Araştırma

Kafkasya'da Yerli Halk ve Etnik Köken

“Kafkasya’nın Otokton (Yerli) Halkları” Meselesi Ve Kafkasya Halklarında Etnik Köken'' Millet kavramı, aynı topraklar üzerinde yaşayan ve aralarında aynı tarihi, kültürü ve çoğu zaman da dili paylaşan insan topluluklarını tanımlayan sosyolojik bir kavramdır. Ancak milleti oluşturan unsurlar her zaman aynı tarihî, kültürel ve etnik kökenden gelmezler. Bunlar çoğunlukla, yüzlerce yıllık kültürleşme, asimilasyon ve kültürel bütünleşme gibi sosyolojik süreçler sonunda aynı ortak dil etrafında birleşerek milleti oluştururlar. Milleti oluşturan bireylerin birkaç kuşak önceki ataları farklı bir etnik gruba ve kültür çevresine mensup olabilirler. Fakat milletleşme sürecindeki sosyolojik hadiseler bunların aynı kültür potasında eriyip birleşmelerini sağlar. Dolayısıyla bireylerin etnik kökenleri ile ilgili kültürel değerler sadece aile hatıralarında kalır. Bunlar da birkaç kuşak sonra tamamen kaybolmaya mahkumdur. Neticede milleti oluşturan bireyler bir süre sonra ortak tarih, kültür, gelenek-görenek ve dili sahiplenme ve paylaşma şuuruna erişirler. Bu noktaya ulaşıldığında, artık milletleşme süreci tamamlanmış demektir.

Milletleşme sürecini henüz tamamlamayan toplumlarda aile, soy, aşiret, kabile bağları ve ilişkileri güçlenir. Mahallî kültür, ortak bir cedde ya da soy atasına dayanan aile, soy, kabile ilişkileri önem kazanır. Böylece, aynı coğrafyada yaşayan, benzer geleneklere ve kültüre sahip toplumlar milletleşme sürecini tamamlayarak bir millet oluşturacakları yerde, mahallî kültür, tarih ve geleneklerini ön plana çıkararak birbirlerinden farklı kabileler ve boylar halinde yaşamaya devam ederler. Etnosantrizm, bölgecilik, kabile milliyetçiliği gibi davranışlar bunların birleşmelerini önler ve zamanla birbirlerinden çok farklı toplumlar haline gelmelerine yol açar.

Kafkasya, pek çok dilin, halkın, etnik grubun ve mahallî kültürün bir arada yaşadığı, dünyanın ilginç bölgelerinden biridir. Karadeniz ile Hazar denizi arasında uzanan bir coğrafyada yaşayan Abhaz, Adige, Abaza, Karaçay-Malkar, Oset, Çeçen-İnguş ve Dağıstan halklarının oluşturduğu Kafkasya, siyasî ya da fizikî bir coğrafî bölgenin adı değil, yukarıda adlarını saydığımız halkların meydana getirdiği ve “Kafkas Kültür Sahası” adını verdiğimiz kültürel coğrafyanın adıdır.


Kafkasya halkları yüzyıllardan beri aynı tarihi, kültürü ve coğrafyayı paylaşmalarına rağmen, toplumsal yapılarında son derece güçlü bir yere sahip olan aile-soy bağlılığı, kabilecilik gibi tutum ve davranışları sebebiyle tarih boyunca bir birlik oluşturamamışlardır. Kafkasya’da birbirinden tamamen farklı pek çok dil ve lehçenin konuşuluyor olması, birliğin oluşturulmasını bir dereceye kadar etkilemiştir. Çünkü farklı dillerde konuşan kabile ve boyların tek bir dil etrafında birleşerek milletleşme sürecine girmeleri mümkün olmamıştır. “20. yüzyıl başlarına kadar Kafkasya halkları arasındaki ortak anlaşma dilinin Kıpçak Türkçesi olduğu bilinmektedir. 1404 yılında Kafkasya’da bulunan Avrupalı misyoner Johannes de Galonifontibus Kafkasya’da ve Karadeniz’in doğu kıyılarında yaşayan Yunan, Ermeni, Çerkes, Got, Tat, Rus, Lezgi, Avar, Kazikumuk, Alan kabilelerinin hepsinin Türk-Tatar dilinde konuştuklarını yazmaktadır (Tardy 1978: 91). 17. yüzyılda Kafkasya’da bulunan Evliya Çelebi, seyahatnamesinin “Çerkes Vilayetleri” bölümünde, Çerkesler’in Türk-Tatar dilinde konuştuklarını belirtmektedir. Konuşmalara verilen örneklerden Çerkesler’in Kıpçak Türkçesini bildikleri anlaşılmaktadır. Değişik dillerde konuşan Kafkasya halkları arasında Kıpçak Türkçesinin ortak anlaşma dili olarak yaygın biçimde konuşulduğunun en somut kanıtı ise, 11 Mayıs 1918’de kurulan “Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti”nin resmî dilinin Kumuk Türkçesi olarak kabul edilmesidir. Bu cumhuriyetin Sovyetler tarafından işgal edilip yıkılmasıyla birlikte Kıpçak Türkçesinin Kafkasya halkları arasındaki birleştirici rolü de sona ermiş ve onun yerini emperyalist gücün dili olan Rusça almıştır.

Kafkasya halkları ortak tarihe, kültüre, gelenek ve göreneklere, benzer toplumsal yapılara sahip olsalar ve yüzlerce yıldan beri etnik açıdan birbirleri ile karışarak akraba topluluklar haline gelseler bile, aralarındaki dil farklılığı onlar için milliyetin ve etnik kimliğin bir göstergesi haline gelmiştir. Dolayısıyla bugün tek bir “Kafkas Milleti”nden söz etmek mümkün olmamakta, onun yerine “Kafkasya Halkları” kavramı kullanılmaktadır.

Kafkasya halkları arasında yaygın olan etnosantrizm ve kabile milliyetçiliğinin etkisiyle, kendilerine etnik köken arama ve tarihteki büyük kavim ve medeniyetlerle bağlantı kurma çabaları ortaya çıkmıştır. Pek çoğu tarihî gerçeklerden ve bilimsel temellerden yoksun olan bu araştırmalar neticesinde Kafkasya halklarının bazıları, kendilerinin tarihteki büyük kavim ve medeniyetlerden geldiklerini ispatlamaya çalışmaktadırlar.

ADİGE (ÇERKES)LER ARASINDA ETNİK KÖKEN ARAYIŞLARI
Kafkasya’nın batı kısmında ve Karadeniz sahillerinde yaşamakta olan Çerkesler kendilerine “Adige” adını verirler. Kafkasya’nın en eski yerli halkı olduklarını iddia eden Çerkesler arasında etnik kökenleri konusunda bir birlik sağlanamamıştır. Çeşitli Çerkes araştırmacılar etnik kökenlerini değişik kavim ve medeniyetlere bağlamaya çalışmaktadırlar.

Osmanlıca olarak kaleme aldığı “Kafkas Tarihi” adlı eserinde Metcunatuko İzzet Adigeleri “Kafkasya’nın en eski yerlisi ve beyaz ırkın en asil örneği” olarak kabul etmektedir. Adigeler’in kökenini tarihteki Kimmer kavmine bağlayan Metcunatuko İzzet Kimmerleri de Tevrat’ta Yasef’in oğlu olarak gösterilen Gomer ya da diğer adıyla Kimmer’in torunları saymaktadır. Ona göre M.Ö. 8. yüzyılda Kafkasya’nın kuzeyini ve Azak denizinin güneyini ele geçiren İskitler Kimmer halkını ikiye bölmüştür. Bunlardana bir kısmı Adigeleri ve Gürcüleri meydana getirmek üzere Kafkasya’da kalmışlar, diğer kısmı batıya sürülüp, Avrupa’nın ortasını ve Fransa’yı işgal etmişlerdir. Hatta bir kısmı da İngiltere ve İrlanda’ya geçmişlerdir. Bu bölgelerdeki dağ, nehir, şahıs isimleri Adigeler ile benzerlik göstermektedir. Metcunatuko İzzet “Kafkas Tarihi” adlı kitabının bir başka bölümünde ise Adigeler’in Hatti (Hitit) kavminin torunları olduklarını ileri sürmektedir. Metcunatuko İzzet Adige prenslerinin (pşilerinin) ve diğer asil sınıfların kullandıkları aile armaları ve damgaların Hattiler’in hiyeroglif işaretlerinden ortaya çıktığını, bunun da Hattiler’in Adigeler’in ataları olduklarını ispatladığını iddia etmektedir. Adigeler’in Ari (Hint-Avrupa) ırkından olduklarını ileri süren Metcunatuko İzzet’in fikirleri kendi içersinde çelişkilerle doludur ve hiçbir bilimsel temele dayanmamaktadır. Ancak onu takip eden kuşaklardaki amatör araştırmacılar da Adigeler’in kökeni konusundaki görüşlere yeni tutarsızlıklar eklemeye devam etmişlerdir. Örneğin, Kazım Atakan adlı araştırmacı Adigeler’i Kimmer-Meot kavimlerine bağlar ve Adige adının “Tha dininden olanlar” anlamında A-tha-khe’den türediğini ileri sürer (Kuzey Kafkasya Dergisi, 13(74/75), 1989, 27.s.). Adige adının Abhaz ya da bir başka yabancı dilden kaynaklanmış olabileceğini şiddetle reddeden Atakan, bu ismin dünyada başka benzeri bulunmayan, ölülerini zengin silah, donanım, süs ve hizmet eşyalarıyla gömme kültürünün sahibi Pre-Aryen Sümer, Hatti, Kimmer, Meot kültür ve uygarlık zincirinin günümüzdeki uzantısını teşkil eden Çerkes (Adige) halklarına ait olduğunu söyler.

Ğunokho takma adını kullanan bir başka amatör araştırmacı Adigeler’in güneş neslinden olduklarını ve Adige adının doğrudan doğruya “güneş” anlamında olduğunu ileri sürmektedir (Kuzey Kafkasya Dergisi, 13(74-75), 1989, 36.s.). Ona göre, buzul döneminde Kafkasya’nın derin mağaralarına çekilen Çerkesler, havaların ısınmasıyla yeniden mağaralarından çıkmışlar ve yaşama geçmişlerdir. Güneşin ışınlarıyla ısınan Çerkesler güneşi ilahî bir baba kabul edip ona sığınırlar. Yazara göre Çerkesler ilk insan neslindendirler. Başkalarının dediği gibi, başka halkladan türeme değillerdir. Çerkesler tarihin tanıdığı en eski toplumlardandır. Adige adı da güneş anlamına gelir.

Adigeler’in Atlantis medeniyeti’nin devamı olduklarını ileri süren Aydın Erkan adlı araştırmacı, Kafkasya’nın Çerkeslerle (Adigelerle) meskun bölgelerinde çok kıymetli kral mezarları ve katakomb kültürü ve uygarlığının bulunduğunu belirtir. Ona göre, Kafkasya’da geçmişte çok büyük bir uygarlık bulunmuştur. Ancak sonra her nedense halk bu büyük uygarlığı unutarak basit bir pastoral hayat yaşamaya başlamıştır. Fakat bu bölgenin ilk çağlardan beri otokton (yerli) halkı olan Adigeler yazılı olmayan töre ve kurallarla toplum düzenini sağlamışlardır. Çok eski devirlerde Araplar büyük tufandan önce var olan bir medeniyetten ve burada yaşamış olan “Ad” kavminoen bahsederler. Yazara göre Ad kavminin yaşadığı ada bir tufan sonucu batmıştır. Bu efsane Atlantis efsanesi ile aynıdır. Yazara göre Adige adı “Ad’dan Gelen” anlamına gelebilir (Erkan 1986: 40).

Adigeler’in kökenlerini tarihteki büyük kavimlere, medeniyetlere, hatta ilk insanlara dayandırma gayretlerinin her türlü bilimsellikten ve tarihî gerçeklerden uzak olduğu görülmektedir. Metcunatuko İzzet’in Adigeler’in ataları olduklarını iddia ettiği Kimmerler’in, M.Ö. 5. yüzyıla kadar Kafkasya’yı hâkimiyetleri altında tutan Orta Asyalı Proto-Türk kavimlerinden biri olduğu artık günümüz bilim çevrelerince de bilinmekte ve kabul edilmektedir. Adige prensleri ve soyluları arasında aile arması ve damga kullanma geleneğini Hattiler’e bağlayan Metcunatuko İzzet’in bu temelsiz yakıştırması da bilim tarafından çürütülmüştür. Damga kullanma geleneğinin Kafkasya’da hâkimiyet kuran atlı-göçebe Türk kavimleri tarafından Kafkasya’ya getirildiği artık bilinmektedir. Adigeler’in güneşin neslinden olduklarını, ya da Atlantis medeniyetinin devamı olduklarını ileri süren görüşlere bilimsel bir cevap aramak bile gereksizdir. Bütün bu görüşleri küçük etnik grup psikolojisi ve etnosantrizm açısından değerlendirmek gerekir...

OSETLER ARASINDA ETNİK KÖKEN ARAYIŞLARI
Stratejik açıdan Kafkasya’nın kilit noktası sayılabilecek bir bölgesinde yaşamakta olan Osetler etnik kökenleri açısından karmaşık bir durum arzetmektedirler. Hint-Avrupa dil grubunun İran dilleri bölümüne giren Osetçe’nin İron ve Digor adı veriler iki diyalekti bulunmaktadır. Dil yönünden İran kavimleri arasında sayılan Osetler’in etnik kökenleri konusunda çok çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. Ancak bu görüşlerin bir çoğu çelişkilerle doludur.

Osetler’in kökenleri konusunda tarihçi Morgan şunları yazmaktadır:
“Osetler bütün tarihî belgelere göre Kardlar’ın İran’dan Van havalisine geldiklerinde Kafkasya’ya geçmişlerdir. Bu olay M.Ö. 7. yüzyıla rastlar. Geliş biçimleri hakkında Gürcü tarih belgelerinin bildirdiğine göre Osetler M.Ö. 8 yüzyılda Asya’dan gelerek Kafkasya’yı istila etmiş olan İskit (veya Hazarlar’ın) İran seferleri sırasında esir ettikleri halklardan biridir. Hazarlar Daryal geçidi yolu üzerinden Kafkasya’ya geri dönerken, onları da buralara yerleştirmişlerdir. Osetler’in dilleri ve arkeolojik araştırmalar bunu ispatlar. Beşerî coğrafya, arkeoloji, dilbilimi ve bunlara katılan komşu kavimlerin nakillerine göre Osetler aslında Kafkasyalı olmayıp, buraya sonradan geldikleri, ırken tamamen Arî oldukları kesinleşmiştir.”(Morgan, c.II: 206)

19. yüzyılda Klaproth gibi Avrupalı araştırmacıların Kafkasya’da Hint-Avrupa dil grubuna giren İran dillerinden birini konuşan Osetler’e rastlamaları Avrupa bilim çevrelerinde yankı uyandırmıştı. Kafkasya’da kendi ırk gruplarından akraba bir halkı bulduklarını zanneden bilim adamları, o yılarda moda olan akımın tesiriyle, bilim çevrelerinde henüz yeni keşfedilmiş olan İskit ve Alan kavimlerinin torunlarının Kafkasya’daki Osetler olduğuna karar verdiler. O yıllardaki yüzeysel ve yetersiz araştırmalar neticesinde Avrupalı bilim adamları İskitleri ve Alanları İndo-Germen kavimlerinden sayıyorlar ve İran yaylalarından gelerek Güney Rusya ve Kafkasya’ya yayılan bu kavimleri, İran dilinde konuştuklarını varsayarak Avrupa kavimleri ile akraba kabul ediyorlardı. İşte 19. yüzyılda Kafkasya’da İran dilinde konuşan Osetler’e rastlayan bu araştırmacılar, akraba bir kavim keşfetmenin verdiği heyecanla Avrupa bilim çevrelerine Osetleri tarihteki İskit ve Alan kavimlerinin torunları olarak tanıtılar. Tarihte kendilerine önemli bir ecdad bulmanın sevinciyle, Osetler de bu bilimsel dayanağı ve temeli olmayan görüşe sarıldılar. İskitleri ve Alanları kendi ecdadları sayan bu görüşler günümüze kadar ulaştı.

Oset bilim adamı V. Abayev’in 6-8 Ekim 1966 tarihinde Kuzey Osetya Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Orconikidze (şimdiki Vladikavkaz) şehrinde tertiplediği ve Oset milletinin kökeni ile ilgili görüşlerin ele alındığı bir konferansa Leningrad, Moskova, Rostov, Stavropol şehirleri ile bütün Kafkas cumhuriyetlerinden 32 bilim adamı katılmıştı.

Bu konferansta Abayev, Osetler’in sahip olduğu İran kökenli dilin onlara Alanlar aracılığıyla girdiğini ileri sürmüştü. Abayev ayrıca, Oset mitolojisini inceleyen Miller, Dumezil gibi bilim adamlarının Oset efsanelerinin İskit ve Alanlarla ilintisini ispatlamış olduklarını ve İskit ve Alanlar’ın yalnız dillerini değil, aynı zamanda mitoloji ve efsanelerini de Kafkasya’ya getirmiş bulunduklarını şüpheye yer bırakmayacak biçimde ortaya koyduklarını da belirtmişti.

Aynı konferansta söz alan Prof. E.İ. Krupnov Osetler’in dil yönünden İranlı, ancak antropolojik ve kültürel yönlerden tipik Kafkasyalı olduklarını ileri sürmüş ve antropoloji araştırmalarının Osetler’in dışardan gelip yerleşmiş bir halk olmaları tezini kabul etmediğini belirtmişti. Bazı bilim adamlarının yakın tarihlere kadar, bozkırlı göçebe olan İskitleri Osetler’in cedleri olarak göstermeleri için mantıklı sebepler bulmanın mümkün olmadığını iddia eden Krupnov, M.Ö. 7-6. yüzyıllarda Kafkasya’ya gelen İskitler, 4-3. yüzyıllarda gelen Sarmatlar ve nihayet M.S. 1. yüzyılda gelen Alanlar’ın İran diline sahip kavimler olduklarını ileri sürmüş ve bunların Kafkasyalılarla ve bilhassa Osetlerle karıştıklarını, bu sırada da kültürleriyle Kafkas halklarının “Koban kültürü” adı verilen kültürlerini yendiklerini savunmuştu. Osetleri Kafkasya’nın asıl sakinleri olarak kabul eden Krupnov, İskit ve Alanlar’ın Kafkasya’ya göçebe olarak gelip, kültür ve dillerini Osetler’e vermiş olduklarını ileri sürmüştü (Batırhan 1971: 7).

Abayev ve Krupnov’un bu konferansta bilimsel değil politik görüşler ileri sürdükleri dikkati çekmektedir. Her iki bilim adamı da gerçekte var olan değil, olmasını arzu ettikleri fikirleri savunmaktadırlar. İskit ve Alanlar’ın İran dilinde konuşan Hint-Avrupa (İndo-Germen) kökenli kavimler değil, Orta Asya’dan Güney Rusya bozkırları yolu ile Kafkasya’ya gelen Proto-Türk kavimleri oldukları artık bilim dünyasında ispatlanmış ve kabul edilmiştir. Kafkasya’ya kuzeyden gelen Kimmer, İskit, Alan, Hun gibi kavimlerin Türk kökenli oldukları ve bunların Kafkasya’daki torunlarının günümüzdeki Karaçay-Malkarlılar oldukları bilinmektedir. Alanlar’ın kendi ataları olduklarını iddia eden Osetler’in dilinde “Alan” kelimesi bulunmazken, Karaçay-Malkarlılar günlük konuşma dilinde bile birbirlerine “Alan” diye hitap etmektedirler. Üstelik Gürcü-Megrel halkı Karaçaylılar’a “Alani” adını verirken, Osetler’in kendileri dahi Karaçay-Malkarlılar için “As” adını kullanmaktadırlar. “As” tarihteki Alanlar’ın diğer adıdır. Bütün bu bilimsel gerçekler ortada iken Osetler hâlâ mesnetsiz görüşleri savunarak tarihte kendilerine bir ecdad yaratmaya çalışmaktadırlar. Son olarak Kuzey Osetya Cumhuriyeti’nin adı “Alanya Cumhuriyeti” olarak değiştirilmiştir.

Krupnov’un Osetler’in antropolojik açıdan tipik Kafkaslı oldukları, antropoloji araştırmalarının Osetler’in dışardan gelip yerleşmiş bir halk olmaları tezini kabul etmediğini ileri süren görüşünü bir başka bilim adamı olan Ritter şöyle çürütmektedir:
“Kendilerini İron olarak isimlendiren Osetler İran kökenli bir halktırlar. Bazı bilim adamları Osetleri orta çağdaki göçlerden tanınan Alanlar’ın torunları olarak kabul etme eğilimindedirler. Fakat bu durum kesinlik kazanmamıştır. Bu dağlarda Oset’in bir yabancı olduğunu Osetler’in dış görünümü göstermektedir.” (Ritter 1977: 13).

Osetler’in atalarının Kafkasya’ya güneyden geldikleri kesinlik kazanmıştır. Ancak onlar Kafkasya’ya kuzeyden gelen ileri derecede kültür seviyesine sahip ve güçlü kavimlerin torunları olduklarını kabul ettirmeyi arzulamaktadırlar. Fakat bu kavimlerin Türk kökenli atlı-göçebe savaşçı kavimler olduklarının ortaya çıkması, İran dilinde konuşan Osetler’in bütün tezlerini boşa çıkarmaktadır. Neticede Osetler’in İskit ya da Alan kökenli bir halk değil, tarihçi Morgan’ın tespit ettiği üzere, İskitler’in İran seferi sırasında beraberlerinde Kafkasya’ya getirip yerleştirdikleri bir halk oldukları anlaşılmaktadır.

BİR DİĞER PROBLEM “KAFKASYA’NIN OTOKTON HALKLARI” MESELESİ
Kafkasya halklarının “Birleşik Kafkasya” idealini tehlikeye düşüren, bilimsel değil politik ve ırkçı-şovenist temele dayanan, bazı çevrelerce yerli yersiz kullanılan ve gündeme getirilen bir kavram “Kafkasya’nın otokton (yerli) halkları” kavramıdır. Bölücü ve ırkçı bir gaye ile ortaya atılan bu kavramdan maksat, Kafkasya’da yaşayan bazı halkları Kafkasya’nın ve Kafkas kültürünün asıl sahibi sayarken, bazı halkları dışardan gelmiş ve otokton (yerli) halkların kültürlerini kabul etmiş halklar olarak göstererek onları dışlamaktır.

Bazı amatör araştırmacıların kasıtlı olarak ya da bilmeyerek bu kavramı sık sık kullandıkları dikkati çekmektedir. Örneğin Muammer Canıdemir “Kafkasya problemlerinin Şapsığya parantezi” adlı makalesinde şunları yazmaktadır: “Hazar denizi ile Karadeniz arasında yer alan topraklarda tarih öncesi çağlardan günümüze gelen “otokton halklar” yaşamaktadır. Kuzeyden ve Karadeniz’den Kafkasya’ya yapılan saldırılar ve istilalar neticesinde bazı küçük gruplar otokton halklar arasında kalmıştır. Bu gruplarla yerli halklar arasında hâkim otokton kültür etkisinde bir kültür birliği meydana gelmiştir.” (Canıdemir 1994: 11).

Sosyolojik gerçeklerden, kültür teorilerinin bilimsel hakikatlerinden tamamen habersiz olan bu ifadelerden Kafkasya’nın otokton halklarının kimler oldukları ve kültürlerini dışardan gelen hangi halklara kabul ettirdikleri anlaşılamamaktadır. Bu sorunun cevabını Kafkas Derneği Genel Merkezi’nin 1997 yılında bastırdığı “133. Yıl” adlı broşürde bulmak mümkündür. Broşürün “Kafkaslılar Kimlerdir?” başlıklı bölümünde şunlar yazmaktadır: “Kafkasya’nın yerli (otokton) halkı olan Kafkaslılar, batı ülkelerinde Caucasian, Circassian, Arap ülkelerinde Şerkes, Şerakise, Türkiye’de Çerkes genel adıyla bilinmekte olup, Adige, Abaza, Çeçen, Dağıstanlı ve Asetin ana gruplarından oluşmaktadır. Ayrıca bölgede yüz yıllardan beri yaşamakta olup aynı kültür dokusu içinde kaynaşan Karaçay ve Balkar toplulukları da Kafkaslı kavramının kapsamı içinde yer almaktadırlar.” Bu broşürdeki bilgilerden Karaçay-Malkarlılar’ın Kafkasya’nın otokton (yerli) halkı olmadıkları ve Kafkasya’ya dışardan gelerek otokton halkların hâkim kültürünü benimsedikleri anlaşılmaktadır. Şayet politik ya da ırkçı-şovenist bir amaç gütmüyorsa, masa başı araştırmalarına dayanan bu görüşlerin hiçbir bilimsel dayanağı ve değeri yoktur.

“Kafkasya (Etnik, Tarihî Bir Araştırma)” adlı makalesinde T. Halasi-Kun meseleye şöyle yaklaşmaktadır:
“Genellikle gözden kaçan bir gerçek Kafkas kavimlerinin hiç birinin gerçek anlamda yerli olmayışlarıdır. Bu kavimleri alışılageldiği üzere yerliler ve sonradan gelenler olarak ikiye ayırmak çok yanlış bir yaklaşımdır.

Çerkesler’in Kafkasya’ya nasıl, nereden geldiklerine ilişkin elimizde bir veri yoktur. Kafkas kavimlerinin güney kolundan iseler geçmişlerinin Gürcülerinki ile bağlantılı olması gerekir. Gürcülerle bağlantıları yoksa - başka bir deyişle, Çerkeslerle Gürcüler arasındaki dil benzerliği ile başka özellikler yalnızca kültür alış-verişine bağlıysa - Çerkesler’in kökeni bilinmiyor demektir.” (T.Halasi-Kun 1991: 45).

T. Halasi-Kun Kafkasya halklarının hiç birinin gerçek anlamda yerli olmadıklarını, hepsinin tarihin çeşitli dönemlerinde Kafkasya’ya dışardan geldiklerini vurgularken, Çerkesler Kafkasya’daki varlıklarını Sind ve Meot kavimlerine dayandırarak, M.Ö. 5 binli yıllara kadar uzatmakta, Osetler İskit, Sarmat ve Alan kavimlerini sahiplenmekte, Çeçenler de tarihî geçmişlerini Urartular’a kadar dayandırmaktadırlar. Bu durumda ortaya şu gerçek çıkmaktadır. Bir takım çevrelerin iddialarına göre Türk kökenli halkların dışındaki bütün halklar Kafkasya’nın otokton (yerli) halklarıdırlar. Türk kökenli Karaçay-Malkar ve Kumuklar Kafkasya’ya sonradan gelerek yerli halkların hâkim kültürlerini kabul etmişlerdir. Bu iddiayı bilimsel açıdan çürütmek son derece kolaydır. Ancak burada asıl önemli nokta, Kafkasya halklarını “otokton halklar” - “sonradan gelen halklar” biçiminde ikiye bölerek, bu halkların arasına ayrılık - ırkçılık - bölücülük tohumlarının atılmak istenmesinin altını çizmektir.

Kafkasya halkları yüzlerce yıldan beri etnik ve kültürel açıdan birbirleri ile karışıp bütünleşerek, bugün akraba topluluklar haline gelmişlerdir. Ancak, tarihî ve sosyolojik gerçekler gözardı edilerek, her halk kendi etnik kökeninin ve tarihinin eskiliğini ispatlamaya çalışır ve kendi kültürünün Kafkas kültürünün temelini teşkil ettiğini iddia ederse, Kafkasya’nın birliği ideali suya düşecektir. Kafkasya halklarının milletleşme sürecinin önünde bir engel olarak duran bu tutum Kafkasya halklarına zarar verecektir. Bu bakımdan, Kafkasya halkları arasında “otokton halklar - sonradan gelen halklar” gibi sun’i ve gereksiz bir ayrımın yapılmasına son verilmesi “Birleşik Kafkasya” idealinin gerçekleşmesine yardımcı olacaktır.

Kaynakça:
-Tardy, Lajos. “The Caucasian peoples and their neighbours in 1404”. Acta Orientalia, XXXII (1), 1978, 83-111.
-Erkan, Aydın. “Atlantis efsanesi ve Kafkasya ile ilişkisi”. Kuzey Kafkasya, 11 (66-67), 1986, 37-43.
-Batırhan, Beksultan. “Osetin milletinin menşei”. Kuzey Kafkasya, 2 (7), 1971, 5-7.
-Ritter, Gustav. “Yeryüzünün halkları”. Kuzey Kafkasya, 7 (42), 1977, 9-14.
-Canıdemir, Muammer. “Kafkasya probleminin Şapsığya parantezi”. Yedi Yıldız, 1 (4), 1994, 11-13.
-T.Halasi-Kun. “Kafkasya (Etnik-Tarihî Bir Araştırma)”. Kuzey Kafkasya, 15 (83-84), 1991, 45-51


Yorum yapın

Cerkesya.Org

Cerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.