet karşıtı” damgasını
yediklerini anımsatmak gerekir.

Gerek Çerkes sözcüğüne yukarıda dile getirilen olaylardan ötürü Cumhuriyet’in ilk yıllarında olumsuz bir anlam yüklenmesi ve gerekse dine dayalı Osmanlı “millet” sisteminin yeniden üretildiği bir proje olan yeni ulsu-devlet projesinde Kürt, Çerkes, Laz ve Türk şeklinde etnik içerikli tanımlamaların kullanılmadığı dikkate alınırsa, Çerkes sözcüğünün Cumhuriyetin ilk yıllarında bugünkünden farklı bir anlam ifade ettiğini söylemek mümkündür. Etnik farklılıkların ötesinde bir proje olan cumhuriyetçi ulus- devlet inşa süreci, ‘Çerkes’ sözcüğü yerine Türkiye’de yaşayan Kafkas halklarını tanımlamak için “Kafkas” veya “Kuzey Kafkas” gibi adların kullanımını kamusal alanda zorunlu kılmıştır. Bu nedenledir ki, uzun yıllar Türkiye’de yaşayan Kuzey Kafkasya halkları, farklı etnik kökenlerden geliyor olmalarına rağmen, dernek kurma çalışmaları sürecinde birlikte hareket etmişler ve dernek adlarında ‘Kafkas’ sözcüğünü kullanmak durumunda kalmışlardır. Kırım Türkleri, Dağıstan Türkleri, Karaçay Türkleri, Balkar Türkleri, Adigey Çerkesleri, Kabartey Çerkesleri, Abhazlar, Çeçenler ve benzeri gruplar özellikle 1960’lı yılların demokratik ortamında örgütlenirken ‘Kafkas’ üst kimliği altında hareket etmişlerdir. Çerkes üst kimliği içindeki ayurışmaların ve sınırların 1980’li yıllarda ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Aşağıda daha ayrıntılarıyla anlatılacağı üzere, 80’li yılların egemen Türk milliyetçiliği karşısında bazı Adigey, Abhaz ve Çeçen grupların Çerkes kimliğini ön plana çıkardıklarını ve yine buna paralel olarak Karaçay, Balkar, Dağıstan ve benzeri Türk kökenli diasporik grupların formal Türk milliyetçiliğine angaje bir şekilde Çerkes üst kimliğinden kendilerini sıyırma eğilimine girdikleri iddia edilebilir. 1990’lı yıllarda ise yaşanan Abhaz-Gürcü ve Çeçen-Rus savaşları sürecinde yine Çerkes kimliğinin kapsamına ilişkin önemli farklılıkları beaberinde getirmiştir. Bu süreçte etkili olan temel unsur, sadece savaşın kendisi değil, aynı zamanda savaşa ilişkin Türkiye Cumhuriyeti’nin takındığı tavır, ürettiği dış siyaset ve bu siyasete Çerkes diasporasının nasıl yaklaştığı şeklindeki unsurlardır.

Çerkes Diyasporası: Tarihsel Arkaplan

Çerkes sözcüğünün etimolojisi hakkında günümüzce pek çok farklı görüş ileri sürülmektedir. Bunların tümüne değinmek bu çalışmanın temel sorunsalı olmadığından sadece anlamlı bulduğum iki görüşü hatırlatmakla yetineceğim. Çerkes sözcüğü, kimilerince antik Yunanca bir sözcük olan ve Kuzeybatı Karadeniz kısyısında yaşayan halkları tanımlamak için kullanılan Kerket (Kercetai) sözcüğünün günümüze değin değişerek gelmiş halidir. Bir diğer görüş ise, Çerkes sözcüğünün kökeninin antik Yunanca olmadığını, Tatarca olduğunu savunur. Göçebe özellikler taşıyan Tatarların Kırım’ı XIII. Yüzyıldan itibaren yurt edinmeleriyle birlikte Kuzey Kafkasya’da yaşayan, toprağa bağlı yerleşik bir hayat tarzı süren ve Zihler olarak bilinen halkları “Jarkaz” olarak tanımlamaya başlamışlardır. “Jar” veya “çer” toprak, “kaz” veya “kes” sözcükleri ise Tatar dilinde kazmak, kesmek, bellemek veya işlemek anlamına gelmektedir. Toprağı işleyen anlamına gelen “Jarkaz” sözcüğünün zaman içinde Türkçe dilinde “Çerkez” veya “Çerkes” haline dönüşmesi de anlamlı görülmektedir (Avagyan, 2004). Bu noktada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir detay var. XVII yüzyıl itibarıyla bütün Kuzey Kafkasya halkları “Çerkes” sözcüğü kapsamında değerlendirilmişlerdir. Adigeler, Kabarteyler, Karaçay Türkleri, Balkar Türkleri, Abhazlar, Çeçenler, Dağıstanlılar ve Avarların yanı sıra Güney Ukraynalıların bir kısmı ile Kazaklar “Çerkes” olarak adlandırılmışlardır.


Türkler tarih boyunca asla Çerkes topraklarının tamamına doğrudan nüfuz etmemişlerdir. Türkler ile Çerkesler arasınki ilişkiler, 1060’lı yıllarda Melikşah döneminde Selçukluların Dağıstan’a yerleşmeleriyle başlar. Bölge daha sonraki yüzyıllarda önce İran ile Osmanlı ve daha sonra ise Ruslar ile Osmanlılar arasında nüfuz mücadelesine sahne olmuştur. İranlıların ve dolayısıyla Şii İslamın özellikle Çeçenya’yı içinde bulunduran Güney ve Kuzeydoğu Kafkasya’daki etkileri XI. Yüzyıla kadar uzanır.
XVI. Yüzyılın son çeyreğinde Kanuni Sultan Süleyman’ın İran seferi sırasında Gürcistan, Azerbaycan ve Dağıstan Osmanlı egemenliği altına girmiştir (Kunt, 1989). Kuzey Kafkasya’da İslam dininin yaygınlık kazanması da bu döneme rastlar. Osmanlı İmparatorluğu Kuzey Kafkasya üzerinde uzun süre doğrudan etkili olmamıştır. Dinsel açıdan ve Hilafet makamının İstanbul’da bulunmasından ötürü Çerkesler üzerinde bir tür kontrol sağlanmıştır. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, Osmanlı Çerkeslere ilişkin asıl kontrolünü 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasına değin Kırım Hanlığı üzerinden sağlamıştır. Fatih Sultan Mehmet’in Kırım’ı Osmanlı topraklarına katmasıyla birlikte Osmanlılar’ın Çerkesler zerindeki kontrollerinin de arttığına tanık olmaktayız. Artan bu kontrolün en önemli nedeninin Kırım Hanları ile Çerkesler arasındaki bir tür geleneksel ‘besleme ve dayelik’ ilişkisinden kaynaklandığı iddia edilmektedir. Bu geleneksel ilişki gereği Kırım Hanları erkek çocuklarını savaş sanatlarını öğrenmeleri ve güçlü birer savaşçı olmalarını sağlamak için genç yaşta komşu Çerkes boylarına teslim ederlermiş. Onbeş yaşına gelen çocuklar Kırım’a geri gönderilirlerdi ve çocuklara eşlik eden Çerkesler Kırım Hanı tarafından çeşitli hediye ve bahşişle ödüllendirilirlerdi (Gökçe, 1979: 40).

1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nun Kırım üzerindeki egemenliği sona erer ve Kırım Rusya’nın kontrolüne girer. Küçük Kaynarca Antlaşmasını müteakiben Kırım’ın yitirilmesiyle birlikte Osmanlı aynı zamanda Kuzey Kafkasyanın ve dolayısıyla Çerkes topraklarının da kontrolünü yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır (Berkok, 1958: 361-416). O güne değin Kırım Hanlığı üzerinden kısmi kontrole tabi olan ve Kuban Nehrinin güneyinde kalan Anapa, Soğucak ve Gelincik gibi kıyı bölgelerinin de Rus kontrolüne girme ihtimali belirmiştir. Kaldı ki, 1864 yılında Çerkesleri akın akın kendi anavatanlarını terketmek zorunda bırakan Rusların bölge üzerinde başlattıkları saldırıların da başlangıcı bu döneme rastlar. Kırımın kaybedilmesi üzerine Bab-ı Âli Çerkes illeri üzerinde doğrudan kontrol sahibi olabilmek için Ferah Ali Paşa komutasında küçük bir donanmayı Çerkes limanlarına göndermeye karar verir. 1781 yılında yanındaki askerlerle birlikte Soğucak Kal’asına varan Ferah Ali Paşa daha kuzeyde bulunan Anapa liman kendini inşa etmekle görevlendirilmiştir. Ancak, Çerkes toplumsal ve kültürel yaşantısını tam olarak bilmeyen Bab-ı Âli’nin bu beklentisi çok kolay gerçekleşmez. Daha önce de belirtildiği üzere Osmanlı ile doğrudan bir bağlantı kurmamış olan ve savaşçı niteliğe sahip Çerkesler Ferah Ali Paşa ile birlikte tüm Osmanlı askerlerine karşı düşmanca bir tavır sergilemişler ve Osmanlı donanmasının ve askerlerinin bulunduğu noktalara yer yer baskınlar düzenlemişlerdir.

Bunun üzerine bir taraftan Sinop’tan getirdiği malzemelerle Anapa Kal’asını inşa ettiren Ferah Ali Paşa öte yandan Çerkes toplumunu antropolojik bir takım gözlemlerde bulunmak suretiyle içeriden tanımanın yollarını arar. Kabile geleneklerini, ritüellerini ve değerlerini öğrenmekle işe başlayan Ali Paşa yakın zamanda Çerkesler ile İstanbul arasında karşılıklı güvenin tahsis edilmesini sağlamakla birlikte aynı zamanda bölgede İslam dininin yaygınlaşmasında da etkili olmuştur (Gökçe, 1989). Ali Paşa’nın bu başarısının ardında yatan bir diğer önemli neden ise Şapsığ kabilesinin Liderinin kızıyla evlenmek ve Osmanlı ile Çerkezler arasında kız ‘alıp-vermek’ suretiyle daha dostane ilişkilerin kurulmasını sağlamak olmuştur.

Osmanlılar’ın Çerkes toprakları üzerinde sağladığı hükümranlığın sınırları hem Kuzey hem de Güney Kafkasya’da 1787 ve 1828-29 yıllarında yaşanan Osmanlı-Rus savaşlarının ardından giderek daralmıştır. 1787 yılı itibarıyla Rus yayılmacılığı karşısında Kırım Türklerinin yerlerinden edilmesiyle başlayan Müslümanların Anadolu, Balkanlar ve Ortadoğu’ya yönelik göçleri XIX. Yüzyıl boyunca durmaksızın devam etmiştir. Önce Kırım Tatarları ve ardından Nogaylar vatanlarını terketmişler ve bu süreci daha sonra Kuban nehrinin güneyinde ve doğusunda kalan Adigeyler, Kabarteyler, Çeçenler ve Abhazlar izlemişlerdir. Yoğunluklu olarak 1850’li yıllarda başlayan ve 1917 Rus Devrimine değin dalgalar halinde kara ve deniz yoluyla Osmanlı topraklarına gelen Çerkesler, Bab-ı Âli tarafından Anadolu topraklarına, Balkanlara ve bugünkü Suriye, Ürdün ve İsrail topraklarına yerleştirilmiştir. Rus yayılmacılığı sonucunda anavatanlarını terketmek zorunda kalan Çerkeslerin ‘Sürgün’ şeklinde nitelendirdikleri bu göçlerle Osmanlı’ya sığınan Çerkes nüfusunun 1 milyon üzerinde olduğu sanılıyor. Osmanlı’ya göç etmeye zorlananların sayısının Rus verileri dikkate alınarak yapılan akademik yazınında 500 bin ila 1 milyon arasında olduğu görülür (Avagyan, 2004: 56). Göçmen sayısının Türkiye kaynaklı çalışmalarda ise genellikle 1 milyon ile 2 milyon arasında olduğu iddia edilir (Karpat, 1985; Berkok, 1958; Saydam, 1997; Dündar, 2001; Şener, 1997; Aydemir, 1988). Ayrıca meşakkatli yolculuk sırasında pek çok insanın da hayatını kaybettiğini eklemek gerekiyor. Ölümlerin önemli bir kısmı yolculuk sırasında karşılaşılan zorluklar veya tifo, suçiçeği ve benzeri hastalıklardan kaynaklanmıştır. Öyleki dönemin Trabzon ve Samsun limanlarında onbinlerce insanın salgın hastalık nedeniyle öldüğü kayıtlara geçmiştir (Karpat, 1985; Avagyan, 2004). Göç sırasında hayatlarını kaybedenlerin oranının toplam göç öden nüfusun yaklaşık % 25’ini teşkil ettiği iddia edilir (Karpat, 1985; Avagyan, 2004: 58). Öte yandan XIX. Yüzyıl sonu itibarıyla Kuzey Kafkasya’da kalan ve göç etmeyen Çerkeslerin sayısının ise 150 – 200 bin dolaylarında olduğu ifade edilmektedir (Jaimoukha, 2001: 69).

Zorunlu göçe tabi tutulan Çerkesler klasik bir diaspora özelliği taşırlar. Klasik diasporaların en belirgin özelliği ise anavatana yönelik özlemin ve geri dönüş eğiliminin daimi olarak devam etmesidir. Çerkesler Anadolu topraklarına geldiklerinde, İstanbul Hükümeti tarafından on yıl süreyle askeri yükümlülük ve vergiden muaf sayıldılar; ev yapımı için gerekli olan bedel kendilerine hükümet tarafından verilirken aile başına ayrıca iki adet öküz verildi. Göçmenlerin Ermeni, Rum ve benzeri Hristiyan köylerinde meskun kişilerin evlerine yerleştirildikleri de bilinir (Avagyan, 2004). Göçmenler zorunlu bir iskân politikasına tabi tutulmuşlardır. Özellikle 1860’lı yıllardan itibaren yoğun olarak Osmanlı topraklarına akın eden Çerkesler, merkezkaç kuvvet olma özelliğine sahip unsurların bulunduğu yerlerde iskân edilmişlerdir. Balkan milliyetçiliğinin yaşandığı Balkanlar, Arap milliyetçiliğinin yaşandığı Ortadoğu, Rum ve Ermeni milliyetçiliğinin yaşadığı Anadolu toprakları Çerkeslerin yoğun olarak yerleştirildikleri bölgeler olmuştur. Akın akın ülkeye gelen Çerkesler ile Osmanlı, Müslüman ahalinin gittikçe çoğaltılmasını sağlamış, Hristiyan vilayetlerini müslümanlaştırmış, savaşçı özelliklere sahip bu yeni unsurlar sayesinde orduyu güçlendirmiş, milliyetçi merkezkaç gayri müslim unsurlara karşı bir denge sağlamaya çalışmış ve panislamizm konusunda önemli ilerlemeler kaydetmiştir.

Öte yandan, 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı öncesinde Bab-ı Ali’nin Rusya ile yaptığı anlaşma gereği Çerkeslerin Osmanlı-Rus sınırına ve Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları yerleşim birimlerine yerleştirilmeyeceğine karar verilmiştir. Ancak daha sonra 1877-78 Osmanlı-Rus savaşının ardından Balkanlardan sürülen Çerkeslerin yoğun olarak yaşadıkları Orta Anadolu ve Doğu Anadolu vilayetlerine yerleştirildikleri görülür. Kuzeyde Samsun’dan başlayan ve güneyde Hatay Reyhanlı’ya kadar uzanan şerit üzerine yerleştirilen ve ayrıca yer yer Batı Anadolu’da Adapazarı, İzmit, Biga, Çanakkale, Bursa ve Güneydoğu Anadolu’da bazı bölgelere ikamet etmeleri istenen Çerkeslerin bugünkü sayıları konusunda farklı rakamlar mevcuttur. Bu konuda kesin rakamlar olmamakla birlikte 1 milyon ile 7 milyon arasında çok farklı rakamlar söylenmektedir. Ancak yine de 1970’li yıllarda Peter Andrews’ın 900 kadar Çerkes köyünün olduğuna dair yaptığı saptamadan ve düşük doğum oranlarından yola çıkarsak kabaca bir tahminle 2,5 milyon dolaylarında Çerkes nüfusunun bulunduğunu söylemek abartılı olmaz sanıyorum. Bu sayının bugünkü Kuzey Kafkasya’da yaşayan yaklaşık 1 milyonluk Çerkes nüfusuna oranı düşünüldüğünde hiç de azımsanmayacak bir nüfus olduğu görülecektir.

Çerkes Diyasporası ve Siyasal Katılım Stratejileri: Kurumsal Yönlendirme Zorunlu göçün başlangıcından buyana Çerkesler anavatanlarından uzakta kendileri için yeni diyasporik vatanlar yaratma arayışında olmuşlardır. Terkedilen coğrafyaya benzer coğrafyaların bulunması, akordeonla çalınan folklorik müziğin, tahtalara vurularak elde edilen ritim üzerine yapılan dansların, gençler arasında yapılan Zekes isimli sohbetli gecelerin, sürgün (göç) sırasında yakılan İstanbulako adlı ağıtların günümüzde sürekli yinelenmesinin, kadın erkek arasındaki katılımcı toplumsal ilişkilerin, yine kadın ve erkek arasında ‘kaç-göç’ ilişkisinin olmamasının, Kafkasya’da varolan ‘Thamate’ (Yaşlıların saygınlığı ve halk meclisini yöneten kimse) geleneğinin, hijyene verilen önemin, batılı anlamdaki kamusal ve özel alan ayrımının, bireyler arası saygı kurumunun, toplumsal ayıp (haynape) kurumunun ve belki de en önemlisi misafirperverlik geleneğinin devamı anavatandan uzakta yeni vatanların oluşumunu büyük ölçüde sembolik düzeyde de olsa mümkün kılmıştır.

Türkiye toplumsal yaşantısına daha çok saraya verilen ‘alımlı’ Çerkes kadınlarıyla, Milli Mücadele yıllarında Biga’da gerçekleşen Aznavur Ayaklanması ve yine bu ayaklanmayı bastırmak amacıyla gönderilen Kuva-i Milliye temsilcilerinden Ethem Bey ile geçen, son yıllarda yaşanan Abhazya ve Çeçenya olaylarıyla gündemi zaman zaman işgal eden Çerkes diyasporasının özellikle son yıllarda kentsel alanda farklı bir kimliklenme sürecine girdiği gözlemlenmektedir. Geleneklerin yeniden inşa edildiği, geri dönüş yapanların sayıca arttığı, etnik örgütlenmenin ivme kazandığı, dil kurslarının düzenlendiği, anavatana yapılan turistik ziyaretlerin sayıca arttığı, Kafkasya ile yapılan ticaret hacminin yükseldiği günümüzde diyasporik kimlikler daha farklı bir düzlemde oluşturulmaktadır. Oluşturulan bu diyasporik kimliklerin tasarımını etkileyen farklı nedenler bulunmaktadır. Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle birlikte Kuzey Kafkasya ile Türkiye arasındaki siyasi, iktisadî ve kültürel ilişkilerin yoğunlaşması; son yıllarda Abhazya ve Çeçenistan’da yaşanan siyasal ve toplumsal gerilimler; dünyanın pek çok yerinde son yıllarda yaşanan etnik ve kültürel farklılıkların ön plana çıkarılması gibi etnik siyaset girişimleri ve yükselen kültürelizm söylemi; Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB)’ne giriş sürecinin fiili olarak başladığı son yıllarda AB’nin Kopenhag Kriterleri çerçevesinde ‘etnik azınlıklara’ ‘kültürel çeşitlilik temelinde’ imtiyazlı haklar tanınması gerektiği yönündeki telkinleri; ve demokratikleşme sürecinin bizleri çok-sesli bir Türkiye’nin oluşumuna yöneltmesi gibi önemli etmenler, Çerkes toplumu içerisinde etnik-kültürel örgütlenmenin ivme kazanmasına ve anavatan ile temasın artmasına neden olmuştur.

Özellikle Soğuk Savaş döneminde egemen olan ideolojik konfrontasyon sürecinde Türkiye’de yaşayan Çerkes diyasporası ile Kuzey Kafkasya arasındaki ilişkiler son derece sınırlı olmuş; Türkiye’de yaygın olan Sovyet karşıtı propaganda nedeniyle Çerkes diyasporası güçlü bir Sovyetler Birliği aleyhtarlığı ile beslenmiştir. Anavatan ile iletişim ve ulaşım kanallarının sınırlı olduğu bu dönemde Çerkes diyasporası, sadece

Kafkasya’dan Çerkes dilinde yayın yapan Sovyet radyolarından anavatanlarına dair haberleri alabilmişlerdir. Sovyetler Birliği’nin 1990’lı yılların başlangıcında yaşadığı çözülme ile birlikte Kuzey Kafkasya’nın dış dünya ile ulaşım ve iletişim kanalları açısından bağlantılarının zenginleştiğini görüyoruz. Bugün Trabzon ve Samsun limanları ile Soçi ve Sohum limanları arasında sürekli feribot seferleri ile birlikte İstanbul’dan Maykop ve Krasnodar havaalanları arasında düzenli uçak seferleri düzenlenmektedir. Anavatan ile diyaspora arasında artan bu bağlar sadece ulaşım ve iletişim düzeyinde kalmamakta, yukarıda da dile getirildiği gibi, kültür, eğitim ve ticaret alanlarında da görülmektedir. Günümüzde, Türkiye’de yaşayan Çerkes diyasporası için zaman ve mekân kurguları Soğuk Savaş döneminde olduğundan farklı bir şekilde tezahür etmektedir. Kuzey Kafkasya artık yakın zamana değin olduğu gibi ideolojik angajmanlar gereği Türkiye’deki Çerkes diyasporası tarafından ötekileştirilen ve sadece geride bırakılan o hayali vatan şeklinde algılanan ülke değil, aksine zaman zaman ziyaret edilen, geride bırakılan yakın akrabaların aranıp bulunduğu, iktisadi ve kültürel bağların kurulduğu gerçek bir coğrafya olarak algılanmaktadır.


Genel hatlarıyla betimlediğim bu yapısal ve konjonktürel arka plan üzerine şimdi, Çerkeslerin özellikle 1970’li yılların başlangıcından bu yana Türkiye’deki kurumsal mekanizmaların el verdiği ölçüde geliştirdikleri farklı siyasal katılım stratejilerine kısaca değinmek istiyorum. Bu değerlendirmeyi yaparken İngiliz araştırmacı Patrick R. Ireland’ın geliştirdiği ‘kurumsal yönlendirme teorisini’ kullanacağım. Ireland, göçmen topluluklarının göç sürecinde oluşturdukları siyasal katılım stratejilerini değerlendirirken, göç alan ülkenin yasal ve siyasal yapısına özel bir önem verir. Ireland, bazı göçmen topluluklarının, içinde yaşadıkları ülkelerin kendilerine yönelik sistematik bir şekilde uyguladıkları kurumsal kayıtsızlık ve dışlama nedeniyle, siyasal katılım yönünde pek istekli olmadıklarını belirtir (Ireland, 1994). Ireland, göçmenlerin siyasal katılım stratejilerini anlayabilmek için, bugüne değin sıkça başvurulan ve sınıf ile etnisite kavramlarını hareket noktası olarak alan teorik yaklaşımların ötesine gidilmesi gerektiğini düşünür. Bu nedenle, kendisi ‘kurumsal yönlendirme teorisi’ (institutional channeling theory) denilen bir yaklaşımı alternatif olarak önerir. Bu yaklaşıma göre, siyasal katılım stratejileri geliştiren etnik azınlıklar, içinde bulundukları yapının niteliği nedeniyle etnisiteyi birincil araç olarak kullanma eğilimi gösterirler. Bu eğilimin ardında yatan neden, öncelikli olarak ‘evsahibi’ toplumun azınlıklara ilişkin uyguladığı yasal ve siyasal düzenlemelerdir. Sözgelimi, eğer egemen anlayış merkezi siyasal iktidar tarafından uygulanan çokkültürlülük ideolojisi ise, etnik gruplar büyük ihtimalle etnisite ve kültür söylemlerini yücelterek örgütlenme yoluna gidecekler ve iktidarın kendilerine çokkültürlülük projesi çerçevesinde ayırdığı kaynaklardan yararlanabilmek için de iktidarla klientalist bir ilişkiye gireceklerdir. Bu teorik çerçeveden bakıldığında, Türkiye’de yaşayan Çerkes toplumunun, bugüne değin öncelikli olarak neden etnisite çizgisinde örgütlendiğini anlamak mümkün olabilir. Etnik azınlıkları siyasal katılımdan uzak tutan ve onları dışlayan bir yasal düzlemde, Çerkeslerin kendi içlerine dönük etnik örgütlenmelere yönelmeleri, bu teori dikkate alındığında, kaçınılmaz olarak görülür.

Bu yaklaşımdan hareket edilecek olursa diyasporada yaşayan Çerkeslerin farklı ülkelerde farklı siyasal katılım stratejileri geliştirme eğilimi gösterdikleri saptaması yapılabilir. Sözgelimi, Antropolog Seteney Shami’nin çalışmalarından da algılanacağı üzere Ürdün kabileler ölçeğinde örgütlenen bir siyasal yapıya sahip olduğundan, bu ülkede yaşayan Çerkesler bir kabile şeklinde örgütlenme gereğini görmüşlerdir. Bu amaçla 1980 yılında kurulan Çerkes-Çeçen Kabile Konseyi diğer kabile konseyleri gibi siyasal iktidar tarafından tanınmış ve ülkedeki kaynakların paylaşım sürecinde kendi üyelerini temsil etme hakkına sahip olmuştur (Shami, 1998).

Türkiye’de ise ulus-devlet projesinin uygulamaya konduğu ilk yıllardan itibaren yaygınlaştırılan formal çoğunluk milliyetçiliği söylemine paralel olarak Çerkesler de varlıklarını sürdürebilmek için var olan ulusal homojenleştirme projesine angaje olmayı tercih etmişler ve bu nedenle etnik kimliklerini kamusal alanda dışa vurmamaya özen göstermişlerdir. Daha sonra 1970’li yılların ideolojik kutuplaşma sürecinde siyasal yapının değişimiyle birlikte Çerkeslerin de ‘devrimci’ ve ‘dönüşçü’ kutuplaşması içinde örgütlendiklerini gözlüyoruz. Her iki grupta çoğunlukla sol eğilimli insanlardan oluşmakla beraber, ‘devrimciler’ Çerkes toplumunun haklarının Türkiye’de gerçekleştirilecek bir sosyalist devrim sonucunda oluşacak federatif bir yapı içinde tanınacağı yönünde bir söylem kullanmışlar; ‘dönüşçüler’ ise öncelikli sorumluluklarının Kafkasya’ya yani anavatana yönelik olduğunu söylemişler, bu nedenle geri dönüş tezini savunmuşlardır. ‘Dönüşçüler’ kendilerini sola ait olarak tanımlasalar da Çerkes milliyetçiliği çizgisinde olduklarını söylemek pekala mümkündür ve bir grup Çerkes 1989 sonrasında anavatana dönüşü gerçekleştirebilmiştir.

1980’li yıllar yaşanan askeri darbe, Çerkes diyasporasında örgütlenme konusunda bir sessizliğin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Metafizik ve teolojik bir niteliğe sahip olan ve Türk-İslam sentezini söylemleştiren 1982 Anayasasının damgasını vurduğu 1980’li yıllarda Çerkesler yine iki farklı kolda örgütlenmelerini devam ettirdiler. Bunlardan bir tanesi egemen ideolojiyle örtüşen bir çizgide ‘Çerkes-Türkü’ kimliğini benimseyen ve Türk-İslam sentezine yakın olanlardır. Diğer yandan, Türk milliyetçisi bu anlayışa karşıt olarak Çerkesliklerini ön plana çıkaran gruplar da bu dönemde varlık göstermişlerdir. Ancak her iki oluşumda daha çok popüler düzeyde sergilenmiş, dernek ve vakıf düzeyindeki örgütlenme 1990’lı yıllarda yoğun olarak yaşanmıştır.
Öte yandan, etnik siyasetin yaygınlaştığı 1990’lı yılların Türkiye’sinde ise Çerkes diyasporasının, azınlık söylemine dayalı bir siyasal katılım stratejisi geliştirme eğilimi içine girdiği söylenebilir. Dönemin küreselleşen etnik siyasetinin belirlediği Çerkes diyasporası içindeki azınlık söyleminin yine 2000’li yılların başlangıcında hızlı bir değişim sürecine girdiği düşünülebilir (Kaya, 2004). Özellikle son yıllarda Avrupa Birliği düzleminde yer alan etnik grupların tabi oldukları ulus-devletlerin yer yer baskıcı hegemonyalarından kendilerini kurtarabilmek için Avrupa Birliği’nin kendilerine sunduğu ulus-ötesi mekanizmaları kullanma eğiliminde olduklarını görüyoruz. Bask, Korsika ve Katalan gibi otokton halkların yanı sıra Türkiye’deki Çerkes diyasporası da bu eğilimi sergilemektedir. Özellikle son dönemde Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliği yönündeki çalışmalara paralel olarak çıkarılan Katılım Ortaklığı Bildirgesinde Avrupa Birliği Komisyonun ‘azınlık’ kavramını kullanmaktan özenle kaçınması, hem Batı’nın kendi yapısal sorunları hem de Türkiye’nin içinde bulunduğu yapısal ve konjonktürel nedenlerden dolayı oldukça anlamlıdır. Çok yakın zamana değin Avrupa ülkeleri, kendileri ve dış dünya için ‘azınlık’ söylemini kullanmakta çekince görmemekle birlikte son dönemde Avrupa Birliği içindeki uyumun bozulabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak ‘azınlık’ kavramı yerine daha uyumlu bir kavram olduğunu düşündükleri ‘kültürel çoğulculuk’ kavramını kullanmaya başlamışlardır. Bu nedenle ulus-ötesi düzlemde hakların arayışına giren kültürel gruplar da bu söylemsel farklılaşmaya uyum sağlayarak azınlık söyleminden kısmen uzaklaşmaya başlamışlardır.

Türkiye’deki Çerkes dernek ve vakıflarında da benzer bir eğilimden söz edilebilir. Birazdan daha ayrıntılı bir şekilde aktarılacak olan Demokratik Çerkes Platformu ve Kaf- Der gibi oluşumlar bu eğilimi sergilemektedirler.

Avrupa Birliği’ne entegrasyon sürecinde gerek içsel ve gerek dışsal faktörlerle Türkiye’de derinleşerek süregiden demokratikleşme sürecinin etnik, kültürel ve dinsel azınlıklar ile devlet arasındaki ilişkilerin yeniden tanımlanması sürecinde çok belirleyici olduğunu belirtmek gerekiyor. Neredeyse Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından buyana her türlü azınlık talebini, kendi ulusal güvenliğine tehdit olarak algılayan devlet kurum ve kuruluşlarının, uyum paketlerinde de dile getirildiği gibi bu talepleri bundan böyle eşitlik ve adaletin sağlanması yönünde dile getirilen talepler olarak değerlendirme eğilimine girdiği söylenebilir.4 Bu eğilimin ortaya çıkmasıyla birlikte yürülülüğe giren anadilde yayın ve eğitim ile birlikte azınlık vakıflarının hukuksal niteliğine ilişkin düzenlemeler, Türkiye’nin demokratikleşme alanında katettiği mesafeyi ifade etmesi açısında çok anlamlıdır.

Çerkes Sivil Toplum Örgütleri ve Çerkes Kimliği Azınlık ve/veya diasporik gruplar tarafından kurulan etnik ve kültürel nitelikli dernek, vakıf ve benzeri sivil toplum örgütlerinin her ne kadar Dernekler Yasasınca tanımlandığı kadarıyla siyasete katılmaları mümkün olmasa da, bu tür oluşumları bulundukları ülkenin iç ve dış siyasetine etkide bulunan, siyaset üreten ve temsil ettikleri kitlelerin siyasi kararlarını önemli ölçüde etkileyen kurumlar olarak değerlendirmek gerekir. 1960’lı ve 70’li yıllarda Daniel Bell (1965)’in Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa bağlamında kültürel nitelikli olarak tanımladıkları etnik hareketler, ırkçılık karşıtı hareketler ve kimlik talepleri MacIntyre (1971) tarafından siyasal nitelikli olarak tanımlanmıştır. Ona göre iki farklı siyaset yapma şekli mümkündür: merkezdekilerin yaptığı siyaset ve dışarda bırakılanların yaptığı siyaset. İktidarı elinde bulunduran veya iktidardan pay alanlar parlamento, siyasal partiler ve sendikalar gibi meşru siyasal kurumlar üzerinden siyaset üretmeyi tercih ederken, iktidarın dışında kalan/bırakılan her türlü azınlık kimlik, etnisite, din ve gelenek gibi kültürel sermaye üzerinden siyaset üretmeyi tercih etmek zorunda kalmışlardır. Diğer bir deyişle MacIntyre, kültürel olanı, özel alana hapsetmek isteyen asimilasyoncu ve modernleşmeci yaklaşımların tersine alternatif bir siyaset üretme şekli olarak tanımlamıştır. Böylelikle, sona erdiği düşünülen ideolojik ve siyasal olanın farklı şekillerde varlığını sürdürdüğü saptamasında bulunur MacIntyre. Buradan hareketle, etnik, kültürel ve kimlik nitelikli örgütlenmelerin de Türkiye bağlamında siyasal örgütlenmeler olduğu saptamasında bulunmak çok iddialı olmayacaktır. Bu nedenle, ilk bakışta kültürel bir etkinlik ssegiledikleri düşünülen etnik bazlı dernek ve vakıfların aslında birer sivil toplum örgütü oldukları ve bir tür siyaset gerçekleştirdikleri ileri sürülebilir.

Kentsel alanda Çerkes kimliğinin yeniden üretilmesi sürecinde Kafkas yardımlaşma derneklerinin ve bu dernekler içerisinde yer alan seçkinlerin oldukça önemli bir rolü vardır. İlk kez 1946 yılında kurulan ve Azerileri de içinde barındıran Dost Eli Yardımlaşma Derneği ile serüvenine başlayan Çerkes dernekleri Soğuk Savaş döneminde Anti-Sovyet bir nitelik kazanmışlar ve farklılaşmaya doğru yönelmişlerdir. 1950’li yıllar itibarıyla Türk unsurundan kendini ayırma eğilimi içine giren bu derneklerden Kuzey Kafkasya Kültür Derneği (Ankara, 1964) sahip olduğu kültürelist söylemle diyasporadaki Çerkes kültürünün korunması (reification) konusunda folklorik çalışmalar yapmıştır.

Öte yandan 1993 yılında Ankara’da kurulan ve bugün Türkiye’nin değişik illerinde 40 kadar şubesi bulunan Kafkas Derneği (Kaf-Der) en önemli ve en yaygın dernek ağını teşkil etmektedir. İki ayda bir yayınladığı Nart adlı düşün ve sanat dergisi ve toplumsal, kültürel, tarihsel, siyasal ve iktisadi yanlarıyla Çerkes diasporasını ve anavatanını ele alan bilimsel yayınlarıyla Çerkes kimliğinin Türkiye’de yaygınlaşması sürecinde Kaf-Der etkili bir rol oynamıştır. Sadece kültürelist bir söyleme sahip olmayan bu dernek aynı zamanda Çerkes diasporasının kentsel yaşama uyum, modernleşme ve siyasal temsil konularında çalışmalar da yapmaktadır. Avrupa Birliği Helsinki Zirvesinden sonra özellikle AB Ankara Temsilciliği nezdinden girişimlerde bulunan Kaf- Der Türkiye’de çok kültürlülük anlayışının geliştirilmesi, anadilde eğitim ve yayın gibi konularda aktif bir rol oynamıştır. Kaf-Der ayrıca anavatanda kurulan ve merkezi Maykop’ta bulunan DAR (Dom Adaptatia Repatriant) adlı dernekle bağlantı içinde çalışarak geri dönüş yapanların anavatana yeniden uyum sağlamaları sürecinde etkili rol oynamaktadır. Kaf-Der ayrıca, Maykop ve Nalçik kentlerinde bulunan üniversitelerde eğitim görmek üzere Türkiye’den öğrenci gönderilmesi konusunda da çalışmalarda bulunmaktadır. Kaf-Der’in etkili olduğu diğer bir alan ise son yıllarda Kuzey Kafkasya ile Türkiye arasında/ötesinde ortaya çıkan ve kültürel, siyasal, toplumsal ve iktisadi niteliklere sahip ulusaşırı (transnational) alandır.5 Bu çerçevede dernek sadece anavatan ile diaspora arasında eğitim gibi toplumsal ve kültürel etkinliklerde bulunmuyor, aynı zamanda iki coğrafya arasında gittikçe zenginleşen ticari ağların da örülmesinde etkili bir rol oynamaktadır. Kaf-Der ayrıca, diasporada ve anavatanda bulunan Çerkesleri uluslararası bir platformda biraraya getiren Dünya Çerkes Birliğinin (DÇB) aktif üyesidir.6

Çerkes kimliğini ön plana çıkaran ve liberal-milliyetçi bir söyleme sahip Kaf-Der’den farklı olarak 1995 yılında İstanbul’da kurulan Kafkas Vakfı ve Birleşik Kafkasya Derneği adlı kuruluşlar İslami eğilimi temsil etmekte ve Kuzey Kafkasya’da bir İslami konfederasyonun oluşumu için çaba harcamaktadırlar. Bu iki dernek özellikle son yıllarda ortaya çıkan Çeçen mücadelesine angaje olmuşlardır. Kafkas Vakfının Bursa, Çorum, Kayseri ve Kahramanmaraş’ta şubeleri vardır. Merkezi Fatih’te bulunan Birleşik Kafkasya Derneği ise konfederalist bir eğilimi temsil eder. Derneğin ayrıca Bursa ve Samsun’da iki şubesi mevcuttur. Birbirinden farklı eğilimler içinde olan bu derneklerin dışında Türkiye’de seksen kadar irili ufaklı pek çok Çerkes derneğinin olduğunu söylemek mümkün.7

Öte yandan, 14 Ağustos 1992 yılında başlayan Abhazya-Gürcistan savaşının hemen ardından, Türkiye’de bulunan bütün Çerkes ve Abhaz derneklerinin temsilcileri biraraya gelerek, Kafkas – Abhazya Dayanışma Komitesini kurdular.8 Merkezi

İstanbul’da bulunan Komitenin Ankara’da bir şubesi mevcuttur. Söz konusu komite, Türkiye’nin savaşa ilişkin yaklaşımının oluşumu sürecinde etkili olmuştur. Yukarıda sıralanan dernek ve vakıfların dışında kalan ve kendini doğrudan bir sivil toplum kuruluşu olarak tanımlayan Demokratik Çerkes Platformu (DÇP, İstanbul), Türkiye’ye resmi aday üye olma hakkını tanıyan 1999 AB Helsinki zirvesinin ardından bir grup Çerkes aydınının bir araya gelerek gerçekleştirdikleri bir gevşek örgütlenme modeline sahiptir. Seküler bir söyleme sahip olan DÇP, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde kendince aktif rol oynayan, azınlıkların kendi ana dillerinde eğitim ve yayın yapma haklarının Türkiye’de yaşayan tüm farklı nitelikteki etnik azınlıklara verilmesi gerektiğini savunan bir kuruluştur. DÇP ayrıca, diasporada kültürel olanın yeniden üretilmesi sürecinde varlık göstermeyeceğini vurgularken doğrudan adalet, eşitlik ve benzeri siyasal konulara ilişkin araştırma, konferans ve resmi görüşme gerçekleştirme misyonunu üstlenmiştir.

Geliştirdikleri ulusaşırı siyasal, sosyal, kültürel ve ticari bağlarla Kuzey Kafkasya (Rusya Federasyonu), Ürdün, İsrail ve Suriye ile Türkiye arasında belli ölçülerde bir tür köprü oluşturan Çerkes diasporası, ülke içinde gerçekleştirdiği sivil toplum kuruluşları şeklindeki örgütlenmelerle de ülke iç ve dış siyasetini kendi ölçüsünde şekillendirmektedir. Özellikle kentsel alanda sayıları son yıllarda hızla artan bu tür örgütlenmeler, Çerkes diasporası içinde önemli toplumsal, siyasal ve kültürel değişimlere de kaynaklık etmişlerdir. Bu tür örgütler, dergi ve kitap benzeri yayınlarıyla, kapsamlı web sayfalarıyla, düzenledikleri kültürel faaliyetler, konferanslar, sergiler, geziler ve şenlikler ile bir taraftan Diane Crane’in “görünmez kolejler” (invisible colleges) olarak adlandırdığı enformal eğitim kurumları gibi işlev görmekteyken, diğer taraftan Appadurai (1997)’nin Max Weber’e göndermeyle “ortak hissiyatlar cemaati” (community of sentiments) olarak tanımladığı cemaatlerin ortaya çıkmasına da olanak tanır. Kaldı ki, video filimleri, televizyon, dergi, internet gibi kitle iletişim araçlarının son yıllarda diasporik Çerkes kimliğinin Türkiye’de yaygınlık kazanması sürecinde önemli bir etkisi olduğu bilinmektedir (Kaya, 2004; Kaya, Yayında). Ancak, diasporik kültürel ve etnik kimliklerin sınırlarının ve niteliklerinin belirlenmesi sürecinde sadece kitle iletişim araçları ve etnik örgütler etkili değillerdir. Bu süreçte etkili olan bir diğer unsur ise diaspora gruplarının bulunduğu ülkenin söz konusu grupların anavatanlarına ilişkin siyasetin değişen niteliğidir.

Yakın Dönem Türk Dış Politikası ve Çerkesler: Abhaz ve Çeçen Savaşları Tarihsel açıdan Rus, Osmanlı ve Pers imparatorluklarının nüfuz alanları içerisinde bulunan Çerkesler, modern zamanlarda da bu imparatorlukların mirasçıları olan Rusya, Türkiye, İran ve hatta Gürcistan arasında gerçekleşen iktidar mücadelelerinin olumsuz etkilerine maruz kalmaktadırlar. XVI. Yüzyılın sonlarında gerçekleşen Osmanlı-Iran Savaşı sonrasında Osmanlı’nın hükümranlığı altına giren Güney Kafkasya, XIX. Yüzyılın sonlarında yaşanan Osmanlı-Rus Savaşları sonunda Rus kontrolüne geçen Kuzey Kafkasya ve Osmanlı topraklarına doğru yaşanan kitlesel göç, ve son yirmi yıldır tanık olduğumuz Gürcü-Abhaz savaşı (1992-...) ile Rus-Çeçen savaşı (1991-....) ile birlikte yaşanan bölgesel istikrarsızlık, kitlesel göç ve hepsinden önemlisi yüzbinleri bulan insan kaybı Kafkasların yazgısı haline gelmiştir adeta. Bölgeyi ilgilendiren gerilimler sadece uluslararası aktörlerin nüfuz mücadelelerinden kaynaklanmamakta, aynı zamanda Kuzey Kafkasya bölgesinde bulunan Adigey Cumhuriyeti, Karaçay-Çerkesk Cumhuriyeti ve Kabartey-Balkar Cumhuriyetinin Çerkes, Rus ve Türki kökenli halkları arasında var olan ve birer saatli bomba özelliğine sahip etnik mücadelelerden de
kaynaklanmaktadır.10

Siyasal ve etnik sınırların bu denli belirgin bir şekilde yeniden üretildiği Kuzey Kafkasya’nın bu parçalanmışlığının bölgenin kaderi olup olmadığı sorusu bu çalışmanın ana konusunu teşkil etmemektedir. Ancak, Zbigniew Brzesinski (1997)’nin Avrasya Balkanları şeklindeki nitelendirmesi ile literatürde yeniden tanımlanan Kuzey ve Güney Kafkasya, hiç şüphesiz, daha uzun yıllar sürekli değişen nitelikte farklı ittifaklara, dostluklara ve düşmanlıklara sahne olacak gibidir. Gerek Kafkas petrol rezervlerinin % 50’ne sahip olan ve gerekse Bakü-Novorossik betrol boru hattının üzerindeki coğrafi konumuyla Rusya için stratejik bir önem arzeden Grozni şehrinin Çeçenler ve Ruslar için ifade ettiği anlamı anlamak çok zor olmasa gerek. Böylesine bir gerçekliği içinde barındıran bir kentin sadece “terörist topluluk”, “radikal islamcı cemaat” veya “islamcı mücahitlerin davası” şeklindeki tanımlamalarla değerlendirilemeyecek denli siyasal ve ekonomik açıdan stratejik bir öneme sahip olduğunu anlamak o denli zor olmasa gerek. Bu nedenledir ki, Çeçen Lider Aslan Mashadov’un 1996 yılında Abhaz-Gürcü savaşı devam ederken Abhaz din kardeşlerine karşı Gürcistan ile yaptığı dostluk anlaşmasının tamamıyla pratik çıkarlardan kaynaklandığını ve bu anlaşmanın ardındaki temel motivin Çeçenlerin Gürcistan üzerinden Karadeniz’e ulaşma istekleri olduğunu anlamak o denli zor olmasa gerek. Aynı şekilde, 1998’de iktidara gelen radikal İslam eğilimli Şamil Basayev’in Dağıstan ile imzaladığı dostluk anlaşmasının ardında yatan temel motivin bir dinsel ittifak oluşturmak olmadığı, aksine Çeçenlerin yine pratik nedenlerden ötürü Hazar Denizine açılma yönündeki isteklerinin olduğu görülmelidir.

Türkiye’de yaşayan Çerkeslerin, Kuzey Kafkasya’ya yönelik Türk dış politikalarının oluşum sürecinde kurumsal düzeyde çok etkili olduğunu söylemek abartılı olacaktır. Bu etki gnellikle kişisel düzeyde gerçekleşmiştir. Sözgelimi, Kurtuluş Savaşı sürecinde General İsmail Berkok gibi bazı isimler ile birlikte bir grup askerin Mustafa Kemal’in bilgisi dahilinde Kuzey Kafkasya’ya propaganda çalışmaları yürütmek ve milli mücadele için dstek bulabilmek amacıyla bölgeye gönderildikleri bilinmektedir. Wilson ilkeleri ışığında Kuzey Kafkas halklarının bağımsızlık hareketleri temelinde örgütlenmeleri, Savaşın ardından işgal edilen Türkiye’nin karşı karşıya olduğu durumun aktarılması ve Kuzey Kafkas halklarıyla Anadolu’da yaşayan Müslüman halk arasında birlik beraberliğin sağlanması yönünde propaganda yapmayı amaçlayan bu grup büyük ölçüde Çerkes kökenli insanlardan oluşmaktaydı (Butbay, 1990). Bu dönemde kurulmuş olan Şimali Kafkas Cemiyeti ve Şimali Kafkas Göçmenleri Komitesi de bu tür propaganda çalışmalarında yer almakla birlikte, daha çok Kafkas göçmenlerin sorunlarının çözümüyle ilgilenmekteydiler (Ünal, 2000: 74). Modern zamanlarda, kurumsal düzeyde Çerkes derneklerinin Türkiye’nin bölgeye ilişkin dış politikasını sınırlı ölçüde de olsa belirlemeye başlaması, Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle ortaya çıkar. Abhazya – Gürcistan savaşının başlamasıyla birlikte kurulan Kafkas – Abhazya Dayanışma Komitesi, basın bildirileri, gzete ilanları ve Türk Dışişleri Bakanlığı ile gerçekleştirdiği birebir görüşmelerle Türk dış politikasının oluşum sürecini kurumsal olarak etkilemeye çaba göstermiştir. 1994 yılında Yeltsin araclığıyla Moskova’da gerçekleştirilen Abhazya – Gürcistan görüşmelerinde Komite’den de temsilciler katılmıştır. Bugün hâlâ Abhazya veya Gürcistan konusunda gerek Komite üyeleri veya gerekse Kaf-Der üyeleri gerektiğinde Dışişleri Bakanlığı tarafından düşüncelerine başvurulmak üzere Ankara’ya davet edilirler. Topluluk içinden bazı kaynakların bildirdiğine göre, Mayıs 2004 tarihinde Türkiye’yi ziyaret eden Gürcistan Devlet Başkanı Saakaşvili’nin üst düzeyde o denli çok sıcak ilgi görmemesinin nedeninin ziyaret öncesinde Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı ile temasta bulunan Çerkes derneklerinin telkinlerinden kaynaklanmıştır.11 Ayrıca, Komite ve Kaf-Der’in son dönemde Başbakan Tayyip Erdoğan ile daha yakın temasta oldukları ve Türkiye’nin Kafkasya’da siyasal, kültürel ve askeri anlamda daha fazla söz sahibi olması geektiği yönünde telkinlerde bulunduğu söyelenmektedir. Tayyip Erdoğan’ın Ağustos 2004 tarihinde Gürcistan’a gerçekleştirdiği resmi gezinin öncesinde Kafkas – Abhazya Dayanışma Komitesinin Başbakanlık nezdinde görüşmelerde bulunduğu ve Başbakanı Abhazya konusunda etkiledikleri bilinmektedir.12

Gerek Abhaz Savaşı ve gerekse Çeçen Savaşı hiç şüphe yok ki, Türkiye’de yaşayan ve genel olarak Çerkes olarak tanımlanan Kuzey Kafkas halklarının geliştirdikleri kimlik siyasetlerinin oluşum süreçlerinde önemli bir rol oynamıştır. Bu etkileri bir kaç farklı şekilde ele almak mümkün: a) Abhaz ve Çeçenlerin birbirleriyle olan ilişkileri; b) Adigey ve Abhaz yerli Kafkas halklarının savaş karşısındaki tutumları; ve c) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Abhaz ve Çeçen savaşları karşısında takındığı resmi tutum. Bu dört unsurun tek tek değerlendirilmesi yapıldığında anavatanda yaşanan siyasi ve benzeri gelişmeler ile Türkiye’de, diğer bir deyişle diasporada, yaşanan gelişmelerin Çerkes diasporasındaki kimlik oluşum süreçlerini ne şekilde belirlediği yakından görülebilir.

Simdi sırasıyla, son yıllarda Türkiye’de yaşayan Çerkes diasporasında farklılıklar gösteren Çerkes kimliğinin değişim sürecinde etkili olan siyasal unsurları sıralamakta fayda var. Aslan Mashadov tarafından verilen kararla Çeçenler ile Gürcistan arasında imzalanan dostlu anlaşması uyarınca Çeçenler, kendi din kardeşleri olan ve kendileri gibi Çerkes üst kimliği altında yer edinmiş Abhazları savaş sırasında desteklememe kararı alıyorlardı. Bu kararın ardında yatan temel düşüncenin, Çeçenlerin Karadeniz’e açılma isteği olduğu söylenebilir. Öte yandan yukarıda da değinildiği gibi Şamil Basayev’in diğer Çerkes haklarından öte Dağıstan ile kurduğu İslami temelli yakınlaşmanın da asıl nedeninin Çeçenlerin Hazar Denizine açılma yönünde sergilediği isteklilik olduğu düşünülebilir. Abhaz-Gürcü ve Çeçen-Rus Savaşları sırasında başlangıçta beliren Müslüman Kuzey Kafkas halkların birlikteliği zaman geçtikçe yerini din dışı reel politik kaygılara bırakıyordu. Bu savaşlar bir yandan Abhaz ve Çeçen halkların can kaybı vermelerine neden olurken, öte yandan Müslüman Kuzey Kafkas halklarının Çeçen- Dağıstan halkları bir tarafta ve Adigey-Abhaz halkları öte tarafta olmak kaydıyla ayrışmasına zemin hazırlıyordu. Anavatanda yaşanan bu gelişmeler özellikle Türkiye’de yaşayan Adigeleri ve Abhazları rahtasız etmiştir. Çeçenlerin özellikle Abhaz-Gürcü Savaşı sırasında Gürcistan ile kurduğu yakınlık karşısında diasporada yaşayan Adige ve Abhaz halkları Çeçen davası karşısındaki hassasiyetlerini yitirmeye başlamışlardır. Bu hassasiyetin yitirilmesi, Türkiye’de yaşayan Çeçenler ile diğer Çerkeslerin (Abhaz ve Adige) arasına etnik sınırların inşa edilmesi gerekli olan zemini büyük ölçüde hazırlamıştır. Öte yandan, unutmamak gerekir ki, Abhazya – Gürcistan savaşı sırasında Rusya’nın Abhazlardan yana tavır koyması, Adigey ve Abhazların Rus – Çeçen savaşında en azından belli ölçüde sessiz kalmaları için gerekli olan zemini hazırlamıştır. Diasporada yaşayan Çeçenler ile Çerkesler arasında ortaya çıkan bu etnik sınırı belirleyen bir diğer önemli etken ise, özellikle 1991 yılında Rusya Federasyonu karşısında Cahar Dudayev liderliğinde bağımsızlığını ilan eden Çeçen-İnguş Cumhuriyetinin varlığı karşısında Türkiye’de yaşayan Çeçenlerin ulusal-etnik kimliklerini daha da güçlü bir şekilde dile getirmeye başlamalarıdır. Dudayev ile birlikte ulusal ve etnik özgüvenlerini büyük ölçüde kazanmış Çeçen diasporasının kendilerini 1990’lı yılların başlangıcından buyana Çerkeslerden belli ölçüde ayırmaya başladığını söylemek mümkün. Bu nedenlerledir ki, Çerkes diasporası Gürcü-Abhaz savaşında Abhazlara verdiği sürekli desteği, Rus-Çeçen savaşında Çeçenlere sürekli verecek denli cömert davranmamıştır. Yeniden hatırlatmak gerekirse, XX. Yüzyılın başında nerdeyse Müslüman kökenli tüm Kuzey Kafkas halklarını kapsayan Çerkes üst kimliğini, 1980’li yıllarda öncelikle Türk kökenli Karaçay, Balkar, Kırım ve Dağıstan halklarının ve 1990’lı yıllarda da Çeçenlerin bıraktıklarını görebiliriz.

Daha önceki yıllarda kendilerine diasporik Çerkes üst kimliği içinde yer bulan Adigey, Abhaz ve Çeçenlerin son yıllarda etnik kimliklerinde önemli dönüşümler yaşadıklarını biliyoruz. Bu dönüşümün nedenlerinden biri yukarıda da ifade edildiği gibi Abhaz ve Çeçen savaşları sırasında yaşanan gruplar arası siyasal gelişmelerdir. Bir diğer önemli neden ise, yine bu savaşlar sırasında Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin takındığı farklı siyasal tutumların Türkiye sınırları içinde yaşayan farklı Çerkes grupları arasında bulduğu farklı yankılardır. Abhaz ve Çeçen savaşlarının başladığı 1991-1992 yılları itibarıyla iktidarda bulunan DYP-SHP koalisyon hükümeti “Adriyatik’ten Çin Seddine Türk Dünyası” şeklindeki egemen Türk-İslam söyleminin etkisi altında Kuzey Kafkasya’da özgürlük mücadeleleri sergileyen Abhaz ve Çeçen halklarını destekleme eğilimindeydi. Siyasal iktidarın bu eğiliminden destek alan Çerkes vakıf ve dernekleri her iki savaşta ‘kahramanlık’ sergileyen akraba topluluklarını destekliyorlar ve hatta savaşmak üzere insan gücü dahi gönderiyorlardı. Bu dönem, aslında Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya’nın Kuzey Kafkasya üzerinde egemenlik kurma konusunda rekabete girdikleri bir dönemdir. Bu nedenledir ki, Çeçenlere arka çıkabilen, Abhazları kayırabilen ve hatta Gürcistan ile dengeli bir siyaset yürütebilen bir Türkiye vardır karşımızda. Avrasya Feribotunun Trabzon – Soçi seferini yaparken Çeçen militanlarca kaçırılması (1996) ve yine Swiss Otel’de onlarca kişinin Çeçen militanlarca rehin alınması (2000) gibi olaylar Abhaz ve Çeçenlere yönelik olumlu resmi havanın hakim olduğu döneme rastlar.

1999 yılında kurulan yeni Koalisyon hükümeti ile Kuzey Kafkasya siyaseti konusunda önemli bazı değişikliklerin yaşandığı farkedilebilir. DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti özellikle ANAP merkezli ve Rusya yanlısı reel politik yönelimleriyle Kuzey Kafkasya konusunda Türkiye’yi daha farklı bir yöne doğru götürdükleri rahatlıkla söylenebilir. Hazar ve Kafkas petrollerinin Batı pazarlarına doğru taşınması konusunda büyük pazarlıkların yapıldığı bu dönemde özellikle ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Türkiye ve İran’ın ortak çıkarların korunması konusunda oldukça hassas davrandıkları ve bu çıkarları tehdit edecek diğer dışsal faktörlere pek de izin vermeyecekleri belirginlik kazanmıştı. Bakü-Ceyhan petrol boru hattı ihalesini alma planlarını yapan Türkiye’nin Çeçen Savaşı konusundaki hassasiyetini kaybettiğini görürüz. Bu hassasiyetin kaybı ve Rusya ile yaşanan yakınlaşma süreci, o güne değin resmi çevrelerle sıcak bir temas içinde bulunan Türkiyeli Çeçen halkın devlete karşı daha mesafeli bir konuma geçtiklerini söylemek mümkün. Öyle ki, savaş sırasında Türkiye’ye sığınan Çeçen sığınmacıların Rusya ile gelişen olumlu ilişkileri zedelememek için gayri resmi bir şekilde sığınma kamplarında hiç bir yasal işlem yapılmaksızın zor koşullar altında alı konuldukları bilinmektedir. Ümraniye ve Fenerbahçe’de bulunan kamplarda tutulan bu yoksul insanların yaşadıkları dramın kamusal alanda bilinmemesi için yetkililerin özel bir çaba harcadıklarını da belirtmekte fayda var. Akrabalarının ve soydaşlarının yaşadıkları bu zorluklar karşısında bir zamanlar kendilerine sığınak olan Türkiye gibi bir ülkenin bu kez Ruslardan yana tavır takınması Çeçen diasporası ile Türkiye arasında daha mesafeli bir ilişkinin doğmasını beraberinde getirirken aynı zamanda sınırları daha belirgin bir diasporik Çeçen kimliğinin ortaya çıkmasına da neden olmuştur.


Öte yandan geçtiğimiz son on yıl yoğun bir örgütlenme süreci yaşayan Adigey ve Abhazların bu dış politika tercihi karşısında sergilediği tutumun temel parametreleri şu şekilde dile getirilebilir. Vakıf ve dernek düzeyinde örgütlenen Adigey ve Abhazlar Türkiye Cumhuriyeti kurumlarıyla girdikleri bu klientalist ilişkiler sürecinde, Çeçenlere ilişkin daha farklı bir yaklaşım sergilemişlerdir. Bu dönemde Kaf-Der ve Demokratik Çerkes Platformu ile birlikte bu kuruluşların ülke çapındaki diğer yaygın örgütlenmeleri, gerek radikal İslamcı bir çizgiye doğru yönelen Çeçenlerden farklarını koymak, gerek siyasal İslam tartışmalarının yoğunlaştığı Türkiye’de daha seküler bir çizgide olduklarını göstermek ve gerekse Çeçenlere yüz çeviren Türk hükümeti ile ters düşmemek için Çeçenlere yönelik daha eleştiriel bir çizgiyi benimseme eğilimine girmişlerdir. Hiç şüphesiz, Eylül 2004 tarihinde Şamil Basayev’in örgütlediği Beslan (Kuzey Osetya) kentindeki okul baskınınının ardından, Çerkeslerin Çeçenler ile aralarındaki etnik sınırları daha da vurguladıkları gözlenmektedir.

Bu dönemde yukarıda da ifade edildiği gibi özellikle Çeçen Savaşı sırasında Türk hükümeti ile birlikte daha seküler bir yaklaşım sergileyen Çerkes sivil toplum kuruluşları, Kaf-Der ve Demokratik Çerkes Platformu olmuşlardır. Öte yandan, Kafkas Vakfı ve Birleşik Kafkasya Derneği gibi kurumlar ise ülkedeki milliyetçi ve İslamcı çevrelerle birlikte Çeçen savaşçıların yanında yeralmışlardır. Laik ve seküler bir çizgide bulunan Kaf-Der, siyasetteki Türk-İslam sentezini temsil eden Turgut Özal’ı izleyen dönemde

Parlamento ve devlet kurumlarıyla daha yakın bir ilişki kurabilmiştir. Kafkas Vakfı ve Birleşik Kafkas Derneği ise Çeçenya konusundaki İslamcı konfederalist tavrı nedeniyle son yıllarda devletin kurumlarıyla yeterince sıkı ilişkiler geliştirememektedir.

Sonuç

Bu çalışmada, XIX. yüzyıl sonlarından buyana Çerkes kimliğinin Anadolu’da ne tür bir dönüşüm geçirdiği ve bu dönüşümün ardındaki nedenlerin niteliği dile getirilmiştir. Çerkesler gibi diasporik bir grubun kimliğinin oluşumu ve bu kimliğin sınırlarının tanımlanması sürecinde özellikle evsahibi ülkenin siyasal, toplumsal ve hukuksal yapısının belirleyici olduğunu hatırlatmak gerekir. Hele sözkonusu evsahibi ülke, diasporik grubun anavatanı üzerinde tarihsel anlamda bir hegemonya kurma arayışı içindeyse ve yüzyıllardır söz konusu topraklarla askeri, siyasal, kültürel, dinsel ve iktisadi bağlar geliştirmişse, anavatana yönelik olarak oluşturulan dış siyasetin diasporik kimliğin değişimi sürecinde çok etkili olduğunu vurgulamak gerekir. Bu bağlamda Türkiye’de yaşayan Çerkesler, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin özellikle son yıllarda Çeçenya ve Abhazya konularında ürettiği dış politikanın değişimine bağlı olarak kendi kimliklerini ve Çerkesliklerini yeniden tanımlama gereği duymuşlardır. Kimliği yeniden üretilmesi sürecinde etnik ve kültürel nitelikli dernek ve vakıfların önemli bir yeri vardır. Bu tür dernek ve vakıfların, Türkiye Dernekler Yasası uyarınca siyaset yapmasına izin verilmese de aslında kültür, din ve kimlik üzerinden bir tür sivil toplum kuruluşu haline geldikleri ve bu anlamda siyaset yaptıkları sonucuna varmak pekâlâ mümkündür.

Çerkeslerin diğer diaspora örneklerinde de olduğu gibi (Kaya, 2000) tarihsel süreç içerisinde, içinde bulundukları ülkenin, bu ister Türkiye, ister Suriye, ister Ürdün veya İsrail olsun, egemen siyasal ve yasal yapısından etkilenmek suretiyle siyasal katılım stratejileri ürettikleri sonucuna varmak mümkün. Bu siyasal katılım stratejisi yeri geldiğinde ‘devrimci’, yeri geldiğinde ‘dönüşçü’, yeri geldiğinde “Türk-İslam sentezcisi”, yeri geldiğinde “azınlıkçı”, yeri geldiğinde “diasporik” ve yeri geldiğinde ise “Avrupa Birliği yanlısı” bir niteliğe sahip olabilmektedir. Diğer bir deyişle, söz konusu siyasal katılım stratejisinin dönemin hakim ideolojisiyle bir bağının olduğunu görmek gerekir.

Bugüne değin görünen o ki, Çerkes dernek ve vakıflarının Türkiye’nin Kuzey Kafkasya siyasetinden oldukça fazla etkilenmişler ve kendi söylemlerini büyük ölçüde söz konusu egemen resmi ideoloji bağlamında şekillendirmişlerdir. Ancak, bunun tersini söylemek, Çerkes dernek ve vakıflarının Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Kuzey Kafkasya siyasetini belirleme sürecinde yakın zamana değin etkili olduğunu iddia etmek ne yazık ki mümkün değildir. Her ne kadar, Kafkas – Abhazya Dayanışma Komitesi, Kaf-Der ve Demokratik Çerkes Platformu nezdinde bu tür çabaların olduğu bilinse de, henüz bu çabaların özellikle Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı düzeyinde yeterince muhattap bulmadığını hatırlatmak gerekir. Ancak yine de unutmamak gerekir ki, son yıllarda özellikle gerek Kuzey Kafkasya ile ticaret hacmini geliştiren yatırımcılar ve gerekse Kaf-Der gibi oluşumların sadece kültürel düzlemde faaliyetler yürütmek yerine daha siyasi ve ticari düzeyde faaliyetlerde bulunmaya başlamasıyla birilikte, en azından Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarına nüfuz etme ve kendi çıkarlarını dile getirme fırsatı bulmuşlardır. Buna olanak tanıyan tek unsurun, bir kitle partisi şeklinde oy arayışında bulunan AKP’nin bu tür grupların taleplerine cevap verme yönündeki hassasiyetinin olduğunu söylemek abartılı olacaktır. Bu çerçevedeki en önemli unsurun, hiç şüphesiz geçtiğimiz on yıllık süre içerisinde Türkiye’de yaşanan görece demokratikleşme özgürlüğü sonucunda Çerkes dernekleri ve vakıfları gibi oluşumların sadece kültürel söylemler üretmekten uzaklaşıp siyasal söylemler de üretmeye başlamaları olduğu düşünülebilir.

1990’lı yılların başlangıcından buyana Türkiye ile Kuzey Kafkasya arasında yaşanan siyasal, toplumsal, kültürel ve ticari ilişkiler, bu iki coğrafya arasında/ötesinde bir ulusaşırı alanın yaratılmasını beraberinde getirmiştir. İki bölge arasında sürekli gerçekleştirilen düzenli tarifeli ve charter uçak seferleri, feribot taşımacılığı, modern iletişim ağları Çerkesler açısından diasporayı anavatana yakınlaştırırken, Türkiye açısından da bölgeyi ulaşılır kılmıştır. Özellikle Çerkes kökenli Türkiye yurttaşlarının önemli bir bölümünün sürekli olarak gidip geldiği, ticaret yaptığı, yatırımlar gerçekleştirdiği ve kültürel açıdan etkilediği/etkilendiği bir bölge olmasına rağmen, Türk Devletinin Kuzey Kafkasya’ya henüz gereken siyasal ve diplomatik önemi vermediği bilinmektedir. Kuzey Kafkasya’da 2002 yılında gerçekleştirdiğim alan çalışması sırasında edindiğim bazı izlenimleri kısaca aktarmanın, bölgenin Türkiye açısından kültürel anlamda ne denli kolay ulaşılabilir olduğunu sergilemek açısından anlamlı olduğunu düşünüyorum. Bir taraftan, bölge halkı için Türkiye’nin “Batı’yı” temsil eden, gelişmiş ve ulaşılmak istenen bir adres olarak gösterilmesi, diğer taraftan Türkçe dilinin hemen her yerde konuşulabiliyor olması ve “dönüşçü” veya iki coğrafya arasında ticaret yapan Çerkeslerin Türkiye açısından önemli bir ticari güç teşkil etmesi, bölgenin Türkiye açısından son yıllarda sahip oduğu ticari ve kültürel önemi vurgular niteliktedir. İki coğrafya arasında pek çok alanda ortaya çıkan bu yakınlık, Türkiye ile Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri arasında daha yakın siyasal ve diplomatik ilişkilerin kurulması gerektiğini gösterir. Hiç şüphe yok ki, bu noktada Çerkes dernek ve vakıflarının bilgi ve becerilerinden yararlanmak her zaman Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık açısından mümkün olabilir. Son dönemde, gerek dernek ve vakıf niteliğindeki sivil toplum örgütleri ve gerekse Kuzey Kafkasya’da gittikçe artan ölçüde üretim ve ticaret yapan işadamlarının da, Türkiye ve Kuzey Kafkasya arasındaki coğrafi, siyasal ve kültürel sınırların belli ölçüde kaldırılması sürecinde, yukarıda ifade edildiği üzere, doğrudan Türk dış politikasının oluşumuna etkide bulunmaya başladıkları düşünülebilir. Kuzey Kafkasya ile Türkiye arasında son yirmi yılda ortaya çıkan ve iktisadi, kültürel ve siyasal nitelikleri olan ulusaşırı alanın genişlemesiyle birlikte, Çerkeslerin Türk dış politikasının oluşturulması sürecinde daha etkin bir rol oynamaları beklenebilir.

Dipnot:
1 Primordial: Başlangıçta mevcut olan, ilk; esasi (Redhouse İngilizce-Türkçe Sözlüğü, 1997).
2 Milli mücadele döneminde Rauf Orbay, Ali Fuad Cebesoy, Bekir Sami Bey, Ethem Bey, Kılıç Ali ve daha pek çok Çerkes Kemalist hükümet ile birlikte hareket ederken padişah hükümeti de, aynı şekilde Çerkesleri Kemalistlere karşı kullanma kararı aldı. Padişah hükümeti bu amaçla Kuvva-i Muhammediye adı altında bir Halifelik Ordusu kurdu ve başına bir Çerkes ve aynı zamanda Damat Ferid’in yakın arkadaşı olan Ahmet Anzavur’u getirmiştir. Ahmet Anzavur, dönemin padişahı tarafından paşalıkla onurlandırılmış ve halife adına ayaklanmalara liderlik etmiştir. Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz., İğdemir (1989) ve Tunçay ve diğerleri, der., (1989): 27-84.
3 Türkleştirme siyaseti konusunda daha ayrıntılı bilgi için bkz. Üstel (1997), Aktar (2000), ve Yıldız (2001).
4 Will Kymlicka (2002), azınlık taleplerine ilişkin genel bir değerlendirme yaparken Batı Avrupa demokrasileri ile Doğu Avrupa demokrasileri arasındaki önemli bir farka değinir. Kymlicka’ya göre, bu tür talepler Doğu demokrasilerinde ulusal güvenliği tehdit eden unsurlar olarak değerlendirilirken, Batı demokrasilerinde benzeri taleplerin hak ve adalet talepleri olarak değerlendirilebilmektedir. Bu çerçevede bakıldığında Türkiye’nin Batı tarzı demokrasilere doğru bir geçiş süreci içinde olduğu idia edilebilir.
5 Ulusaşırı alan konusunda daha ayrıntılı tartışmalar için bkz., Kaya ve Özdoğan, 2003; ve Faist, 2003.
6 Dünya Çerkes Birliği (DÇB), 1991 yılında Nalçik (Kabartey-Balkar Cumhuriyeti’nin başkenti)’te kuruldu. UÇB, 1998 yılından buyana yılda iki kez Rusça, İngilizce ve Türkçe dillerinde Çerkes Dünyası adlı bir dergi yayınlamaktadır. Kaf-Der hakkında ayrıntılı bilgi için bkz., www.kafder.org.tr.
7 Kafkas dernekleri konusunda ayrıntılı bilgi için bkz., Toumarkine (2001) ve Taymaz (2001). Diğer derneklerden bir kaçını kısaca sıralamak gerekirse, Kafkas Kültür Derneği (Bağlarbaşı), Kuzey Kafkas Kültür Derneği (Gaziosmanpaşa), Abhaz Kültür Derneği (Selimiye) ve Şamil Vakfı (Kadıköy) gibi dernekler örnek olarak verilebilir. Birleşik Kafkasya Derneği hakında ayrıntılı bilgi için bkz., www.bkd.org.tr.
8 Kafkas – Abhazya Dayanışma Komitesi hakkında ayrıntılı bilgi için bkz., www.abhazya.com
10 Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Tavkul (2002).
11 Aktaran, Murat Papşu, kişisel mülakat (16 Eylül 2004).
12 Bu konuda daha ayrıntılı bilgi www.abhazya.org/basbakan.htm adresinden edinilebilir. Ayrıca son dönemde basında sıkça dile getirilen ve Başbakan Tayyip Erdoğan ile Çerkesler arasındaki bağı başka bir yönüyle betimleyen bir noktayı da aktarmakta fayda var. Çerkeslerin, Ürdün Kraliyet Ailesini korumakla görevli Muhafız Bölüğünün temel unsuru olduğu pek çok kez dile getirilmiştir. Aynı şekilde, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın korumalığını yapan yedi koruma görevlisinden dördünün Çerkes olduğu bilinmektedir (www.sabah.com.tr/2004/07/13/ siy102.htm).


Kaynakça
Aktar, A. (2000) Varlık Vergisi ve ´Türkleştirme´ Politikaları. Istanbul: İletişim Yayınları.
Appadurai, A. (1997). Modernity at Large: Cultural Dimensions of Globalization (Minnesota: University of Minnesota Press)
Avagyan, A. (2004). Osmanlı İmparatorluğu ve Kemalist Türkiye’nin Devlet-İktidar Sisteminde Çerkesler. Çev., Ludmilla Denisenko. İstanbul: Belge Yayınları.
Aydemir, İ. (1988), Kuzey Kafkasyalıların Göç Tarihi. Ankara.
Barth, F., ed. (1969). Ethnic Groups and Boundaries: The Social Organisation of Cultural Difference. London: Allen & Unwin.
Bell, D. (1965). The End of Ideology: On the Exhaustion of Political Ideas in the 1950s. New York: Free Press.
Berkok, İ. (1958). Tarihte Kafkasya. İstanbul: İstanbul Matbaassı
Brzezinski, Zbigniew (1997). “The Eurasian Balkans,” in The Grand Chessboard. New York Basic Books.
Butbay, M. (1990), Kafkasya Hatıraları. Hazırlayan Ahmet C. Canbulat. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.
Crane, D. (1972). Invisible Colleges. Chicago: University of Chicago Press.
Dündar, F. (2001), İttihat Terakki’nin Müslümanları İskan Politikasi. İstanbul: İletişim Yayınları.
Gökçe, C. (1979). Kafkasya ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Kafkasya Siyaseti. İstanbul: Şamil Vakfı Yayınları.
Faist, T. (2003). Uluslararası Göç ve Ulusaşırı Toplumsal Alanlar. Çev. A. Gündoğan ve Can Nacar. İstanbul: Bağlam Yayınları.
Hall, S. (1991b). “Old and New Identities, Old and New Ethnicities,” in Anthony D. King (ed.), Culture, Globalization and the World-System (London: Macmillan Press).
Ireland, P. R. (1994). The Policy Challenge of Ethnic Diversity: Immigrant Politics in France and Switzerland. Cambridge: Harvard University Press.
İğdemir, U. (1989). Biga Ayaklanması ve Anzavur Olayları. Ankara : Türk Tarih Kurumu Basımevi.
Jaimoukha, A. (2001). The Circassians. Surrey: Curzon Press.
Karpat, K. (1985), Ottoman Population 1830-1914: Demographic and Social Characteristics. Madison: The University of Wisconsin Press.
Kaya, A. (2000). Berlin’deki Küçük İstanbul: Diasporada Kimliğin Oluşumu. İstanbul: Büke Yayınları.
Kaya, A. ve G. G. Özdoğan (2003). Uluslararası İlişkilerde Sınır Tanımayan Sorunlar. İstanbul: Bağlam Yayınları.
Kaya, A. (2004). “Political Participation Strategies of the Circassian Diaspora in Turkey,” Mediterranean Politics, Vol. 9, No.2 (Summer).
Kaya, A. (2005). “Cultural Reification in Circassian Diaspora: Stereotypes, Prejudices and Ethnic Relations,” Journal of Ethnic and Migration Studies, Vol. 31, No. 1 (January).
Kunt, M. “Siyasal Tarih, 1300-1600,” Sina Akşin (der.), Türkiye Tarihi 2: Osmanlı Devleti 1300-1600. Istanbul: Cem Yayınevi.
Kymlicka, W. and M. Opalski (2002). Can Liberal Pluralism be Exported? Oxford: Oxford University Press.
MacIntyre, A. (1971). Against the Self-Images of the Age. London: Duckworth.
Nagel, J. (1994). “Constructing Ethnicity: Creating and Recreating Ethnic Identity and Culture,” Social Problems 41, No.1 (February): 152-176.
Saydam, A. (1997), Kırım ve Kafkas Göçleri 1856-1876. Ankara: Türk Tarih Kurumu. Shami, S. (1998). “Circassian Encounters: The Self as Other and the Production of the
Homeland in the North Caucasus,” Development and Change, Vol.29, No. 4.
Şener, C. (1986). Çerkes Ethem Olayı. İstanbul: Okan Yayınları.
Tavkul, U. (2002). Etnik Çatışmaların Gölgesinde Kafkasya. İstanbul: Ötüken Yayınları. Taymaz, E. (2001). “Kuzey Kafkas Dernekleri,” Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik. İstanbul: İletişim Yayınları.
Toumarkine, A. (2001). “Kafkas ve Balkan Göçmen Dernekleri: Sivil Toplum ve Milliyetçilik,” Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik, İstanbul: İletişim Yayınları.
Tunçay, M. ve diğerleri, der., (1989). Türkiye Tarihi 4: Çağdaş Türkiye 1908 – 1980. İstanbul: Cem Yayınları.
Ünal, M. (2000). Kurtuluş Savaşında Çerkeslerin Rolü. Ankara : Kaf-Der Yayınları. Üstel, F. (1997). İmparatorluktan Ulus-Devlete Türk Milliyetçiliği: Türk Ocakları (1912-1931). İstanbul : İletişim Yayınları.
Yıldız, A. (2001) Ne mutlu Türküm diyebilene: Türk ulusal kimliğinin etmo-seküler sınırları (1919-1938). Istanbul: Iletişim Yayınları.


Yorum yapın