Araştırma

Uluslararası Hukukta Azınlıkların ve Halkların Hakları

Herhangi bir belli halkın veya azınlığın tutumunun meşruiyetini tartışırken, ister ayrılma, ister yerel özerklik veya isterse özel bir çözüm niyetiyle olsun bir azınlığın kendi geleceğini belirlemeye yönelik taleplerine yanıt olarak devletler tarafından benimsenebilen -ve çoğu kez benimsenen- politik stratejiler tayfının bir sınıflandırmasıyla başlamak yararlı olabilir. Bunlar aşağıdaki gibi özetlenebilir: (1)

Ortadan kaldırma: Soykırım yoluyla, yerinden kovarak, gönüllü sürgünle.
Asimilasyon: Komünal farklılıkları ortadan kaldırarak.
Hakimiyet: Azınlığa karşı ayrımcılığa başvurarak farklılıklara tahammül ederek.
Tanıma ve uzlaşma: Ayrılmaya karşı özel önlemler alarak ama ilgili alanlarda eşit muamele yaparak.
Kendi geleceğini belirleme: İç özerklik vererek ayrılmayı kabul ederek.

Görüleceği gibi, bu stratejilerin bazıları uluslararası insan hakları hukukunda yasaklanmıştır. Soykırım, zorla sürme ve ayrımcılık hepsi de açıkça gayri meşrudur ve zorla asimilasyon genellikle bu listeye ekleniyor. Ama yalnızca kısmen azınlığın isteklerine bağlı gibi gözüken diğer stratejilerin meşruiyeti konusunda daha az açıklık vardır. Bu, bu alandaki uluslararası hukukun ve pratiğin gelişmesinin kısa tarihinden anlaşılabilir.

Kendi Kaderini Tayin ve Azınlık Hakları Konusunda Uluslararası Hukukun Gelişimi

On sekizinci yüzyıldan beri birey, grup ve devlet hakları arasında bir gerilim süregelmektedir. İktisatçılar ve Batılı liberaller, her türden grup veya azınlık haklarını dışlayarak bireysel haklar üzerinde odaklanma eğiliminde oldular. Toplum bilimciler, sosyalistler ve kimi batılı olmayan insan hakları savunucuları, bazı hallerde bireysel haklara galabe çalması gereken grup haklarını kabul etmeye çok daha istekli olmuşlardır. Her iki cenahtan pek az kişi hem bireylerin hem de gurupların haklarının, kendi yerleşik sınırlarını koruyup savunan devletlerin haklarından üstün tutulması gerektiğini kabul etmeye istekli olmuştur. Ama bunların hiçbiri durağan konumlar değildir. Bu alanda uluslararası hukukun gelişmesinin, tek bir doğrultuda biriktirimli hareket gibi değil de daha çok bir sarkacın salınımları gibi tasvir edilmesi daha uygundur.(2)

İlk insan hakları belgelerinde -Birleşik Devletler Bağımsızlık Bildirgesi ve Fransız İnsan Haklarının Bildirgesi- sözleşmeye dayalı devlet kuramına uygun olarak vurgu ayırt edici biçimde bireysel haklar üzerineydi. Yeni sosyoloji biliminin etkisi altında ondokuzuncu yüzyılda odak ulus-devlet ülküsüne ve halkların haklarına doğru kaydı. Her ne kadar Avrupa'da dini azınlıkların haklarını güvenceye alan antlaşma hükümlerinin izi onaltıncı yüzyıla kadar sürülebilirce de, "bunlar özellikle Doğu Avrupa ve Balkanlardaki etnik ve dini azınlıkların söz konusu olduğu ondokuzuncu yüzyılın daha geç dönemlerine kadar standart uygulamalar haline dönüşmedi.(3) Birinci Dünya Savaşı sonrasında halkların kendi kaderlerini tayin hakkı resmen tanındı ve Doğu Avrupa'da "ulus devletler"in tamamıyla yeni bir yamalı bohçasının yaratılmasına yol açıldı. Bu sonucun elde edilemediği yerde, Milletler Cemiyeti'nin himayesi altında bir dizi azınlık hakları antlaşması bağıtlandı.(4)

Bundan sonra, ulusal azınlıkların varlığının Naziler tarafından toprak işgallerini haklı çıkarmanın gerekçesi olarak kullanıldığı 1930'ların deneyimi ışığında, azınlık hakları fikri gözden düştü. 1948 tarihli insan Hakları Evrensel Bildirisi’nde azınlık haklarının hiçbirine hiçbir gönderme yoktu. Ve kendi kaderini tayin hakkı hâlâ tanınıyor olsa bile, bu genellikle sömürge topraklarıyla sınırlanmış olarak düşünülüyordu. 1945'ten sonra halkların haklarını vermek için Avrupa ve Afrika'da yerleşik devlet sınırlarını değiştirecek hiçbir girişimde bulunulmadı.

1960'larda sarkaç gene geriye, grup haklarını tanımaya doğru salınmaya başladı. Sömürge Ülkelerin ve Halkların Bağımsızlıklarının Tanınması Bildirisi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından her ikisi de halkların kendi kaderini tayin hakkına öncelikli yer veren Uluslararası Sivil ve Politik Haklar Sözleşmesi (ICCPR) (1960'ta) ile Uluslararası Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi (ICESCR) ise (1966'da) benimsendi. Her ne kadar bir bireysel hak biçimi içinde ifade edilmişse de, ICCPR, azınlık haklarının ilk kez genel anlamda tanınmasını da kapsamına aldı:

"Etnik, dini ve dilsel azınlıkların bulunduğu devletlerde, bu tür azınlıklara mensup kişiler kendi gruplarının öteki üyeleriyle topluluk halinde bulunma, kendi kültürlerinden yararlanma, kendi dinlerini öğrenme ve icra etme veya kendi dillerini kullanma haklarından yoksun bırakılmayacaklardır." (27. madde)

Bu yaklaşım 1970 ve 1980'lerde ivme kazandı ve en sonunda 1993'te Birleşmiş Milletler bünyesinde Ulusal veya Etnik, Dini ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi ve 1994’te Avrupa Konseyi'nde Ulusal Azınlıkların Korunması Hakkında Çerçeve Sözleşmesi üzerinde resmi antlaşmayla sonuçlandı.

Bununla birlikte, eski Sovyetler Birliği'nin dağılması ve eski Yugoslavya'da sürmekte olan savaş bağlamında, devletler arasında daha şimdiden yerleşik devlet sınırlarını tehdit edebilecek azınlık haklarının daha fazla herhangi bir ilerlemesine razı olma konusunda büyüyen bir isteksizliğin işaretleri vardır. Haziran 1993 tarihli Viyana Bildirgesi'nde bir halkın kendi kaderini tayin hakkıyla uluslararası toplumun toprak bütünlüğüne saygı gösterme taahhütü arasında bir gerilim açıkça kendini belli etti:

İnsan Haklan Dünya Konferansı, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi gereğince kendilerinin devredilmez kaderlerini tayin hakkını gerçekleştirmek için halkların herhangi bir meşru eyleme girişine hakkını onaylar.... bu, halkların kaderlerini tayin hakkı ve hak eşitliği ilkeleri gereğince yönetilen ve bu nedenle herhangi türden bir ayrımcılık olmaksızın topraklan üzerindeki tüm halkı temsil eden bir hükümete sahip olan egemen ve bağımsız devletlerin politik birliğini ve toprak bütünlüğünü kısmen veya tamamen parçalayacak veya zarara uğratacak olan herhangi bir eylemin özendirilmesi veya haklı görülmesi şeklinde yorumlanmayacaktır.

Avrupa Konseyi Çerçeve Sözleşmesi'nde de, sınır bölgelerindeki azınlıkların tanınması ve tatmin edilmesi bakımından sorumluluğu birbirine komşu devletlerin işbirliğine yıkarak, devletin parçalanması, riskinden titizlikle sakınılmıştır:

Taraflar, ilgili ulusal azınlıklara mensup bireylerin korunmasını sağlamak için, gerekli yerlerde diğer devletlerle, özellikle komşu devletlerle ikili ve çok taraflı antlaşmalar yoluyla sonuca gitmek için çaba sarf edeceklerdir. (madde 18.1)

Uluslararası toplumun, var olan devletlerin toprak bütünlüğüne dönük hak ve çıkarlarıyla azınlıkların ve halkların kollektif haklarının tanınması ve bireysel hakların korunması arasındaki dengede kendi tutumunu tekrar tekrar değiştirdiği sonucuna ulaşmak saçma olmayabilir.

Halklar ve Azınlıklar

Bu belirsizlik, bir halkı kendi kaderini tayin hakkına sahip bir halk veya bu haktan yoksun bir azınlık olarak nitelendirmek için doyurucu hale getirilmesi gereken ölçütlerin herhangi bir berrak tanımının bulunmayışını açıklamayı kolaylaştırabilir, Birleşmiş Milletler Özel Raportörleri'nin Kendi Kaderini Tayin Hakkı: Birleşmiş Milletlerin Belgeleri Temelinde Tarihsel ve Güncel Gelişmeler (Critescu Raporu) (5) ve Dilsel, Dinsel ve Etnik Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları (Capototorti Raporu) (6) üzerine raporları bu iki kavram arasındaki ilişkilere dair kimi ipuçları vermektedir. Bu raporlar, kendi kaderini tayin hakkına sahip bir halk olarak tanınma iddiasında bulunan herhangi bir nüfusun karşılaması gereken dört kapsamlı ölçüt önerirler: 1) Ayırdedici bir dil, din ve kültür; 2) paylaşılmış bir tarih ve deneyim; 3) kendi ayrı kimliğini koruma güvencesi; 4) kendine özgü bir toprak birliği.

Ne varki, muhtemelen sonuncu şık hariç, bir azınlığı tanımaya yarayan ölçütler de genel olarak aynıdır. Toprak bağının ve bir azınlıkla bir halk arasındaki ayrımın ezici önemi Critescu Raporu'nun alınan aşağıdaki pasajda vurgulanıyor:(7)

a) "Halk" terimi kendi ayırt edici özelliklerine ve net bir kimliğe sahip olan bir toplumsal varlığı gösterir, b) bu terim söz konusu halk insafsızca kendi toprağından sürülmüş ve başka bir nüfus tarafından yapay yollarla yerinden edilmiş olsa bile bir toprak parçasıyla ilişkiyi gerektirir, c) Bir halkın varlığı ve hakları ICCPR'nin 27. maddesinde tanınan dilsel, dini ve etnik azınlıklarla karıştırılmamalıdır.

Toprak bağının en öncelikli ayırt edici ölçüt olduğu kabul edilse bile, belli bir etnik grubun bir halk mı yoksa bir azınlık mı teşkil ettiğine karar vermek doğrusu son derece_güçtür. Sonuçta ve uluslararası pratiğin kurulu devletlerden ayrılmak için her dört ölçütü de netlikle yerine getiren azınlıkların hakkını inkâr etmiş olduğu gerçeğini göz önüne alarak, bazı uluslararası hukukçular bir halkın kendi kaderini tayin hakkının, bir azınlığın var olan bir devletin sınırları içinde özerkliğe denk düşen hakkı içinde eritildiğini ileri sürerek sorunu çözmek için bir girişimde bulundu.(8). Ama bu bile, iki hak kümesinin pratik içeriğine dair daha ayrıntılı tartışmalardan anlaşılabileceği gibi, kalımlı bir çözüm olarak görülemez.

Pratikte Kendi Kaderini Tayin Hakkı

Bir halkın kendi kaderini tayin hakkı hem ICCPR hem de ICESCR'nin birinci maddelerinde aşağıdaki gibi ifade edilmiştir:

Bütün halklar kendi kaderini tayin hakkına sahiptir. Onlar, bu haktan dolayı politik statülerini serbestçe belirler ve ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmelerini serbestçe sürdürürler.

Bütün halklar, çift taraflı yarar ilkesine ve uluslararası hukuka dayanan uluslararası ekonomik işbirliğinden kaynaklanan herhangi bir zorunluluğa zarar vermeksizin, kendi hedefleri uğruna doğal zenginlik kaynaklarından serbestçe yararlanabilirler. Hiçbir şekilde bir halk kendi zenginlik kaynaklarından yoksun bırakılamaz.

Kendi kendini yönetemeyenlerle (Non-Self-Governing) vesayet altındaki bölgenin (Trust Territories) yönetim sorumluluğunu yüklenenleri de kapsayan işbu sözleşmeye taraf olan devletler, Birleşmiş Milletler Yasası'nın hükümlerine uygun olarak kendi kaderini tayin hakkının gerçekleşmesini teşvik edecek ve bu hakka saygı göstereceklerdir.

Giriş paragrafının ilk cümlesi, söz konusu hakkı, bir "halk" tarafından kullanılabilir olduğu için, açıkça bir bireyden çok bir gruba verir. İkinci cümle grup hakkının içeriğini açımlar; ancak bir halkın bütün üyelerinin siyasal statü, ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişme konularında aynı özlemlere sahip olduğunu varsayar gibi görünmesi anlamında bir halkın doğasıyla ilgili özel bir görüşü yansıtır, ikinci paragraf, doğal kaynaklardan yararlanma hakkını kullanmayı uluslar arasında genel karşılıklılık ilkelerine tabi kılarak, birinci paragrafın yorumunu açıklar ve sınırlar. Sonuncu paragraf, kendi kaderini tayin hakkının uygulanmasını Birleşmiş Milletler Yasası'nın hükümlerine daha da bağımlı kılar ve böyle yapmakla herhangi bir hak kullanımının temeldeki politik imalarını vurgular.

Bu hakkın ölçüsü, bir toprak bağımlılık statüsünden çıktığında aşağıdaki seçeneklerden birinin tercih edilebileceğini ifade eden, "BM Genel Kurulu"nun 1960 tarihli 1541 sayılı kararıyla da açıklığa kavuşturulmuştur: a) bir egemen bağımsız devlet olarak ortaya çıkma; b) bağımsız bir devletle özgür ortaklık; c) bağımsız bir devletle bütünleşme. Her ne kadar bu karar, BM Yasası'nın 73. maddesine gereğince istenen raporlara konu olan kendi yönetimi olmayan vesayet altındaki topraklara özel bir atıfla alındıysa da, aynı statü tercihinin kendi kaderini tayin hakkını kullanan bütün halklara açık olmasından kuşku duymak için hiçbir neden yok gibi görünüyor.

Ne var ki, devletlerin bu konudaki pratiği, ulusların kaderlerini tayin hakkını BM vesayet altındaki topraklar ve çoğu Afrika devleti örneğindeki gibi, sömürge statüsünden çıkan veya Sovyetler Birliği ve Yugoslavya örneklerindeki gibi, dağılan konfederasyonlardan kopan diğer tarihsel olarak tanımlı topraklarla sınırlandırdı. 1960'larda Nijerya'dan ayrılmak için Biafra tarafından başlatılan girişim ve çok daha yakınlardaki Çeçenistan gibi örnekler söz konusu olunca, kurulu bağımsız devletlerden kendilerini ayırmaya çalışan nüfuslar için bu türden herhangi bir hak ısrarla inkâr edildi.

Uluslararası toplumun kendi kaderini tayin hakkı konusunda karar almaya karışmada gösterdiği isteksizlik, ister periyodik durum raporlarının isterse Seçmeli Protokol'ün alanına giren bireysel şikayetlerin konusu olsun, BM İnsan Haklan Komitesi'nin, ICCPR gereğince kendi kaderini tayin hakkına ilişkin sorunları ele alma yaklaşımında da görülebilir. Durum raporları ele alınırken komite üyeleri tarafından hiçbir net ölçüt geliştirilmedi. Üstelik, Kanada'daki yerli topluluklar adına bireylerin başvurularını kapsayan birtakım örneklerde, komite aslında kendi kaderini tayin hakkının Protokolün hükümleri gereğince cevaz verilemez bir bireysel haktan çok bir halkın hakkı olduğunu savundu. Lubicon Lake Band v Canada'da, Komite açıkça şunu savundu: "Lubikon Gölü Yakası"nın bir 'halk' oluşturup oluşturmadığı sorunu, Sözleşme'nin Opsiyonel Protokol'ü gereğince Komite'nin ele alacağı bir konu değildir.(9)

Azınlıkları Soykırımdan ve Tehcirden Koruma Hakları

Öte yandan hem soykırımın hem de zorla yerinden sürmenin yasaklanması anlamında azınlıkların bir var olma hakkına sahip oldukları açıktır. 1948 tarihli Soykırım Suçunu Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi, uluslararası yasalara göre soykırımın açıkça bir suç olduğunu ifade eder (madde 1) ve şunları kapsar:

Ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu toptan veya kısmen yok etmek niyetiyle yapılan aşağıdaki hareketlerden herhangi biri:

a) grubun mensuplarını öldürmek;
b) gurubun mensuplarına ciddi bedensel ve zihni zararlar vermeye neden olmak;
c) kısmen veya tamamen fiziksel imhasına yol açmayı hesaplayarak, grubun yaşam koşullarını kasten kötüleştirmek;
d) grup içinde doğumları önlemeyi amaçlayan önlemler dayatmak;
e) bir grubun çocuklarını zorla bir başka gruba vermek, (madde 2)

Daha az belirtik olarak savunulsa bile, uluslararası sözleşmelerde bir azınlığın mensuplarının hakları dışta tutulmamış, tersine genel olarak kabul edilmiştir. 1961 tarihli Devletsizliğin Azaltılması Sözleşmesi "bu tür bir yoksunluk onu devletsizleştirecekse bir kişinin ulusallığından yoksun bırakılması"nı (8. madde) sözleşmeye taraf devletlere yasaklar. 1949 tarihli Dördüncü Cenevre Sözleşmesi'ne göre de, bir işgal gücünün işgal altındaki topraklarda nüfusun tümünü veya kısmi sürgününü yürürlüğe koyması yasadışıdır. (10) (49. madde) Ne var ki, en genel formülasyon 1993'te BM Genel Kurulunca yeni benimsenen ve devletlerden "her birinin kendi toprakları içindeki dilsel, dini, kültürel, etnik veya ulusal azınlıkların varlığını ve kimliğini koruması"nı isteyen Ulusal veya Etnik Dini ve Dilsel Azınlıklara Mensup Bireylerin Hakları Bildirgesi'nde yer almaktadır, (madde 1.1)

Azınlıkların Ayrımcılıktan Korunma ve Pozitif Tanınma Hakları

Bir halkın tersine olarak, anayasal bir azınlık olarak tanınmış olanların ek haklarının kesin ölçüsü konusunda biraz belirsizlik vardır. Azınlıkların yalnızca ayrımcılıktan korunma hakkına sahip olduğunu iddia edenlerle onların ayrı muamele veya kolaylıklar anlamına gelen kayırıcı ve pozitif haklara sahip olduğunu ileri sürenler arasında uzun bir tartışma süregeldi. Bu en net biçimde eğitim alanında ortaya çıktı. Özellikle ABD'deki kimi insan hakları savunucuları bir azınlığa mensup bireyler için herhangi bir özel statünün yanlış olduğunu ve eğitim veya diğer alanlardaki "ayrı ama yine de eşit" kolaylıklara dair önlemlerin kendi içinde bizzat eşitlik ilkesinin inkârı anlamına geldiğini ileri sürdüler. Ötekiler, eğer onlar kendi ayrı dillerini ve kültürlerini sürdürebileceklerse, bir azınlığın mensuplarına eğitim ve diğer amaçlar için ayrı kolaylıklardan yararlanma hakkı verilmesi gerektiğini iddia ettiler.

Devletlere hiçbir pozitif görev yüklemeyen ve içinde sırf bireylerin "kendi kültürlerinden yararlanma, kendi dinlerini öğrenme ve gereklerini yerine getirme ve kendi dillerini kullanma" hakkı üzerinde ısrar edilen, ICCPR'nin 27. maddesindeki azınlık hakları formülasyonu (bakınız yukarda), azınlık haklarını özel alana ilişkin sınırlı bir görüş açısıyla kavramış olanlardan açıkça etkilenmiştir. Daha yeni formülasyonlar kimi pozitif önlemlerin gerekebileceğini açıkça kabul ediyor. Ulusal veya Etnik, Dini ve Dilsel Azınlıklara mensup Bireylerin Hakları Bildirgesi, devletin yalnızca azınlıkların varlığını koruma görevini değil, "[kendi] kimliğinin gelişmesine hizmet edecek koşulları özendirme" ve "bu amaçlara erişilmesini sağlayacak anayasal ve diğer önlemleri benimseme" görevlerini de vurgular. (1. madde) Üstelik, devletlerin azınlıkların mensuplarının "ulusal hukuku çiğneyen ve uluslararası standartlara ters düşen özgün pratiklerin haricinde, kendi kültürlerini, dillerini, gelenek ve göreneklerini geliştirmelerine" olanak tanıma (madde 4. 2.) ve "mümkün olan her yerde, azınlıklara mensup bireylere kendi anadillerini öğrenmek ve anadillerinde öğrenim görmek için yeterli olanaklar " sağlama (madde 4. 3.) görevinden söz eden ifadeler vardır.

En yeni belgelerde zoraki asimilasyon karşısında azınlığı koruyacak önlemler de vardır. 1990 tarihli Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı'nın (CSCE) Kopenhag Belgesi'nde şu ifade yer alır:
Ulusal azınlıklara mensup olan bireyler, kendi iradelerine rağmen herhangi bir asimilasyon girişiminden muaf olarak, tüm yönleriyle kültürlerini geliştirme ve etnik, kültürel, dilsel veya dini kimliklerini serbestçe ifade etme, koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. (32. paragraf)

Ancak; 1994 tarihli Ulusal Azınlıkların Korunması için Avrupa Konseyi Çerçeve Sözleşmesi, devletlerin bir nesnel bütünleşme amacı gütme hakkını tanımak suretiyle bunu değiştirir.

Kendilerinin genel bütünleşme politikalarına uygun olarak alınmış önlemlere bir zarar vermeksizin, taraflar, iradelerine rağmen ulusal azınlıklara mensup bireyleri asimile etme amacını güden politika ve pratiklerden sakınacaklardır ve bu kişileri bu tür bir asimilasyon amacını güden herhangi bir eylemden koruyacaklardır, (madde 5. 2.)

En zor sorun yerel ve bölgesel özerklik sorunudur. Bu konuda çok geniş kapsamlı bir hüküm CSCE'nin Kopenhag Belgesi'nin azınlıkları ele alan bölümüdür. Bu belge, "bu tür azınlıkların özgül tarihsel ve coğrafi koşullarına denk düşen uygun yerel veya özerk yönetimler"in kurulmasını, ancak söz konusu devletlerin politikalarına uygunsa, bir azınlığın kimliğini korumanın olası araçların biri olarak göz önüne alır. BM Bildirgesi aşağıdaki koşullarda, azınlığı etkileyen kararlara "etkin katılım" hakkının tanınmasında biraz daha ihtiyatlıdır.

Azınlıklara mensup kişiler, ulusal yasamaya aykırı düşmeyecek bir tarzda, ulusal ve uygun yerlerde, ait oldukları azınlığı veya yaşadıkları bölgeyi ilgilendiren bölgesel düzeyde kararlara etkin biçimde katılma hakkına sahiptir. (Madde 2.3)

Avrupa Konseyi Çerçeve Sözleşmesi, "ulusal azınlıklara mensup kişilerin ekonomik, toplumsal ve kültürel hayata ve özellikle azınlıklarla ilgili kamu meselelerine etkin katılımı lehine gerekli koşulları yaratma" görevini devletlere yükleyerek benzer bir yaklaşımı benimser. (15. madde) Ama bu yerel özerklik hakkını içine almaz. Azınlık haklarının ayrı kurumlara ve farklı topluluklar arasında çatışma düzeyini hafifletmek yerine daha da artırabilen yerel özerkliğe doğru daha da gelişmesiyle, ayrılıkçı eğilimlerin cesaretlendirileceğine dair, uluslararası toplumdan kaynaklanan bilirgin bir kaygı vardır.

Sonuç: Meşru ve Meşru Olmayan Politikalar

Kimi yeni uluslararası sözleşmeler ve onların yorumunun bu kaba dökümü ışığında, uluslararası hukukta geçerli bakışa göre, bu bölümün başında serimlenen boyun eğmeyen veya istenmeyen azınlıklarla baş etme politikalarının meşruiyet kapsamını özetlemek mümkündür.

Bir kere soykırımı ve topraklarından sürmeyi kapsayan politikalar açıkça dışta tutulmuştur. Ancak ülkesinden gönüllü ayrılma yasaldır ve her kadar bu haktan yararlananları kabul eden herhangi bir diğer ülkede buna tekabül eden bir yükümlülük yoksa da, CSCE'nin belgelerinde göç hakkının varlığı lehinde (11) açık bir dayanak vardır.

Bütünleşmeyi beslemek için tasarlanmış politika ve özendiriciler uluslararası bakımdan kabul edilebilir olmaya devam etse bile, zorla asimilasyonu içeren politikalar da gayri meşru gözüküyorlar.

Bu sonucu elde etmek için ayrımcılığın her biçimi açıkça dışta tutulmuş olsa bile, bir azınlığın bir çoğunluk tarafından tahakküm altına alınması kendi içinde gayri meşru değildir.

Ayrıca, bir diğeri tarafından sömürgeleştirilen, işgal edilen veya ilhak edilen tarihsel olarak tanımlı bir devlet tarafından talep edilmesi dışında, bir azınlığın kendi kaderini tayin hakkı talebine uluslararası hukukun destek vermesinin hemen hemen olasılık dışı olduğunun belirgin kanıtları vardır.

Bundan dolayı tanıma ve uyumlulaştırma genellikle tercih edilen politikalardır. Ancak bu, bir azınlığın dilini korumasına, dininin gereklerini yerine getirmesine, kültürünü sürdürmesine ve hükümet yapıları içinde kendi rolünü oynamasına izin verme ve belki de yardımcı olma yükümlülüğünü kapsarken yerel veya cemaatsel özerkliğin herhangi bir biçimini verme yükümlülüğünü içine almaz.

(*) Ortadoğu’da Milliyetçilik, Azınlıklar ve Diasporalar (der: K.E.Schulze, M. Stokes, C. Campbell), (çev: Ahmet Fethi), Sarmal Yay., İstanbul, 1999, s:27-40.

(1) Siyasetbilim bakış noktasından birazcık farklı stratejilerle ilgili daha ayrıntılı bir tartışması için bakınız John McGarry ve Brendan O'leary (ed.), The Politics of Ethnic Conflict Regulation (Londra ve New York, 1993).
(2) Uluslararası hukukun gelişimi ve uygulanmasıyla ilgili daha ayrıntılı bir anlatım için bakınız Patrick Thornberry, International Law and the Right of Minorities (Oxford, 1991).
(3) Thornberry: International Law, bölüm 2.
(4) Thornberry: International Law, bölüm 3.
(5) BM Belgeleri E/CN. 4/Sub. 2/404/Rev. l (New York, 1981).
(6) BM Belgeleri E/CN. 4/Sub. 2/384/Rev. l (New York, 1979).
(7) BM Belgeleri E/CN. 4/Sub. 2/384/Rev. l, para. 270.
(8) Bakınız lan Brownlie, "The Rights of People in Modern International Law", James Crawford (ed.), The Right of Peoples (Oxford, 1988) içinde, sf. 1-16.
(9) Bernard Ominayak, Chiefofthe Lubicon Lake v Canada, İletişim No 167/1984, (BM Belgeleri A/42/40, p 106), aktaran Dominic McGoldrick, The Human Rights Comittee (Oxford, 1994), s. 255.
(10) Çoğu kez bu hükmün işgal Edilmiş Topraklar'dan Filistinli sürgününü caydıracağına bel bağlandı.
(11) Örneğin, bakınız, 1989 Viyana Belgesinin 20. paragrafı.

Tom HADDEN


Yorum yapın

Cerkesya.Org

Cerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.