Araştırma

Milli Hareketlerin İdeolojik Esasları

Milli kurtuluş hareketi ideologlarının genellikle dayandıkları esas, milletlerin istiklal hakkıdır. Bu haktan onlar, sadece faaliyetlerinin yapısal kısmına hukuki bir şekil vermek amacıyla da yararlanırlar. Milletlerin istiklali prensibi yeni değildir. Daha XVII. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmış ve o zaman için yeni olan rasyonalizm gibi çok kuvvetli felsefi akımların esaslarını çizen düşünürlerin eserlerinde, istiklal prensibinin ilk aşamalarına rastlamaktayız. Rasyonalist ekol taraftarları, tüm ilmi sahalarda yapılan buluşların (Newton, vs.) etkisi altında “insan aklının başaramayacağı hiç bir şey yoktur” gibi bir görüşe ulaşmışlardı. İnsan aklını gereğinden fazla takdir o dereceye gelmiştir ki, rasyonalistler, “aklı” yüksek bir kuvvet ve tabiatın bütün esrarını anlamakta sonsuz bir kabiliyete sahip kabul etmekte tereddüt göstermiyorlardı. Onlara göre her şeyi yapabilen ve her şeyden güçlü olan insan aklı, yaşamımızı yönlendirmede yegane belirleyici olmalı; akli muhakeme yoluyla esasa bağlanmayan şeyler tamamen atılmalıdır.

Bu noktadan hareketle rasyonalistler, zamanın politik-toplumsal hayatına ait kuralları ve aklın en basit anlayışına ters gördükleri dinsel dogmaları (nassları) şiddetle eleştirmeye başladılar. Onlara göre, gerek din, gerekse devlet hayatında varolan toplumsal ve siyasi şekiller aklın isteklerine zıt ve insanlığın gelişmesini durduran eskimiş prensiplerdi. Bunun için de onlar mantıklı düşünceyle elde edilen ve akla dayanan yenilikler istiyorlardı. Bu tarz görüşler, bilhassa başta tanınmış John Locke olmak üzere İngiliz rasyonalistlerince XVII. asrın sonlarında ve XVIII. asrın başlarında ileri sürülmüştü.

O sıralarda İngiltere’de iki politik akım çarpışıyordu. Bir tarafta muhafazakar akımın kurucusu Stuart hanedanının mutlakiyetine taraftar olanlar, diğer tarafta da liberaller, parlamentarizm ve Hanover hanedanı yanlıları vardı. Bilindiği gibi bu mücadele liberallerin zaferiyle neticelenmişti. Stuart hanedanı kaldırarak, İngiliz tahtına III. William d’Oranges getirilmişti. Yeni kral “İngiltere halkının hürriyet beyannamesini” imzalamak suretiyle, parlamentodaki temsilcilerin şahsında, halkın bütün haklarını tanıyordu. Bu ihtilali sağlam temellere oturtmak amacıyla John Locke “Halk İdaresi Üzerine Denemeler” isimli bir eser yayınladı. Locke, eserinde monarşinin kökenine ilişkin yeni bir kuram ortaya atarak, monarşik otoritenin mutlakiyet yanlılarınca zannedildiği gibi tanrıdan değil, halk iradesinden geldiğini ispat ediyordu. Locke’un çalışmasına göre, kral halkın kendisine verdiği vekalet sınırlarını aşarsa ve despot bir yönetime kalkışırsa “tabii hukukun baskılarına yol verdiği için azledilebilir”di. İngiliz düşünürlerinin bu görüşleri o zamanki Avrupa’da yaygınlık kazanmış, özellikle Fransa’da sıcak ilgiyle karşılanmıştı. Nitekim sonraları bu düşüncelerin yaygınlık kazandığı ve geliştiği yer de Fransa oldu.

Fransa’da rasyonalizm ekolünü sürdürenler Montesquieu, Rousseau, Voltaire, Diderot, d’Alembert ve diğer ansiklopedistlerdi. Bunların şahsında, rasyonalizm ateşli taraftarlar bularak gelişmişti. Ansiklopedistler, İngiliz rasyonalistlerinin düşüncelerini pratiğe aktararak, kendi bakış açılarını Avrupa toplumlarına mal etmeyi başarmışlardı. Fransız düşünürleri, İngiliz düşünürlerin halk hakimiyetine bütünlüğü ve tüm haklarının ilk kaynağı olan halk hakkındaki görüşlerini tahlil ederken çok daha ileri gidiyordu. “Kanunların Ruhu”nda, zamanın siyasi sistemlerini inceleyen Montesquieu, en iyi siyasi sistem olarak, vatandaşlara tam bir hürriyet sağlayabilecek sistemi kabul etmektedir. Rousseau ise, “Sosyal Mukavele”sinde insanların hür ve bağımsız olarak dünyaya geldiklerini, dolayısıyla, kral da dahil olmak üzere hiç kimsenin halkı tazyik ve baskı altına almaya hakkı bulunmadığını ispata çalışıyor. Rousseua’a göre, halkı çeşitli tabakalara ayırmak insanlığın doğal hakkına ters harekettir ve zararlı sonuçlar doğurur. Bu zararlar, diğer tabakaları baskı altına almak için, cemiyetteki belli bir tabakaya dayanmak isteyenlerin zihniyetinden kaynaklanan zararlardan hiç de aşağı değildir.

Görüldüğü gibi, bütün bu kuramlar, esasen ayrı ayrı fertlerin menfaatlerini korumaya yönelik olmuş, ferdin çıkarları adına sosyal reformlar talep ederek, her vatandaşın hürriyet ve hak davası fikrini ileri sürmüşlerdir. Düşünürlerin bu fikirleri, etkilerini göstermekle gecikmemiş ve bir çok ülkede yankı yapmıştır. Fransız ihtilali başta olmak üzere, XVIII. ve XIX. yüzyıllarda beliren toplumsal içerikli ihtilallerden hareketle, uluslararası hukuk kuralları ve milletlerin bağımsızlık hakları, hep bu düşünürlerin etkileriyle meydana gelmişti. Kişi hakları, bir bütün olarak, halk ve milletlere de geçerli kılınmıştı.

Milletlerin bağımsızlık hakkı ilkesi, pratikte ilk defa 1776 yılında Birleşik Amerika’nın siyasi bağımsızlık savaşı sırasında uygulanmıştı. Bu savaşın ideologları İngiliz rasyonalistleri ile Fransız ansiklopedistlerinin prensiplerden ilham alarak hareket ediyordu. Onlar da insanların özgür doğduklarını söylüyor ve hakimiyetin halktan çıktığı düşüncesini savunarak, ayrı ayrı fertlerden çok, bir bütün olan halkın hakkından bahsediyorlardı.

İngiliz kolonileri olan Kuzey Amerika’da, bağımsızlık haklarını belirlemek için yazılan bildirgede milletlerin bağımsızlık hakkı ilkesi çok net ve somut tarzda formüle edilmişti. Öyle ki, bu beyanname, çağdaş milli kurtuluş hareketleri için de mükemmel bir örnek oluşturuyor. Bununla beraber, Amerika Birleşik Devletleri’nin kurtuluş hareketi, kavimsel özelliklerin yeni bir milletin oluşması sürecinde her zaman önemli bir belirleyici olamadığını da göstermektedir.

Daha sonraları, bu ilke ve dereceye kadar, I. Napolyon’un hakim olduğu dönemlerde de kendini göstermiştir. Avrupa’nın siyasi haritasını değiştiren I. Napolyon sıklıkla bu prensibe dayanmıştır. Yanı sıra, Viyana Kongresi de (I. Napolyon’a nazaran daha bozulmuş bir şekilde olsa bile), bu ilkeden yararlanmıştır. O günlerin Fransa karşıtı koalisyonu, söz konusu prensibe dayanarak İsviçre ve bazı İtalyan ve Alman devletlerinin bağımsızlıklarını güvence altına almıştır. Daha sonraları, 1821 yılında, aynı bağımsızlık prensibi şiarı altında Yunanlılar özgürlük mücadelelerini başlatmış ve 1829 yılında başarıya ulaşmışlardı. 1822’den itibaren orta ve güney Amerika’daki İspanyol ve Portekiz sömürgeleri birbiri ardına bağımsızlıklarını ilan etmiştir. 1839’da Belçika’da aynı olay gerçekleşmiştir.

XIX. yüzyılın politik yaşamını aydınlatan sayfaları incelediğimizde, meydana gelen siyasi olaylardan çoğunun milletlerin bağımsızlığına yönelik olduğunu görürüz. XIX. yüzyıldaki milli hareketler iki yol takip etmiştir: Bunlardan biri, büyük devletlerden ayrılarak, baskıdan kurtulmak için esir milletlerin vücuda getirdikleri akımdır. Vaktiyle Avusturya, Osmanlı ve Rusya sınırları dahilinde beliren ayrılma hareketleri buna örnektir. Diğeri ise, küçük devletlerin daha büyük siyasal yapı haline gelebilmek için birleşmeleri hareketidir. Almanya ve İtalya’da olduğu gibi....

Milli bağımsızlık hareketleri Avrupa’nın uygar bölgelerinde ve Amerika’da şu veya bu tarzda olumlu sonuçlar verirken; Doğu Avrupa’da, Rusya sınırlarında esir milletlerin doğal eğilimlerine karşı amansız bir mücadele yapılıyordu. Lehlerin, Finlerin ve başkalarının bağımsızlık uğrundaki girişimleri acımasızca eleştiriliyor ve sonuçta binlerce vatandaşın kanına mal oluyordu.

Fakat aynı zamanda, Rusya, dışta milletlerin bağımsızlık hakkını savunuyor ve bencil amaçlar güden dış politikası adına bu prensibe dayanıyordu. Mesela, XIX. yüzyılın sonlarında Yunan yurtseverlerine her türlü yardımda bulunan kişi, imparator I. Alexandr olmuştur. Aynı şekilde “Slavları koruma” bahanesiyle Balkanlarda harekete geçen devlet Rusya olmuştur. Kendi memleketi dahilinde aşırı bir merkeziyet sistemi kurarak, silah gücüyle birçok milleti ilhak eden ve bu milletlerin hareketlerini vahşice bastırmadan çekinmeyen Rusya, dışta kendisine “kardeş” olan ve olmayan milletlerin hürriyetlerinin savunucusu kesiliyor ve onların hareketlerine yardımda bulunuyordu.

Milletlerin istiklali prensibinin daha geniş surette uygulanmasına en nihayet günümüzde, yani savaşan koalisyonun bencil niyetlerini gizleme amacıyla bu şiarı ortaya attıkları sırada şahit oluyoruz. Milletlerin bağımsızlığı ilkesi daha açık şekilde Wilson’un 14 maddelik ünlü beyannamesinde ileri sürülmüştür. Bilindiği gibi bu beyannamede, mağlup, galip ve yeni oluşan milletlerin yazgısını çözümlemede esaslı bir rol oynamıştır.

Görüldüğü gibi, milletlerin istiklali ilkesi birçok millet ve devletin tarihsel yaşamında önemli bir faktör olmuştur. Bu hak, yalnız bir halkın ortak çıkarlar etrafında birleşerek kendisini bir millet olarak algıladığı zaman, dinamik bir kuvvet haline gelebilmiştir. Milletlerin bağımsızlık hakkı, insan hakları ve vatandaşlık hukuku gibi düşüncelere değer kazandıran, XVII. ve XVIII. yüzyıllardaki felsefi akımların ürünlerinden başka bir şey değildir. Kuzey Kafkasya da, kendi bağımsızlık savaşında milletlerin bağımsızlık hakkı ilkesinden hareket ediyor ve ona dayanıyordu. Kuzey Kafkasya kurtuluş hareketi bu haktan yararlanarak, bütün Kuzey Kafkasyalıların milli birliğine dayanmaktadır. Kuzey Kafkasyalılar tek millet gibi hareket ederek, haklı milli arzularının gerçekleşmesine çalışıyorlar.

Rus hükümeti Kuzey Kafkasya’yı işgal ettikten sonra, öncelikle, Kuzey Kafkasyalılarda ortak niteliklere ve yazgıya sahip olduklarına dair şüphe uyandırmaya çalıştı. Böylelikle, netleşmeye başlayan milli ideolojiyi manevi dayanaklarından mahrum bırakmak istiyordu. Bu maksatla, bir sürü “bilim emekçileri” seferber edilerek Kuzey Kafkasyalıları “tetkike” koyuldu. Asırlık gerçekler tahrif edilmeye başlandı. Rus emperyalizminin menfaatleri doğrultusunda, mahkum halkın “değişik ırk ve kavimden” oluştuğu hakkında bütün dünyada yalan bilgiler ve uyduruk kuramlar yayıldı. Rusya’nın sömürgeci sisteminin zorba metotlarını Kuzey Kafkasya’da pekiştirmek gayesiyle muhtelif “araştırmacılar” ilmi değeri olmayan kitaplarında Kuzey Kafkasya’da vahşi ve yarı vahşi kavimlerin bulunduğunu kanıtlamaya çabalıyordu. Bu “araştırmacılar”a göre, “vahşi” kavimlerin tek uğraşları “bitmek bilmeyen düşmanlık ve kendi kendilerini yok etme” idi. “Bunlar devlet kurmaya kesinlikle uygun değildi”ler. Dolayısıyla “araştırmacılar”a göre, Rus hükümetinin çok sert, fakat babacan himayesine muhtaçtı.

Bu çürük kuramı olaylarla desteklemek için Rus hükümeti, Kuzey Kafkasyalıların birleşik cephesini parçalamaya ve 150 yıl boyunca Ruslarla gerçekleştirilen savaşlarda Kuzey Kafkasyalılarla güç veren birliği kırmaya çalışıyordu. Satılık adamlar elde ederek, halkın bir bölümünü diğer bölüme karşı ayaklandırmak suretiyle ortak yaşamı bozmaya, halk tabakaları arasında düşmanlıkları körüklemeye, özellikle kabileler arasında karşıtlıklar yaymaya gayret sarf ediyordu.

Tüm bu tedbirler, Rus “alimlerin” ilmi eser diye ortaya attıkları hezeyanlarla birlikte, Kuzey Kafkasya hakkında bilgisi olmayan veya sınırlı bilgi sahibi çevre üzerinde Rusya’nın istediği etkiyi yapıyordu. Bu etkilere kapılanlar yalnız yabancılar değildir. Ne yazık ki, kendi halkımız arasından çıkanlar da vardır. Bereket versin ki, “Rus alimlerinin” ağına düşenler parmakla sayılacak kadar azdır.

Burada bilimsel değerden mahrum ve bencil maksatlarla alelacele ortaya konulan kuramları araştıracak değiliz. Çünkü, bunların çoğu zamanla çürümüş ve ortadan kalkmıştır. Mevcut olanlar da yok olmak üzeredir. Bu makalede özellikle, bütün milli kurtuluş hareketlerini doğuran ve halkın ruhunu koruyan olayların içeriğini ve Kuzey Kafkasya’daki yansımalarını araştıracağız.

Bahsedeceğimiz olay, belli bir halk topluluğunun kendi milli birliğinin farkında olması, kendisini bir millet olarak algılaması ve bununla ilgili halde, yalnız kendi camiası dahilinde hür yaşamak arzusudur. Pratikte bunun gerçekleşmesi, ancak milliyet bilincine sahip zümrenin kendi devlet sınırları içinde yaşamasıyla mümkündür.

Bu şuur nasıl bir faktördür? Milli duygu ve millet nedir?

“Millet” mefhumunun tarifi ve bu kelimenin ifade ettiği gerçek anlam üzerinde sosyologlar ve sosyoloji ilmine yakın diğer ilimlerle uğraşanlar uzun süredir çalışmaktadır. Bugün hemen herkes tarafından kabul edilen ve uzun uzadıya süren tartışmalar sonucunda belirlenen tarif, hiç şüphesiz tarihin farklı devirlerinde, beynelminel devlet ilişkilerine göre değişik aşamalardan geçmiştir.

Şuna da işaret edelim ki, gerek eski devirde ve gerekse orta çağlarda, hatta XIX. yüzyıla gelinceye kadar yeni dönemlerde bu mesele üzerinde hemen hiç durulmamıştır. Söz konusu devirlerde daha başka ilkeler üzerine kurularak, bu tarife pek de ihtiyaç göstermeyen diğer koşullar çevresinde gelişmişlerdi. Bu sebeple ilim adamları, bu meseleye çok az ilgi göstermekle yetinmişlerdi.

Yalnız XIX. yüzyılın ilk yarısında, milletlerin bağımsızlık arzusu etrafında meydana gelen olaya, bilim çevreleri kurumsal esaslar aramaya ve milli bağımsızlık hareketini yönlendiren iç ve dış faktörleri belirlemeye, bunları açıklamaya yönelmiştir. Elde edilen bilimsel fikirlere dayanılarak “millet” mefhumunun izahına girişilmiştir.

Bu alanda yapılan ilk denemenin pek başarılı olduğu söylenemez. İlk başlarda daha fazla önem verilen şey, kök ve kan yakınlığı idi. Başka bir deyişle kavimsel ve ırksal özellikler ön plana çıkarılarak “millet” kavramı açıklanmak isteniyordu.Halbuki, çoğu defa gerçek, bu tarz bir tarife hiç de uygun düşmüyordu. Bu kuram, mevcut milletlerin son derece karmaşık şekli ayrılıklarını izahtan ve bu milletlerin kökenini belirlemekten acizdi. Zira, gerek kavimsel ve gerekse ırksal unsurlarla karışarak uzunca sürede kristalize olan muhtelif milletleri bu tarifle açıklamak ve tahlil etmek mümkün değildi.

Genel bir kural olmak üzere şuna da işaret edelim ki, büyük sayılan milletler, nicelik bakımından muhtelif unsurlardan meydana gelmiştir. Örneğin İtalyan milleti Etrüks, Eski Roma, Kelt, Yunan, Germen, Arap vs. gibi milletlerin bir karışımı olarak vücut bulmuştur. Fakat İtalyan milletini oluşturan bu çeşitli unsurlar, uzun asırlar boyunca hayat kazanında o derece kaynaşmıştır ki, bugün İtalyan milletini bütünleşmiş bir kütle ve millet gibi kabul etmekte kimse tereddüt etmiyor. Aynı şey Hall, Romalı, Kelt vb. kavimlerden oluşan Fransa için de söylenebilir. Rus milleti de Slav ve Slav olmayan Ugro-Fin, Moğol vs. kavimlerden meydana gelmiştir. Yeni milletler ise, mesela Kuzey Amerika, hemen hemen tüm ırk ve milletlerden teşekkül etmiştir.

Bütün bu örnekler, “millet” kavramını tarif ederken ırksal ve kavimsel esaslara dayanmanın kesinlikle doğru olmadığını açıkça göstermektedir.

Daha sonraki araştırmacılar, daha başarılı ve iyi bir tarif bulabilmek arzusuyla dil ve din gibi nesnel belirtilerden hareket ederek bu faktörleri tetkike koyuldular. Böylelikle gerçeğe daha yakın bir tanım bulacaklarını umuyorlardı. M. Block, Blunchli, Schaffle ve başta tanımış P. S. Mazzini olmak üzere bütün İtalyan kuramcılar bu ekole mensuptu.

Mazzini’nin tarifine göre, millet, aynı sınırlar dahilinde yerleşik, kök, dil, adet, ortak yaşam ve politik bilinç itibarıyla özdeş, birleşmiş tabii bir halk topluluğudur. Görülebileceği gibi, bu tanıma dahil edilen bazı unsurlar ve faktörler önceki satırlarda tahlil edilmiştir. Dolayısıyla bunlar üzerinde tekrar durmayacağız. Yalnız yukarıdaki tanımda önemli bir yer işgal eden dil faktörüne dikkat edelim. Bu tanımı savunanların hemen hepsi, milletin teşekkülünde dil faktörüne mühim bir yer ayırmaktadır.

Nitekim, tanımı veren Mazzini de aynı perspektiften hareket ediyor. Yalnız şu var ki, Mazzini tezini, geçen yüzyılın ortalarında, birkaç parçaya bölünerek kısmen mahkum bulunan İtalyan halkının bir millet olmaya başladığı, birlikte yabancı boyunduruğundan kurtulmaya çalıştığı bir sırada ileri sürmüştü. Bu hareketin ideologlarından biri olan Mazzini, tezinde her şeyden evvel İtalyan milletini kastediyor ve onun çıkarlarından hareket ediyordu. Mazzini, formülünde İtalyan milletini birleştirecek faktörleri şekillendirmek istediği için kuramını, bu birleşmeye yardım eden belirleyiciler üzerine kurmuştu. Bunun içindir ki, Mazzini’nin tanımı taraflılıktan kurtulamamış ve her yerde uygulanabilmekten çok uzak kalmıştır.

Milli bir öğe olması itibarıyla dil birliğinin, Mazzini ve takipçilerinin sandıkları gibi pek de büyük ehemmiyeti yoktur. Örneğin İngiliz, İrlandalı ve Kuzey Amerikalılarda olduğu şekilde aynı dili konuşan milletler vardır ki, bunları aynı millet gibi telakki etmek kimsenin hatırına gelmez. Aynı şey Norveçli, Danimarkalı, İspanya İspanyolları ve bunların güney Amerika’daki kolonilerine ilişkin olarak da söylenebilir ki, buralarda resmi dil hala İspanyolcadır.

Bununla birlikte, biz aynı dili konuşan milletlere rastladığımız gibi, birkaç dil grubundan meydana gelmiş, çok dilli milletlere de rastlıyoruz. Mesela İspanyol ve Katalonlardan ibaret İspanyol milleti; Fransız ve Bretonlardan ibaret Fransız milleti; Alman, Fransız, İtalyan ve Retoromanlardan müteşekkil İsviçre milleti, hepsi çok dilli milletler grubuna dahildir. Hatta Prof. Jellinek daha da ileri giderek Alman dilinin iki lehçesi (Hochdeutsch ve Niederdeutsch) ve Fransız lehçeleri (Kuzey Fransa ve Provansal lehçeleri) için ayrıca bağımsızlık hakkı tanıyor. Zira, profesöre göre, bu lehçeler arasındaki fark o derece önemli ki, bunları ayrı birer lisan gibi kabulde tereddüt edilemez. İşte görülüyor ki, bütün bu “muhtelif diller” Fransız ve Alman milletinin birliğine hiç de engel değildir.

Mazzini’den sonraki milli mesele kuramcıları gerçeğe daha fazla denk düşecek bir tanım bulmak yolunda çalışmıştır. Yeni çağ araştırmacıları “millet”in oluşumunda rol oynayan faktörlerin öznelliğine ağırlık verdiler ki, sonuçta bu kavramı hakkıyla ifade edecek yeni bir milli hareket kuramı vücuda getirdiler.

Bu kuramın en ileri gelen savunucularından biri E. Renan’dır. Renan “Qu’est-ce que la nation” isimli eserinde Mazzini’nin tezini çürüterek şunları söylüyor: “İnsan bir nehrin akışı ve dağ silsilesi gibi, ne kendi ırkının ve ne de kendi dil ve dininin esiri olamaz... Millet denilen şey, manevi şuuru doğuran sağlam ruhlu ve sıcak kanlı insanların büyük yığınıdır”.

Aynı perspektif Prof. Gumplowicz tarafından da savunulmaktadır. Gumplowicz’e göre millet, kavimsel bir kavramdan çok, asırlar boyunca oluşmuş ve yerleşmiş tarihsel bir kavramdır. Ve milli birliğin temelini teşkil eden nokta ruhidir ve bu da ancak dilin yardımıyla ifade edilir.

Bu söylenenleri Viyana’da devletler hukuku profesörü Jellinek daha açık bir kesinlikle ifade ediyor. Renan’ı takip eden Jellinek’e göre milletin oluşumunda önemli olan şey, dil, köken, din gibi nesnel belirtiler değildir. “Millet”in tanımında bunlar esas alınamaz. Asıl temel, bizi son hedefe götürebilecek öznel belirleyicilerdir. Herhangi bir halk kendisini her türlü karışma eyleminden korumaya muvaffak olduğu takdirde bile, bunu ancak tarihi kader birliğini ve belirli kültürel öğeleri koruma suretiyle yapabiliyor. Hatta kabile birliği bile kendi başına birleştirici bir amil olamaz. Zira tam bir birlik için kabile bağı bilincini ortaya çıkarabilecek hislerin mevcut olması lazımdır. Viyanalı alimin fikrine göre, milli şuur ve millet kavramının içeriği dinamik niteliktedir. Milli camia mensupları arasında kültürel birlik kuvvetliyse, aynı şekilde milli gelişmenin tarihsel sürecinde birleştirici öğeler de fazla ise, milli duygu da güçlü demektir.

Bütün bunları açıkladıktan sonra Jellinek “millet”in tanımını yapıyor ve diyor ki; “Ancak özel, kültürel unsurlara, ortak tarihi geçmişe dayanan ve kendisini diğer gruplardan ayrı gören insan gruplarına millet denilebilir”.

Milli mesele Leh ilim adamlarının araştırmalarında da önemli bir yer tutar. Bunlar da çoğunlukla yukarıda isimleri zikredilen otoritelerin düşüncelerine yakındır. Mesela Prof. Kulezycki “Sosyolojinin Esasları” ve “Devlet İlmi” adlı eserlerinde “millet”in tanımını dıştan görünen belirtilere göre yapanların dikkatini çekerek şu formülü teklif ediyor: “Millet, kendisini böyle addeden ve bunu kanıtlayan grup ve bireylerden ibaret toplumsal bir birliktir”. Devletler hukuku profesörü W. Komarnikki’ye göre, “millet” kavimsel ve ırksal unsurlara dayanan tabii bir grup olmadığı gibi, dil ve din birliği bakımından birleşmiş gruplar da değildir. Biz milleti her şeyden evvel tarih ve kültürün neticesinde meydana gelen bir grup gibi algılıyoruz. Millet, tarihsel ve kültürel bir bütünlüktür. Halk tarihi yaratır, tarih ise ayrı insan gruplarını bütünleştiren hatıralar ve gelenekler vücuda getirir. Dolayısıyla bu grubun manevi sermayesi ve malı olmuş temeller üzerinde, arzu ve amaçların ortaklığı, müşterek organizasyonlar ve kurumlar oluşturulur. Millet gerçeği, amaç ve isteklerin bilinçli bütünlüğünden kaynaklanır.

Böylelikle görüyoruz ki, yeni ilmi düşünce, geçen yüzyılın ortalarında yaşayan kuramcıların milli mesele ve “millet” kavramını açıklama konusundaki temel yaklaşımlarından bütünüyle ayrılarak, gerçeğe daha uygun tanım yapmaya muvaffak olmuştur. Biraz önce isimlerini sıraladığımız çeşitli milletlere mensup düşünürler, netice itibarıyla aynı şeyi söylüyor. Hepsi de muhtelif tarzda aynı şeyi ifade ederek doğruluyor. Hepsinin ortak kanaatine göre millet, öncelikle ortak duygu ve emel, ortak tarihi geçmişte saklı ruh ve ortak yaşam yolunda gösterilen irade gücü demektir.

Bu tarif Kuzey Kafkasya için de bütünüyle geçerlidir. Kabile ayrılıklarına rağmen Kuzey Kafkasyalıların ortak bir geçmişi vardır. Herkesin gözünde bu geçmiş aynı derecede kutsaldır. Medeni ve kültürel değerler uzun asırlar boyunca aynı sınırlar dahilinde süre gelen müşterek yaşamın ürünüdür. Nihayet onların tek emeli, kendi milli sınırları dahilinde müşterek yaşamaktır.

Kuzey Kafkasya’nın milli birliği için uygun olmayan bir durum varsa, o da, ortak bir dilin mevcut olmamasıdır. Fakat yukarıda gördüğümüz gibi, dil birliğinin, milli birlik üzerinde pek de önemli rolü yoktur. Ve bu vazgeçilmez bir faktör değildir.

Bununla birlikte dil konusunda bile, Yafetidoloji olarak anılan yeni Kafkasya dilciliği, Kuzey Kafkasya’nın milli hareketi için önemli ufuklar açmaktadır. Yafetidolojinin ispat ettiğine göre, Kafkas dil ve lehçeleri; hatta aslında yafetik kökten gelmeyen Oset ve Türk dil ve lehçeleri bile birbirlerine çok yakındır. Dolayısıyla, bu yakınlık olduktan sonra, bağımsız bir devlet haline gelince ortak bir dil meydana getirmek o denli zor olamaz. Bu alanda 1926-1929 yıllarında bazı denemeler yapılmıştır. Kuzey Kafkasyalı ilim adamları meseleyi görüşerek, başlangıçta bütün Kuzey Kafkasya alfabesini birleştirmeyi düşünerek ilk adımı atmışlardır. Fakat Kuzey Kafkasya’yı çeşitli milletlere bölmeyi amaçlayan Sovyet hükümeti bütün bu faaliyetlere son vermiş, tüm projeler böylelikle sonuçsuz kalmıştır. Halkın arzusuna rağmen, değil yalnız ortak lisan oluşturmak, hatta 1926 yılından itibaren Rostov’da “Kuzey Kafkasya Alfabelerini Birleştirme Komisyonu” adlı heyet mevcut olmasına rağmen, Kuzey Kafkasya alfabesi bile birleştirilememiştir.

Fakat kuşku yok ki, Kuzey Kafkasya’nın milli gelişimine set çeken engeller kalktıktan ve yurdumuz tam anlamıyla hür ve bağımsız olduktan sonra, ortak dil problemi tamamen halledilmiş olacaktır. Yafetidolojinin tespit ettiği bu dil yakınlığı Kuzey Kafkasya’da dil meselesini çözümlemede, diğer çok dilli milletlere nazaran daha uygun bir zemin yaratmıştır. Kuzey Kafkasya’nın konumu bu hususta İsviçre, Belçika ve öteki çok dilli milletlerden daha iyidir.

O halde çok dilli bir millet olmamız bizi düşündürmemelidir; çünkü milli birlik unsurlarımız çok güçlü olduğu için bu engeli her zaman kaldırabilecek durumdayız.

İşte, bu temel birliğin dinamik kuvveti bizi hürriyete kavuşturacak ve sonra kendi milli devletimizde bütün güç problemleri ve elbette ortak dil meselesini olumlu şekilde halletmemize yardım edecektir.

Federatif Devletin Esasları
Geçen sayılardan birinde “Kafkasya Konfederasyon Antlaşması”nı tahlil ederken, onun ideal yönünü ve pratik değerini vurgulamış ve şunu da eklemiştik: Bağımsız Kafkasya’nın konfederatif esaslar çerçevesinde birleşmesi daha güçlü birleşmeye, yani federasyona geçmek için bir aşama olmalıdır.

Federasyonun yararlarından bahsederken, bunu gerektiren birçok fikirden faydalanarak hareket etmiştik. Belirttiğimiz esaslara sadık kalarak, bu yazımızda işleyeceğimiz tezi, ilmi nitelik taşıdığını iddia edebileceğimiz kuramsal kanıtlarla açıklamak isterdik.

Federatif devletin gerçek çehresini, federasyonu meydana getiren parçalardaki yasama, yürütme, yargı kurumlarından başka, merkezi (federal) hükümetin de yasama, yürütme ve kısmen de yargı müesseselerine sahip bulunması oluşturur. Yani “konfederasyon”dan farklı olarak, bağımsız devletin çatısını teşkil eden unsurlar burada, birlik nispetinde de temsil edilir. Aynı zamanda yerel kurumlarla, ortak kurumların yetkileri dikkatle sınırlanarak gerek federal anayasada, gerekse yerel anayasalarda belirlenirler.

Birçok devletin tecrübelerinden anlaşılmaktadır ki, çağdaş yaşamın hayli karmaşık ve çeşitli koşullara uymaya yatkın elastikiyeti ile federasyon güvenilir bir siyasi yapıdır. Bu sistem çok milletli devletlerin özgün şartlarında ortaya çıkan uyuşmazlıkları çözümlemesi ve bu devletlerin çöküşünü önlemesi dolayısıyla fevkalade bir değer kazanmaktadır.

Federatif yöntem, bu gibi devletlerde yerel çıkarlarla genel çıkarları uzlaştırma yoluyla gereksiz karşıtlıkların ortadan kaldırılmasına yardım etmekte ve böylelikle, ülkenin ortak menfaatlerini dışarıya karşı layıkıyla temsil etmek üzere içinde güçlü bir yapı yaratmaktadır. Bu durum bilimsel düşünceye de etki yapmış federasyon üzerine araştırmalara ciddiyet kazandırılmıştır. Devletler ve milletlerarası hukuk düşünürleri, milletlerin birlikte yaşayabilmeleri için federasyonu en yüksek ve en mükemmel bir şekil olarak algılamaktadırlar. Onlara göre büyük veya küçük, bütün devletlerin ortak bulunan olumlu yönlerini üzerinde toplayan federasyon, hukuki bir devlet teşkilatının en mükemmel şeklidir.

Bu ilmi düşünce, federatif devletlerin gündelik hayatında da doğrulanmaktadır (tabii SSCB gibi uyduruk federasyonlar hariç). Bu federasyonlarda, dışarıya karşı birleşik hareket eden küçük devletler içte istiklallerini koruyarak olumlu neticeleriyle küçük devlet yaşantısını sürdürmektedirler.

Federasyonda, bütünlük parçalar ile, merkeziyet yerinden yönetimle, genelin çıkarları parçanın çıkarları ile yanyana, uyuşmalık yaratmaksızın yaşamakta ve devlet hayatının uzuvları arasında ahenk bozulmamaktadır.

Kuşatıcı birlik, farklı unsurların milli özelliklerine kesinlikle zarar vermemektedir. Zira onların serbest gelişimleri için mutlaka gerekli olan siyasi kimliklerine asla dokunmamaktadır. Federatif devleti oluşturan parçalar birbirini bütünler, destekler ve zenginleştirir. Federasyona katılan devletler büyük bir siyasi birlik yarattıklarından, buna paralel zengin iktisadi olanaklara da sahip olmaktadırlar. Sonuçta serbest gelişim ve güven için en iyi şartlar yaratılmaktadır.

Birleşik devletin yasama müessesinde hata yapma ihtimali çok azdır. Merkezi ve yerel parlamentolar değişik önlemlerle işbirliği yaparak farklı parçaların yaratıcı güçlerini sevk ve idare ederler; aradaki ırki, medeni ve diğer farklılıklardan kaynaklanan ayrılıkları silerler.

En önemlisi ise; federatif kuruluşu çağdaş devlet bağımsızlığı anlayışına bütünüyle uygun düşmektedir. Daha XVI. yüzyılda, bu anlayışın Jean Bodin tarafından yapılan formülünü modern, dolayısıyla federatif devlet şekli ile uzlaştırabilmek mümkün değildir. Çünkü Jean Bodin kendi kuramını Batı Avrupa monarşilerinin çıkarlarına yönelik, onların merkeziyetçilik ve aynı zamanda ayrılıkçı emellerine ilmi bir esas yaratmak için ortaya atmıştı.

Fakat XVIII. asır sonlarında başlayan hareketin ideolojik tesiri altında doğup önemi giderek artan milletlerarası hukuk sayesinde, yanı sıra oluşan federasyonlarla güç kazanan yeni devlet kuramı, federatif devletteki ayrı parçaların hakimiyetine tamamen uygundur.

Devletler ve milletlerarası hukukun bugünkü kuramcılarının çoğuna göre, geniş demokratik katılım vasıtasıyla veya uluslararası anlaşmalarla birçok haklardan, hatta haklarının hepsinden kaçınan bir devlet, istiklal ve hakimiyetini yitirmeyebilir. Bu çerçevede, federasyona giren ve kendi arzusuyla kendi haklarını sınırlayan ve bir bölümünü ortak federal organlara devreden bir devlet dahi otoritesini yitirmiş olmuyor. Federasyonu meydana getiren parçaların haklarını federal anayasa korumaktadır.

Mevcut federasyonlarda hakimiyetin pratikte nasıl gerçekleştiğini kaydetmek yersiz değildir. Örneğin İsviçre ve Amerika Birleşik Devletleri’nde senato üyeleri, federasyona dahil ayrı ayrı parçaları temsil ederler. (Katılımcı devletlerde yürütme kuvveti merkezi hükümetten türeyen bir kuvvet değildir.) İsviçre anayasasının üçüncü maddesine göre, birlik anayasası tarafından hakimiyet sınırlanmamışsa her kanton bağımsızdır. Fakat birlik anayasasını kabul edenler de kantonların kendileri olduğu için bu sınırlama kendi kendini setlemekten ibarettir ki, dolaylı olarak kantonların hakimiyeti prensibi zedelenmemektedir.

Milletlerin federasyon prensibi çerçevesinde beraber yaşamaları genel olarak budur. Bahsedilen müşterek hayatın başlıca şartı, federasyonun özgür arzu ve bilinçli bir çalışma ürünü olmasıdır. Bu esas koşul yoksa, federasyon bütün anlamını yitirir. Çünkü federasyonların asla zorlamaya tahammülü yoktur.

Bundan şu anlamı çıkarabiliriz: Federatif birlik, ancak maddi ve manevi bakımlardan eşit güçler arasında yapılabilir. Aksi takdirde federasyon, güçlünün güçsüzü yutmaya çalıştığı bir maskeye dönüşür. Büyük milletlerin bu karakteri yapılarında mevcuttur, insanın doğasından kaynaklanır. Başlangıçta serbest arzuya dayansa bile, büyük milletlerin küçük milletlerle yaşaması ister istemez çatışmaya dönüşür.

Büyük milletlerin çevresinde küçük milletlerin birleşmesi ile teşekkül eden devletlerin yazgıları hep böyle olmuştur. Küçük milletler ya büyükler tarafından yutulmuş ya da ortak çabalarla devleti dağıtarak büyük milletten kurtulmuşlardır.

Gelecekteki Kafkasya Federasyonunu bu bakımlardan hiçbir tehlike tehdit etmiyor. Zira, sadece menfaatlerin ortaklığı, medeni ve tarihi bağların çokluğu değil; maddi ve manevi imkanların eşitliği de Kafkasya milletlerinin sıkıca birleşmelerini kolaylaştırmaktadır.

Millet ve Dil
Millet nedir, milletin oluşumunda temel belirleyiciler hangileridir, millet ve dil arasında ne gibi bağlar mevcuttur? Bütün bu meseleler şu ya da bu şekilde dergimizin sayfalarında araştırma konusu olagelmiştir.

Buna rağmen, dergimizde “ortak devlet dili meselesi” etrafında yapılan tartışmaları dikkate alarak, yukarıda bahsedilen ve önceden araştırılan probleme tekrar dönmek ve şimdi ele aldığımız dil meselesi arasında bir illiyet (sebep-sonuç) ilişkisi bulmaya çalışacağız.

Önceki yazılarımızda biz, bugünkü “millet” mefhumunun hayatın gerçek taleplerine uymak suretiyle kurulduğunu ve ırk, din ve dil gibi objektif özelliklere, yani dışsal belirleyicilere dayanmadığını kaydederek; bu kavramın uzun ilmi tartışmalardan sonra doğru olarak subjektif faktörlere dayandığını söylemiştik. “Millet”in bu genel ve doğru tanımı, fiziksel bünyelerinin karışıklığına bakılmayarak mevcut milletlerin hepsine uygulanabilir.

Bu yeni ve herkes tarafından kabullenilen subjektif perspektife göre, “millet” artık ne “ırk”, ne “dil” ve ne de “din” ile birebir özdeş şekilde algılanmıyor. Bu unsurlar, herhangi bir milletin farklı kısımlarının daha kolay ve daha çabuk birleşmesine yarıyor ve milletin bütünleşmesi sürecini destekliyorsa da, milletin oluşumu, varlığı ve gelişimi için zorunlu koşullar olarak kabul edilmiyor.

İşte bu noktadan hareketle dergimizde şunlar yazılmıştı: “Millet, tarihsel bir sonuç olup, şimdiki zamanda ve gelecekte müşterek yaşama iradesini içermekte ve milli birliğe duyulan özlemi ifade ediyor. Millet, yeryüzünün belli bir bölgesinde asırlara yayılan ortak bir hayat ve bundan doğan sosyal, kültürel, ekonomik ve politik şekil ile menfaatler neticesinde ortaya çıkar”[1]. Daha sonra şunlar vurgulanıyordu: “Halk, millet; bu herşeyden evvel ortak görenek, ortak tarihsel akış içinde kültür birliği ve gelecekte birlikte yaşama iradesi ile takviye edilen ruhtur”[2].

Subjektif kurama göre “millet”in kökenini ailede aramak hiç de doğru değildir. Ve “millet” tanımı bazılarının düşündüğü gibi biyolojik kurama dayanılarak yapılamaz.

Gerçekten de ırk ve millet gibi taban tabana zıt iki kavramı bir araya getirebilmenin imkanı var mıdır? Biyolojik kuramda olduğu gibi, milletin kökenini ailede aramak doğru mudur? Elbette hayır. Çünkü yeni bakış bütünüyle aksi bir yol önermekte ve ailenin kökenini aşiret ve kabile gibi daha büyük insan topluluklarında aramak gerektiğini ileri sürmektedir.

Görüldüğü gibi, ırk-kan yakınlığı, iskelet, kafatası, boy vs. sadece biyolojik bir olaydır. Millet ise, ortak gelenek, düşünce tarzı, görenek vs.’den hareket eden insanların ruhi bağımlılıklarının ürünüdür.

Tanınmış alim, filozof ve sosyolog Prof. Ernest Barker’e göre, “millet, kan birliği sonucunda meydana gelen fiziki bir olay olmayıp, gelenek birliğine dayanan ruhi bir hadisedir. Bu, bütün tarih boyunca insan düşüncesi, duygusu ve iradesi ile kurulmuş ortak bir ruhsal içerik ve sun’i bir bünyedir”[3].

Stammer adlı diğer bir tanınmış alim, aynı düşünceyi şu şekilde izah ediyor: “Bu olay (milli birlik hissi -B.B.-) sunidir, çünkü ruhsaldır. İnsanlar bunu kendilerinde zaman geçtikçe yavaş yavaş oluşturuyorlar“[4]. Nihayet Leh ilim adamlarından Meçislav Şerer “Bu şuur (milli şuur -B.B.-) ortak kader, ortak sevinç, geçmişe ilişkin ortak gurur ve geleceğe yönelik ortak ümide sahip insan grupları arasında doğar ve grup üyeleri arasında kendini gösteren yürek bağıyla birlik meydana getirerek bunları sağlam bir kütle haline getirir” demektedir[5].

Böylelikle millet, subjektif faktörlerle vücuda gelen ve coğrafi bağlarla bağlı ayrı cemiyetleri, ruhen farksız gruplar halinde birleştiren içsel duygu ve yönelişlerin ürünü olmaktadır. Dolayısıyla “millet”i fiziksel bir vakıa halinde algılamakta mana yoktur.

Bu yavaş gelişim süreci, en çok bilinen milletlerde bile henüz tamamlanmamıştır. Le Bon’un fikrine göre, mesela Fransız milletinde, milli dayanışma olgunlaşmamıştır. Fransız ihtilali, milletin farklı kısımlarının bütünleşmesini çabuklaştırmışsa da; Pikardilerin, Flamanların, Burgonların, Normanların, Gaskonların, Bretonların, Provansalların v.s. bütünüyle kaynaşması henüz gerçekleşmemiştir. Le Bon’a göre, bunların karakter, ideal, duygu ve düşünceleri arasındaki fark öylesine büyük ve barizdir ki, şimdiden karakteristik Fransız tipi hakkında bir şey söylenemez. Le Bon, İtalyan milletini de aynı vaziyette görüyor ve “İtalya’da Pigemonları, Sicilyalıları, Venedikllileri, Romalıları ve diğerlerini görüyorum ama, İtalyanları göremiyorum” diyor.

İngiliz, Şotlan, Valys ve İrlandalılar arasındaki fark ve çekişme o denli büyük ki; Ernest Barker, bunları sadece ayrı birer millet halinde algılamakla kalmayıp, siyasi hayat şekillerini de bağımsız devlet şekline benzetmektedir. Biz bütünlüğü şüpheli olan diğer milletlerden bahsedecek değiliz. Fakat şunu söyleyebiliriz: Bugün Almanya’da kullanılan birleştirme tedbirleri, Alman milletinin tamamen birleşmesinde pek de son aşama değildir.

Şimdi Kuzey Kafkasya milletini ele alacak olursak; onun kendi bilincini bulmasındaki esasların da, diğer milletlerdeki esaslarla aynı olduğunu görürüz.

Öncelikle şuna dikkat çekmek lazımdır ki, Kuzey Kafkasyalılar öteden beri tek ve müşterek bir sınır dahilinde yaşamaktadırlar. Belli bir coğrafyada bulunmanın da, kitle için kuvvetli ve daimi bir birlik sembolü olduğunu elbette biliyoruz. M. Şerer bu konuda şunları söylemektedir: “Ana toprakta mıknatıs gücünün kaynağı saklıdır. Aynı toprak üzerinde doğmuş olanlar, hep bu güce kapılarak ortak arzularıyla, daha doğrusu tutkunluklarıyla, kendilerini birleşmiş hissediyorlar. Aynı zamanda yüzyıllar boyunca, üzerinde milli yaşam oyunu oynanan bir alan olan ve sayısız nesillerin acılarını ile sevinçlerini taşımış bulunan toprak, bütünlüğün ve toplumun sürekliliğinin en mükemmel sembolüdür”.

Kuzey Kafkasya milleti, birçok ortak öğelerle tek ve müşterek bir manevi ruh vücuda getirebilmiştir. Bu ruh kendisini, halk yaratıcılığı, edebiyat, maddi kültür vs. gibi hayatın muhtelif alanlarında ortak şekilde göstermektedir.

Kuzey Kafkasya milleti, milli olgunluğunu, yakın geçmişte bağımsız hayata dair iradesini açıklamak ve bu iradeyi önce beyaz, sonra da kızıl istilacılarla mücadele sırasında verdiği kurbanlarla sağlamlaştırmak suretiyle pekala gösterebilmiştir.

Hiç şüphesiz, bugünün acı günleri Kuzey Kafkasya milletini daha fazla birleştirmek için iyi bir çimento olacak ve ona yakın bir gelecekte milli ve özgür hayatını elde ederek bağımsız bir devlet halinde yaşama mutluluğunu sağlayacaktır.

* * *

Milli bünyemizin tek zayıf noktası, milletimizin çok dilli olması ve tek, ortak milli bir dilin mevcut bulunmamasıdır. Fakat bu zayıf nokta, Kuzey Kafkasya milletinin dayandığı esasları sarsabilecek şekilde değildir. Zira, yukarıda da açıkladığımız gibi, ortak dil, millet halinde yaşamanın zorunlu bir şartı değildir.

Mesela biyolojik açıdan farklı olup, ortak lisandan yararlanan milletler olduğu gibi, biyolojik bakımdan hemen aynı olup, iki ya da daha çok dil kullanan milletler de vardır.

Bununla birlikte, bir milletin gelişiminde ortak dilin önemi ve yeri o kadar büyük ki, herhangi bir millet tek ve genel bir milli dil vücuda getirmek mecburiyetindedir[6]. “Millet”e özgü, karakteristik, subjektif unsurlarla beraber, tek ve genel bir milli dile sahip bir millet, en ideal ve olgunlaşmış bir millettir.

Ortak milli dilin sadece pratik yönüne eğilmeyerek, genel milli dili kullanma neticesinde kendini gösteren ve milli psikolojiyi destekleyen bazı şeylere ayrıntılarıyla bakalım.

Düşünce ve duygu dil ile, daha doğrusu söz ile birbirine bağlıdır. Bunların yardımıyla dil ve millet arasında bazı psikolojik (ruhsal) ilişkiler oluşur. Barker buna “akrabalık” adını veriyor ve milletin birleşmesinde dile çok büyük yer vererek bu konudaki fikrini şöyle açıklıyor: “Her ifade, duygularla ilgili ve düşünceler uyandıran unsurlarla yüklüdür. Bu unsurları anahtar, yani dil olmadan kimse çözemez, duygu ve düşünceleri anlayamaz. Bir milletin dilini bilmeden hiç kimse o milletin kalbine nüfuz edemez ve halkın ruhunu anlayamaz. Tam tersine, dil bilinince, bu vasıtayla, bize derinden tesir eden ruhi bir kuvvetin geldiğini hissediyoruz”.

Böylelikle, dil halkın ruhunu açıyor ve onu daha kolay anlaşılacak bir şekle sokuyor. Fakat dilin en büyük önemi, milli edebiyatın oluşturulmasında ve milletin manevi kültürü ile sıkıca ilişkili olan milli yazı kültürünü yaratmasındadır.

Baker’e göre “kendi dili ile vücuda getirilmiş bir milletin edebiyatı, onun hayat şekillerinden ve gelişimini etkileyen faktörlerden biri oluyor. Bu edebiyat, milletin psikolojisine nüfuz ederek, onu kendi tesiri altında bırakıyor”.

Mc Neile Dixon daha açık şekilde, “edebiyat renk kazanmakta ve milli hayatın karakterini ifade etmekte” diyor.

Milli karakterin ürünü olan edebiyat, aynı zamanda milli düşüncenin gelişimine de etkide bulunabilir. Fakat edebiyatın doğuşu ve serpilmesi için ortak milli dilin varlığı gereklidir. M. Şerer şunu ifade ediyor: “Ortak bir dilin mevcut olmaması, saf bir milli edebiyatın ortaya çıkmasına engel olmaktadır”.

Biz de şunu diyebiliriz: Ortak dil, ortak milli edebiyatla birlikle, milli bağlılığı desteklemeye yarayan ve milli şuuru kuvvetlendiren önemli faktörler arasındadır.

Dolayısıyla, mevcut milletlerin yalnız ortak bir devlet dili yaratmak değil; bunu aynı zamanda ortak milli bir dil haline getirmek için sistematik halde çalışmalarına şaşmamak lazımdır. Bilindiği gibi, vaktiyle çok dilli olan Fransa’da roman dili gündeme getirilmiş; mevcut dil ve lehçelerden “langue d’oil”, önce ortak devlet dili daha sonra da ortak milli dil olmuştur.

Yine pek iyi biliyoruz ki, Appen Yarımadasında birçok millet ve dilin karışması sonucunda, nispeten daha yakın bir geçmişte tek dilli bir İtalyan milleti vücuda gelmiştir.

Aynı manzarayı Alman milleti arasında da görmekteyiz. Sınırlı derecede anlaşılan mahalli lehçelerden kompoze Almanca meydana çıkarak Luther ve bütün Almanya’nın dili olmuştur.

Nihayet, bugüne kadar üç dili muhazafa eden İngiltere’de Latin ve eski Fransız dillerinden sonra “East Middland” lehçesi bugünkü İngiltere’nin dili haline gelerek, yavaş yavaş ortak devlet dilinden, ortak milli dil haline dönüşmedi mi?

Çok genç milletler arasında da benzer dil birliklerine rastlamaktayız. Mesela Amerika, Yugoslavya, Çekoslovakya vb. hep dil birliğine çalışan devletlerdir. Hatta dillerin eşitliği hakkının anayasalar ile tanındığı yerlerde (Belçika, İsviçre) bile bu birlik yolunda güçlü çalışmalar yapılmakta; gelecekte ortak milli dil meselesini olumlu şekilde halledilebilecek zemin hazırlanmaktadır.

Biz bütün bu örneklerin inandırıcı olduğunu zannediyoruz. Bu örnekler bize, ortak milli meselenin çözümlenmesi için gerekli sınırlı kuralları göstermektedir. Kendisini bir millet olarak muhafaza etmeyi isteyen bir millet, ortak milli bir dil vücuda getirme yolunda şuurlu olarak çalışmalıdır.

Tarihimizin şimdiki aşamasında Kuzey Kafkasya kabileleri, kendi milli “benlikleri”nin korunmasında en iyi bir silah olan anadillerini korumak zorundadırlar. Fakat bağımsızlık elde edildiği, özgür milli hayat devresine girildiği günden itibaren onlar, tek, ortak milli bir dilin oluşumuna bilinçle katılmalıdırlar.

Hür Kuzey Kafkasya’da bir Avar, bir Kabardin, bir Balkar, bir Osetin, bir Çeçen, bir Kumuk vs. değil, ancak Kuzey Kafkasyalı olmalıdır.

Milli Merkeziyetçilik
Dergimizin önceki sayılarından birinde Cevan Bey “İki Yol” başlıklı makalesinde öteden beri temas ettiğimiz şu problemden bahsetmişti: Acaba biz, tüm faaliyet ve hareketimizde çok kabileli oluşumuz esasından mı hareket edeceğiz; yani bu yönü müşterek bir hale getirerek derinleştirecek miyiz? Yoksa ortak kök ve kan bağı ile sağlamlaşan hayatı, ruhi hususlardaki ortak niteliklerimizi göz önüne alarak, her yerde tek milli irade ve emeli savunarak kabile veya milletlerden bir devlet yaratmaya mı çalışacağız?

Cevan bu konuda şunları söylüyor: “Çok eskiden beri biz, Kuzey Kafkasya milli-politik düşüncesinin pratik teşebbüs ve faaliyetlerinde esas olmak üzere, kabile ayrışması prensibini değil, gerçek milli merkeziyetçilik esasına değer vermişizdir. Kuzey Kafkasya milli meselesini hiç bir zaman müşterek milli davanın gerçekleşmesi için taktik amaçlarla birleşmemiş, ayrı ayrı kabile yahut milletlerin bir meselesi gibi algılamamışızdır. Milli uyanış problemi bizim için daima kendi istiklalini ve yaşama hakkını elde etmeye çalışan tek Kuzey Kafkasya milletinin meselesi olarak kalmıştır”.

Cevan Bey’in düşünce ve kanaatini takip ederek, söz konusu makalesinde ileri sürülen fikirlere bazı şeyler eklemeyi gerekli görüyoruz.

Bize göre, Kuzey Kafkasya’nın jeopolitik durumu ve genel şartları hepimizi apayrı bir vaziyetle yüz yüze getirmektedir. Bu vaziyet ise, milli uyanış düşüncesini, değil kabile ayrışması esasına dayandırmak, hatta bu tarz bölünme fikrini beslemek bile milli meselemiz için tehlikeden başka bir şey değildir.

Kabile bölümlemesi kendi başına Kuzey Kafkasya’da ayrı bir zihniyetin varlığına işaret eder ve bu, istiklalimizin açık ve gizli düşmanlarının aktif desteği sonucunda, Kuzey Kafkasya milletini oluşturan ayrı ayrı kabileleri milli birer bütün haline getirmeyi hedef alan açık bir siyasi harekete dönüşebilir. Kabile ayrışması ezeli düşmanlarımızın elinde iyi bir silah olacak ve bu silahla düşman, kabile düşmanlıkları meydana getirerek bütünüyle kenetlenmeye vakit bulamamış Kuzey Kafkasya milletini parçalamaya gayret edecektir. Kuzey Kafkasya milletinin parçalanıp dağılması, tek milli irade gibi bir esastan mahrum kalacak olan Kuzey Kafkasya devleti fikrinin yok olmasına yol açacaktır.

Kuzey Kafkasya tarihinin başlıca gelişme aşamaları incelendiğinde görülür ki, bu tarih, birkaç asır boyunca birbirini ezmeye gayret eden iki siyasi akım arasındaki mücadelenin izlerini taşımaktadır. Tarihin o merhalesinde önde gelen ve hakim olan, Kuzey Kafkasya’nın ayrı ayrı kavimlerinin tamamen tabii ve sağlam, devlet kurma ihtiyacı neticesinde ortaya çıkan bir akım, parçalanmış kabileleri müşterek tek devlet sınırları dahilinde birleşmeye ve bu kabileleri tek bir millet haline getirmeye çalışmıştır. Alan ve Hazar döneminde, daha sonra Adige döneminde ve nihayet Mansur, Gazi Muhammed, Hamzat Bek, Şamil zamanlarında hep böyle olmuştu. Kuzey Kafkasya’da yabancı kuvvetlerin tahrik ve yardımlarıyla tutunan ikinci akım ise, bütünüyle bu düşünceye ters amaçlar takip etmiştir. Bu akım, kabile akımlarına göre parçalamaya, ayırmaya teşebbüs etmiş, tarihi kader ve siyasi, manevi menfaat birliğinin sağlam bağlarıyla bağlanan kabilelerin doğal birleşme sürecine her vasıtayla engel olmaya çalışmıştır.

Bu iki cereyan arasındaki mücadele en sert şeklini Kuzey Kafkasya’nın Moskova ile yaptığı efsanevi nitelikteki, yaklaşık iki asırlık mücadelesi sırasında almıştır. İşte bu dönemde ikinci (parçalayıcı) akım, her vasıtayı kullanarak Kuzey Kafkasya kabilelerinin direnişini zayıflatmaya ve ülkenin servetini ele geçirmeye can atan Moskova’nın sıfatında kuvvetli ve zengin bir koruyucu bulmuştu. Fakat geçen asrın 30’lu yıllarında Şamil’in dehası, eşit olamayan kuvvetler arasındaki mücadelenin ağır koşullarında, Kuzey Kafkasya’nın o günlerdeki hayatına göre değiştirilen hukuk kaideleri doğrultusunda idare edilen birleşik bir Kuzey Kafkasya devleti meydana getirerek birleşme hareketi için kuvvetli bir temel oluşturmuştu. Büyük Şamil’in Kuzey Kafkasya bütünlüğünün bir sembolü oluşu boşuna değildir. Fakat Kuzey Kafkasya’da milli birlik bilinci bulunmasaydı hiç şüphesiz, Şamil’in dehası da kuzeyden gelen bölme çabalarına karşı aciz kalacaktı. Şamil’in yarattığı devletin temelinde, işte bu milli birlik şuuru olmuştur.

Kafkasya’da kökleşen Çarlık, kendi ayırma ve parçalama faaliyetini devam ettiriyordu. Kendi milli siyasetlerinde, varisi oldukları çarlığın denenmiş metodlarından yararlanan bolşevikler bile aynı yolu takip ettiler. Sovyet hükümeti de Kuzey Kafkasya milletini parçalamaya teşebbüs ediyordu. Kuzey Kafkasya toprağını bir çok ayrı ve keyfi şekilde oluşturulan idari bilimlere ayırmak, yerli kabile özelliklerini kötü niyetle belirginleştirmek ve dil ayrılıklarını kuvvetlendirmek şeklindeki hareketler bolşeviklerin sistemli bölme planını uygulamaya yönelik tedbirlerdir.

Dolayısıyla bunun için, hatta bağımsız bir hayat sürdüren tamamen dayanışma halindeki bir millet için bile büyük bir tehlike oluşturan kabile ayrılığı fikri, daha kendi kurtuluşu için mücadele halindeki Kuzey Kafkasya milleti açısından hiç de uygulanabilir değildir. Belirtmek gerekir ki, bu düşünce Kuzey Kafkasya’da tutunamamış ve tarihimiz onu ülke koşullarında, bozguncu siyasi bir zihniyet olması dolayısıyla daima reddetmiştir.

Vilayet-kabile bölünmesini kabul etmeyerek, buna karşı milli merkeziyetçilik fikrini savunurken, biz federalizm sistemini bile red etmeliyiz. Çünkü federalizm, bir siyasi yönetim şekli olması dolayısıyla bölme en çok yakın ve uygun bir sistemdir. Bunu yerine daha gelişmiş ve milletin süreklilik gösterebilen siyasi teşkilat şekli olan üniter devlet fikrini kabullenmeliyiz. Kabile taksimatı, federalizm ile sıkı sıkıya bağlı bulunmakta ve bu yönetim tarzında daha fazla gelişme zemini bularak en sonunda devletin bütünlüğünü tehdit eden bir bölge milliyetçiliği şeklini almaktadır. Buna göre, federalizm bizim politik hedeflerimiz tatmin edemez ve bizim için bir siyasi ideal olamaz.

Genellikle kabul edilen bir inanca göre, federalizm, dağınık insan cemiyetlerinin bir araya gelmelerini sağlayan bir araç, kendi çıkarlarının birliğine ve tarihsel kader ortaklığına inanmış farklı sosyal grupları siyasi birliğe götüren yolun aşamalarından biridir. Ancak gerçekte federalizm hiç de, federal idarenin her zaman ve her yerde siyasi şekli aşamalarından ibaret olmayıp, dağınıklıkla tam birleşme arasında bir köprü vazifesi yaptığını iddia eden tek siyasi bakış da değildir. Federal yönetim her somut tarihi olayda birleştirme rolü oynamak, uzlaşma ve barış amacı takip etmek veya parçalamak için uygun koşullar oluşturmak gibi durumlarda özel bir önem ve karakter taşımaktadır. Mesela ilim, arazi-vilayet, mesleki-iktisadi, milli idare ve uluslararası olmak üzere bir çok federatif idare alternatifini seçme ve hayati tecrübelere dayandırarak son şeklin, yani beynelminel federalizmin ifade ettiği manaya daha yakın olduğunu kabulleniyor. Çünkü beynelmilel federalizmde, oluşturulan birliğe, bağımsız devletler ya da farklı milletler dahil bulunuyor. Diğer şekillerinde ise federatif sistem, takip edilen amacı tatmin edemediğinden kabule değer görülmüyor.

Federatif yönetimin zayıflığı geçmişte Napolyon tarafından da ifade edilmişti. Ona göre “federalizm güçleri parçaladığı için büyük devletleri zayıflatmakta” idi. Federalizmin tanınmış yandaşlarından Tocqueville federatif birleşmelerin bu olumsuz yönüne daha açık bir şekil vererek şunları söyler: “Federal sistemin üstün taraflarını kimse benden daha fazla takdir edemez. Bu sistemde, insanlığın emniyet ve hürriyeti yararına en güçlü kombinezonlardan birini görüyorum. Böyle bir sisteme sahip olan toplumun şahsına özeniyorum. Fakat ben, federasyona dahil olan milletlerin eşit güçle, yönetim üstünlüğünü elinde millete karşı uzun süre mücadele vereceklerine dair inancımı terk ediyorum”. Tocqueville tarafından gayet yerinde vurgulanan bu son yön, Kuzey Kafkasya koşullarında özel bir öneme sahiptir. Federatif Kuzey Kafkasya, sayıca bizden çok üstün olan dış düşmanla mücadele söz konusu olduğunda fena bir konumda kalacaktır. Çünkü, federasyon gereği, soğukkanlı merkezi bir iktidardan mahrum bulunacak ve sonuçta milli kuvvetleri federasyonun bütünlüğüne, kudretine zarar vermeden tamamen ve azami şekilde seferberliğe yöneltmekte acizleşecektir.

Ayrı ayrı kantonların, eyalet ve kabilelerin uzlaşması, karşılıklı fedakarlık esası üzerine kurulan federatif sistem aynı zamanda fevkalade hassas ve nazik özellik taşıyan basit bir hoşgörüden ibarettir. İşte bu niteliği dolayısıyla üniter devletin karakterini oluşturan kuvvet ve dirençten mahrumdur. Federatif sistemin varlığı bazı özel şartlara gereksinim duyar. Bu şartlar ise, federasyona katılan kabile, millet vs.’nin toprak ve sayı bakımından eşitliğine özel bir dikkat vermekten, halkın bütün kanunlara ve merkezi hükümet ile yerel hükümetler arasındaki uyuşmazlıkları çözümleyen federal mahkemenin kararlarına baş eğebilecek tarzda gelişmiş bir hukuk bilincine sahip bulunmasından ibarettir.

Otoriteyi birleşik ve yerel hükümet kurumları arasında paylaştırmak (tabii bundan bahsedilebilirse) ve farklı kanton, eyalet hükümetlerinin karşılıklı ilişkilerini bozan sürekli uyuşmazlık meselesinden ileri gelen hakimiyet kurma sürecinin zorluk ve karışıklığı, sadece barış dönemindeki olağan faaliyete zarar vermekle kalmaz, savaş zamanında da güç ve enerjinin lüzumsuz şekilde boş yere harcanmasına neden olur ki, bu durum, tabiatıyla federatif devletin direnci ve istikrarının azalmasına etki eder.

Federalizmin ayırıcı etkileri orta ve güney Amerika’nın siyasi tarihinde kendini çarpıcı şekilde göstermektedir. Yukarıda da vurguladığımız gibi hoşgörüye dayanan federatif yönetimin şeklinin ne İspanyol, ne de Portekiz dünyası yaratmaya uygun olmadığı anlaşıldı. Mesela, yalnız Kuzey Amerika federalizminin etkisi değil, aynı zamanda İspanyol ırkında hayli gelişmiş olan ve Amerika coğrafyasına da aktarılan bireycilik ve özgürlükçülüğün baskısı altında İbero-İspanyol Amerikasında gelişen federal zihniyet, İspanyol dünyasının bir dizi ayrı devlete parçalanmasına yol açmıştır. Güney Amerika’da federalizm çoğunlukla bir birleştirici faktör değil, ayrışma kuvveti olmuştur. Bu birleştirici olmayan kuvvetten, farklı bütün siyasi çevreler kendi amaçları doğrultusunda bugün bile yararlanmaktadır. Yeryüzünün bu bölgesinde eyaletlerin bağımsızlığı ile federalizm düşüncesi, çoğu kez vatandaşlar arasında kanlı savaşlara ve ihtilallere neden olmuş, buralarda milli birlik aleyhindeki mücadelelere yol açmıştır. Bu durum ise, bilindiği gibi yerel devletlerin meydana çıkmasına neden olmuşsa da, uluslararası hayatta politik değer kazanmalarına set çekmiştir.

Hemen kaydetmek gerekir ki, federalizmin birleştirici unsur rolünü yüklendiği devletlerde bile, üniter sistem kuvvet kazanmaktadır. Federatif yönetim sisteminin ilk görüntüsünü değiştirmek ve Güney Amerika devletlerinden bazılarında olduğu gibi sistemi zararsız bir gelişme yoluyla üniter devlet sistemine yaklaştırarak, federatif sistemin karakterini etkilemektedir. Bu son derece doğal bir olaydır, çünkü gelişme ve ilerleme yasası gereğince, olgunlaşmamış her form, bir oluşum sürecinde olgunluğa doğru ilerler ve böylelikle konfederasyon federasyona, federasyon da üniter devlete dönüşür.

Bununla birlikte bazı tarihi örnekler bize, son şeklin, yani üniter devlet şeklinin bu süreçten geçmeksizin de elde edilebileceğini göstermektedir. Çeşitli kavim ve ırkların karışmasıyla oluşan İtalyan milletinin gelişim tarihi ve bu milletin siyasi yönetim meselesini çözümleme tarzı, bizim için yararlanılacak dikkate değer bir örnektir. İtalyan örneğinde biz, Kuzey Kafkasya milleti ve devletleşmesi ile ilgili her birimizi düşündüren sorulara tatminkar cevaplar bulabiliriz. Her şeyden evvel bu örnek bize, kendi son şeklini bulmamış ve henüz dayanışma halindeki milletlerin, siyasi gelişimlerini tamamlamak için federalizmden geçmek zorunda olmadıklarını göstermektedir. Tam tersine, İtalyan örneğinde görüldüğü gibi, bir millet birdenbire üniter devlet şeklini kabullenebilir. İtalyan milletinin yol gösterici liderleri, birleşmiş İtalyan devleti kurulurken, ülkenin parçalanmış pozisyonuna dayanan federalist zihniyeti bir kenara atmaktan hiç çekinmeyerek, tek merkezi bir krallık vücuda getirdiler. O dönemlerde birçoklarının “İtalyanlar artık bir millet midir?” diye tereddütlerini belirttiklerini de ifade etmek gerekir.

Kafkasya’nın genel durumu bakımından, öyle zannediyoruz ki, siyasi bir teşkilat olması itibarıyla dört Kafkasya milletini birleştirmeye yarayacak olan federalizm, kayıtsız şartsız kabul edilebilecek politik bir ideal olabilir. Buna karşılık, Kuzey Kafkasya’da Kuzey Kafkasya milleti için federalizm prensiplerini (kabile yahut diğer bir esası) kabul etmeye hiç de gerek yoktur. Zira, geçici ve sabit olmayan bir devlet şeması, Kuzey Kafkasya milleti için siyasi bir ideal olamaz. İbero-Amerikan milletleri veya İsviçre örnekleri hiç de tatmin edici değildir ve yaklaşımımızı çürütecek konumdan uzaktır.

Orta ve güney Amerika milletlerinin bugün federalizm deneyimi ile meşguliyetleri bir taraftan jeopolitik konumlarının gereğinden, öte taraftan da Monroe’nun “Amerika Amerikalılarındır” ilkesini koruma arzusundaki Kuzey Amerika’nın himayesinden kuvvet almaktadır. İşte bu iki belirleyici faktör, burada federalizm taraftarlarının merkeziyetçilerle sürekli mücadelesine (federasyonlarda alışılmış olay) ve mücadeleden çıkan ihtilal hareketlerine, yanı sıra politik kargaşalara zararsız bir şekil vermiş, hiç bir dış sarsıntıya fırsat vermeyecek uygun bir durum yaratmıştır.

İsviçre’de hayatın normal, barışçıl ve huzurlu akışı bile Avrupa’daki büyük devletler arasındaki rekabetin bu ülkenin mevcut şeklinde kalmasına ihtiyaç duymasına bağlıdır. Buna rağmen İsviçre’de de son zamanlarda merkeziyetçilik akımı kuvvetlenmiş ve ünitarizme doğru yöneliş başlamıştır.

Fakat bize kalırsa, Kuzey Kafkasya’da federalizm, gelecekte Kuzey Kafkasya milletinin gereksinimlerini karşılayamayacaktır. Kendi politik ve bağımsız yaşantısını kurmak zorunda kalacağı şartlar dahilinde kabile bölümlemesi fikri ve bunu takip edecek federalizmin Kuzey Kafkasya’da zemin bulabilmesi kuşkuludur. Doğal olarak, zayıf noktalarımız arasında ilk sıralarda yer alan kabile ayrılıklarından yararlanmaya hazır güçlü dış düşmanlar karşısında, milletin varlığını tehlike altında bırakacağından, bu gibi şeylerle uğraşmak, istiklali yitirmeyi göze almak demektir.

Yeterli derecede güç kazanmamış, zayıf bir millet yüksek siyasi bir hazırlığı olmadan ve azami kuvvet harcamayı beceremeden, henüz tamamlanmamış bir devlet kuruculuğu ve hele zayıf bir merkezi hükümet ile karşımızdaki oldukça önemli ve çetin problemleri halletmeye girişemez. Kuzey Kafkasya milletinin, son politik teşkilat şekline giden yolda geçici aşamalarda durmaya zamanı yoktur. Milletimiz, sırası gelince İtalyan milletini örnek almak ve kısa sürede şekillenmek ve elbette gelişmeye, emniyetli bir varoluş ortamı yaratabilmeye yarayacak bir devlet sistemi seçmek mecburiyetinde kalacaktır. Şimdiden denilebilir ki, ne kabile ayrışması ve ne de mahiyeti itibarıyla Kuzey Kafkasya devletinin şiddetle ihtiyaç duyduğu güç ile istikrardan mahrum bulunan federalizm, seçilecek sistem arasında yer bulamaz.

Bunu kaçınılmaz kılan bir nokta da, bizim siyasi arzu ve amacımızın federatif bir birlik haline gelmiş ayrı ayrı kabilelerin basit uzlaşmasını değil, birbirine bağlı üniter devlet şeklinde ifadesini bulan milli birliği esas alışıdır. Ancak bu tarz yapıcı bir zihniyet ve düşünüş üslubu çağın ruhuna uygun olabilir, böylelikle diri, aktif ve yaratıcı güçlerin millet için harekete geçirilebilmeleri sağlanır. Totalizm devrinde emperyalist arzuların yeniden kuvvetlendiği bir sırada, federalizm Kuzey Kafkasya için tehlikeli bir yapıdır.

Federalizm fikri bizim için ancak, Kuzey Kafkasyalı diye bir milletin varlığını inkar ettiğimiz takdirde yer bulabilir. O zaman federatif yapı tartışılabilir ve Kuzey Kafkasya devletinin kuruluşu incelenirken kendisine bir haklılık sağlayabilir.

Ancak bunun aksine biz, Kuzey Kafkasya’nın bütün milli çevrelerince kabul edilen bir Kuzey Kafkasya milletinin varlığı fikrinden hareket edersek hiç kuşkusuz şu mantıki sonuca ulaşırız: Bizim için en iyi politik kuruluş şekli, bazılarının savunduğu federalizm değil, belki de yerinden yönetimli ve bazı eyaletlere verilecek özerklikle donanmış üniter bir devlet sistemidir.

İşte, milli hareket pratiğinde kabile ayrışmasına değil, Cavan Bey’in kaydettiği gibi, karışık bile olsa tek ve hayatiyet gösteren Kuzey Kafkasya milletinin varlığına derin bir iman ve inançtan kaynaklanan milli merkeziyetçiliğe dayanan Kuzey Kafkasya devlet yapısını biz bu şekilde algılamaktayız.

Ortak bir milli dilin olmaması, dilden başka bütün unsurları içine alan bir milletin varlığından şüphelenmeye temel teşkil edemez. Bu sayfalarda defalarca yazıldığı gibi, bir milletin hayatında dilin büyük önemi vardır. Fakat, bu dilin milletin tüm fertleri için ortak olması vazgeçilmez bir şart değildir. Vaktiyle biz bu meseleyi daha kapsamlı işlerken, millet kavramının çok net olmağını, objektif tariflere kolayca maruz kalabildiğini ve göreli bir karakter taşıyarak zaman, mekan ve hakim dünya görüşünün etkisinde çeşitli şekillerde yorumlanabildiğini kaydetmiştik. Kök, dil, din, gelenek, vs. gibi bu kavramı tarif için vaktiyle kabul edilmiş objektif faktörler çoktan beri önemlerini yitirmiş ve bugün belirleyici bir rol oynama pozisyonlarını kaybetmişlerdir. Belirtilen unsurlar, gerek dil ve gerekse ırk bakımından karışık bir halkın bulunduğu yerlerde “millet” kavramını formüle etmekte yetersizdir. Bu unsurlar daha çok “millet” olgusunu destekleyici nitelikte, doğal faktörlerdir. Diğer bir deyişle “millet”in derin anlamını kavrayabilen, onun öznel niteliklerine sahip unsurlar değildirler.

“Millet” şu ya da bu nedenle yakınlaşmış, duygu ve düşünce bakımından dayanışma halindeki insan gruplarının bilincinde meydana çıkan, maddi olmayan olayların akışında doğan, sadece psikolojik ve kültürel hadisedir. Kendi ruhsal yakınlıklarının, birlikteliklerinin ve diğer insan gruplarından farklılıklarının farkında olan, ortak çıkarlarına hizmet için görev duygusuna ve çoğunluğun iyiliği için sıkı işbirliğinin gerekliliğine inanan sosyal gruplar, basit insan yığını olmaktan çıkarlar ve organik şekilde birbirlerine bağlanmış, daha derin ve bütünleşmiş varlık haline gelirler. Bu bağlılık tamamen ayrı bir devlet yaratmak suretiyle hukuken ve fiilen şekillenerek kendini göstermektedir. Böyle bir milletin birleşik hale gelişi de ancak milli dil, tarihsel kader birliği vs.nin varlığıyla kuvvetlenmektedir. Fransa, Belçika, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri, İspanya, İspanyol Amerikası ülkeleri, Portekiz, Brezilya, yanı sıra İsviçre gibi ülkeler, ortaya koyduğumuz görüşleri doğrulayan parlak örneklerdir.

Milletin oluşumu için, milleti meydana getiren farklı parçaların uzun süre tek bir devletin sınırları içinde bulunmasını gerekli gören görüş bile eleştiriye dayanamayacak derece zayıftır. Objektif belirtiler, kendi başlarına bir milletin oluşumunda yapıcı fonksiyon yüklenmedikleri gibi, bir devlet içinde uzun müddet yaşamak bile farklı parçaların bir millet haline gelmelerini sağlayan zaruri şart sayılamaz.

Bazı imparatorluklarda farklı unsurların uzun süre bir devlet çatısı dahilinde kalmalarına rağmen, Amerikan Milletleri ve savaş sonrası siyasi haritanın değişmesiyle ortaya çıkan milletler[7], sonradan ayrılan koloniler görüşümüzü destekler konumdadır. Fakat bunun daha güçlü ve mühim örneği, Roma İmparatorluğu’nun enkazı üzerinde yükselen İtalyan milletinde izlenebilir. Hatırlanabileceği gibi bu imparatorluğun kalıntıları, bin yıldan daha fazla bir çok küçük bağımsız devlet, eyalet ve şehir halinde yaşamış ve hiç bir zaman tek millet, tek devlet halini alamamıştı. Görülüyor ki, “millet” gerçeği subjektif belirleyicilerden, psikolojik motiflerden ibaret olup, belirgin özelliği de uzunca bir tarih süreci içinde insanların edindikleri şuurdur. İşte bu uygarlık ve kültürel birlik bilinci, belli bir toplumsal grubu duygu ve düşüncede bütünleştirerek, tek ve bağımsız bir devlet bünyesinde siyasi yaşam azmi ile iradesini meydana getirmektedir. Kuzey Amerika’nın karışık halkı, bir millet olarak yaşamak iradesini 1787 anayasası ile belirlediği andan itibaren, olgun bir millet kimliği göstermeye başlamıştır. Anayasanın başlangıcında yer alan “biz birleşik cum-huriyetler milleti, bu anayasayı yayınlıyor ve tesis ediyoruz” cümlesinde kuzey Amerika milletinin milli şuur ve milli olgunluk ürünü olan tek iradesi, bütünüyle ifade edilmektedir. Aynı şeyi 1874 yılında kabul edilen İsviçre anayasasında da görmekteyiz. İsviçre milletinin iradesini ortaya koyan anayasanın başlangıcında şunları okuyoruz: “Her şeye gücü yeten tanrı adına! İsviçre konfederasyonu, kantonların birliğini sağlayan, İsviçre milletinin birlik, kuvvet ve şerefini korumak ve güçlendirmek amacıyla bu federal anayasayı kabul etmektedir”.

Burada şöyle bir soru sorulabilir: Kuzey Kafkasya halkında ruhi birlik ve milli yakınlık bilinci var mıdır? Acaba, herkesin yararına, tek bir milli iradeye hizmet etmek göreviyle yükümlü olduğunun farkında mıdır? Ve bu milli iradeyi bağımsız bir devlet yaratacak, şekillendirecek ve kanuni bir şekle sokmak arzusunu taşımakta mıdır? Bütün bu sualleri cevaplandırmak gerekli midir?

Halkımızın gelişmiş milli bir şuura sahip olduğunu ve milli varlığı korumak için mücadeleleri gösteren Kuzey Kafkasya tarihi bütün sorulara olumlu cevap teşkil eder. Kuzey Kafkasya milleti eski bir geçmişe sahiptir, fakat, Kafkasya’nın devre dışı bırakılmayan jeopolitik konumundan kaynaklanan özel koşullar ve nedenlerle gelişmesinin son formuna henüz ulaşamamıştır.

Çarlık döneminde olduğu gibi, şimdi de Sovyet rejiminde uygulanan sömürge yönetimi ve mahkum milletleri parçalama siyaseti Kuzey Kafkasya’nın milli dayanışmaya ilişkin gelişimine imkan vermemiş ve halen de vermemektedir.

Acaba bu durum, mevcut şartları olduğu gibi değerlendiren, tarihi olayları bütün boyutlarıyla tahlil eden, sadece kendi milletimizin yüzyıllara uzanan hayat tecrübesinden değil, tarihleri bize benzeyen milletlerin deneyimlerinden ders alabilme olanağına sahip bizlerin, milli gelecek probleminin çözümünde kabile bölümlemesi esasını kabullenmek mecburiyetinde olduğumuzu mu ifade eder? Çağımızın ruhuna ve gereklerine uyarak, bizi daha çabuk ve zararsız şekilde belirlenen hedefe ulaştıracak yol mu iyidir? Yoksa bize düşman olanların yolunu takip ederek geçmişe dönmek ve geride kalan kabile devrini diriltmek mi iyidir?

Düşüncemize göre “Usus est magister optimus”tan iyisi yoktur. Dolayısıyla tarihteki tecrübelerden ders alarak daima ileriye doğru gitmek ve bizi başka milletlerden ayıran mesafeyi en kısa zamanda kapatmaya çalışmak lazımdır.

Milli davamızın başarısı için, biz bütün teorik ve pratik hareketlerimizde eyalet-kabile milliyetçiliği prensibinden, milleti parçalayan federalizmden değil, en diri ve en gelişmiş devlet şekli olan milli merkeziyetçilik prensibinden hareket etmek zorundayız.


1 Barasbi Baytugan - “Yaşamaya Hakkımız Var mıdır?”, Gortsı Kavkaza, Varşova, 1933, No: 37.
2 Balo Bilatti - “Milli Hareketlerin İdeolojik Esasları”, Gortsı Kavkaza, Varşova, 1934, No: 50.
3 Ernest Barker - Milli Karakter ve Oluşturan Faktörler.
4 Stammer - Wirschaft und Recht.
5 Şerer - Sosyoloji ve Siyasette Milli İde.
6 Biz burada ortak milli dil ile ortak devlet dilini farklı algılıyoruz. Çünkü, ortak devlet dili, daha ziyade mekanik birliğin vücuda gelmesine yarayan teknik bir vasıtadır.
7 Yazar I. Dünya Savaşını kastetmektedir. (Ed.)


Yorum yapın

Cerkesya.Org

Cerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.