Basından

Sürgün Yurdu Anadolu-Aksiyon Dergisi

Anadolu"ya son 300 yılda Balkanlar ve Kafkaslar"dan milyonlarca Müslüman göç etti. Bunların çoğu katliam yüzünden gönüllü gerçekleşen sürgündü

Osmanlı ve Türkiye, hiçbir zaman dindaş ve soydaşlarına kapıları kapatmadı. Çerkesler bu yıl 21 Mayıs 1864 büyük sürgününün 140"ıncı yıldönümünü andılar.

"Gemide küçük bir oğlan çocuğu dışında kimsesi kalmamış dul bir kadın vardı. Bebek hastaydı ve annesinin kendisini sımsıkı saran kolları arasında can vermişti. Çevresindekiler çocuğun öldüğünü anlamış, ancak annesini üzmemek için susmayı uygun bulmuşlardı. Günler geçmiş, bebeğin ölüsü iyice kokmaya başlamıştı. Gemiciler bu kokunun kaynağını araştırırken zavallı kadınla karşılaştılar. Hiç beklemeden annesinin kucağından söküp aldıkları ölü bebeği denize fırlattılar. Kadın bir an bebeğinin ardından baktı, sonra izleyenlerin şaşkın bakışları arasında kendini denize attı." Yazar Bagrat Şinkuba"nın "Son Ubıh" kitabında aktardığı bu anekdot, 1864 yılında başlayan büyük Çerkes sürgününde yaşanan trajediyi ifade eden küçük ayrıntılardan sadece biri. Bir buçuk milyon insanın canını kurtarmak için Karadeniz"e açıldığı bu sürgünde Adıge Çerkeslerinin 12 boyundan biri tamamen yok oldu. Nesiller boyu yaşadıkları topraklardan zorla kovulan bu insanlar bilmedikleri limanlara demir attı. Açlık, kıtlık ve hastalıktan kırıldılar.


Göç, belki de insanlık tarihinin yaşadığı en sıkıntılı olayların başında geliyor. Kimi göçler, bu eylemi gerçekleştiren topluluklar için yeni bir umut demek. Ya da tasarlanan hayallere ulaşabilmek için altın bir vesile. İklim değişikliği, kıtlık ve hastalık sebebiyle meydana gelenlerde olduğu gibi... Kimi göçler ise her yönüyle dram, trajedi, acı, ezilmişlik ve çaresizlik demek. Zaten bu tür göçlerin adı göç değil; sürgün. Arka planında vahşet, katliam, hüzün ve zorlama var. Bazıları da, her ne kadar içinde kendine göre çok ciddi sıkıntılar barındırsa da, bu iki türe göre daha farklı ve insanlık onurunu fazla zedelemiyor. Anlaşmalar sonucunda yapılan nüfus mübadeleleri bu kategoriye giriyor.

Bir zamanlar dünyanın tek süper gücü olan Osmanlı Devleti, gerilemeye ve toprak kaybetmeye başladığından bu yana göç olgusuyla karşı karşıya kaldı. Bu durum, kurulan Türkiye Cumhuriyeti"nde de yakın tarihe kadar devam etti. Anadolu"ya bir daha hiç göç hareketi olmayacağını garanti etmek ise hayli zor.

Önce Osmanlı"da sonra da Türkiye Cumhuriyeti"nde son 300 yıldır cereyan eden göç dalgaları, sebep-sonuç ilişkileri dikkate alındığında her iki devleti de derinden etkiledi. Bu göçler ekonomik, siyasi, kültürel ve sosyal alanlardaki etkileriyle demografik yapıda müthiş rol oynadı. Bunların bazıları bir mânâda tersine göçtü. Çünkü Osmanlı fetih politikası gereği, sınırlara katılan topraklara, Anadolu"nun değişik yörelerinden planlı olarak nüfus yerleştirilmişti. Bu politika özellikle Balkanlar"da başarıyla uygulandı. Şu anda hâlâ Doğu Makedonya"daki dağ köylerinde yaşayan ve Anadolu"dan yüzyıllar önce o bölgelere yerleştirilen Yörükler, özelliklerinden en ufak bir şey kaybetmeden hayatlarını devam ettiriyor. Bugün Akdeniz"deki Yörükler gibi konuşuyorlar ve yaşıyorlar. Kafkasya kaynaklı göçler ise önceden kestirilmesi ihtimal dışı bir sürprizdi.

Geleceği planlamak için tarihi iyi okumak gerektiği ortada. Balkanlar"daki milyonlarca insan önce en yakın vatan toprağına, sonra da bugünkü Türkiye sınırlarına göç etti. Bir o kadarı da, Kafkasya"dan gelerek ana vatanları olmasa bile Osmanlı"ya sığındı.

Bu konuda sorulması gereken birçok soru var. Bu göç dalgaları Osmanlı"yı ve Türkiye Cumhuriyeti"ni nasıl etkiledi? İnsanlar hangi sebeplerle göç etmişti? Göçler ne zaman oldu? Gelenler Türkiye coğrafyasında nasıl rol oynadı? Bugün Türkiye"de yaşayan nüfusun ne kadarı göç kaynaklı? Balkan göçleri ile Kafkas göçleri arasındaki farklar neler?

İlk göç hareketi Balkanlar'da başladı...

Osmanlı Devleti"nin merkezine doğru Rumeli göçleri 1687"de başladı. İkinci Viyana kuşatması da başarısızlıkla sonuçlanınca, Avusturya ordusu ile savaşan Osmanlı ordusu tarihinde ilk defa geri çekildi. Avusturyalılar, Osmanlı"nın İstanbul"dan çok önce, 1389"da, fethettiği Üsküp"e kadar gelerek şehri yaktı. Üsküp, Saraybosna ve Selanik ile birlikte Balkanlar"daki en önemli üç merkezden biri. 1687"deki bu olay sonrası Üsküp"ten İstanbul"a gelen göçmenler Unkapanı civarında bir mahalle kurdu.

Üsküp göçünden sonra da bir kısım göçler var ama önemsenebilecek hareket 1806 tarihindeki Sırp ve Karadağ isyanlarıyla ortaya çıktı. 1829"da Yunanistan"ın bağımsızlığını kazanmasıyla Mora"daki Türkler göçe zorlandı. Bu arada 20 bin Türk katledildi. 1774 Kırım göçleri de Balkanlar üzerinden gerçekleşti. Balkanlar"da göçe yol açan büyük çaplı olaylardan biri, 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı. Osmanlı"nın kaybettiği bu savaş sonrası Sırbistan, Karadağ, Romanya ilk defa bağımsız olurken, Bulgaristan özerk prenslik haline dönüştü. Rus birliklerinin Yeşilköy"e kadar yaklaştıkları savaş sonrasında 1 buçuk milyon insan göç etti. Bunların bir kısmı Balkanlar"daki kaybedilmemiş topraklara yerleştirildi. Anadolu"da Osmaniye, Reşadiye ve İhsaniye gibi isimlerle çok sayıda yeni köy kuruldu. Bundan sonraki en yoğun göç dalgası 1912 Balkan Savaşı"nda patlak verdi. Stratejik bir hatayla ordu terhis edilince 4 küçük Balkan devletçiği Osmanlı"yı dize getirdi. Koskoca Osmanlı, asırlar boyu idaresinde kalan unsurlara karşı sadece İşkodra, Yanya ve Edirne"de direniş gösterebildi.

Eski Zağra Müftüsü, Balkanlar"da kaybedilen savaşların neticesini hatıralarında "Hüda göstermesin âsâr-ı izmihlal bir yerde / Hüda bir yerde çöküntü eserleri göstermesin" diyerek özetler. Müslüman teba, savaş boyunca sürekli, irili ufaklı katliama uğradı. Başlangıcından günümüze Balkanlar"daki göç hareketlerini kitaplaştıran Rumeli Türkleri Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği Arşiv-Kültür Müdürü Araştırmacı-Yazar H. Yıldırım Ağanoğlu"nun katliamlar ve göçün sebeplerine ilişkin Aksiyon"a yaptığı tespitleri belgesel içinde ayrı bir bölüm olarak vermekteyiz.

Kafkas göçleri...

Balkanlar bir geçiş noktası ve insanlık tarihi boyunca savaşlara sahne olmuş. Kritik bölgedeki iktidarlar sürekli değişmiş. Ancak Osmanlı"nın göç aldığı coğrafya sadece Balkanlar"dan ibaret değil. Bu bölge kadar jeopolitik ve stratejik özelliği olan Kafkasya"dan göçler de yoğun olarak 19"uncu yüzyılda gerçekleşti. Gerek Balkan, gerekse Kafkas göçlerinin ardındaki en önemli sebep ise Osmanlı-Rus savaşları.

1828-29 Osmanlı Rus savaşı akabinde imzalanan Edirne Antlaşması"yla Çerkesler, Rus hakimiyeti altına girdi. Ruslar, bir antlaşmayla ellerine geçirdikleri Kafkasya topraklarının, her şeyiyle kendilerine ait olmasını istiyorlardı. Çerkeslere yönelik baskılar arttı, katliamlar baş gösterdi. Kafkas halklarının efsane liderlerinden Şeyh Şamil"in öncülüğünde özellikle Kuzey Doğu Kafkasya"da direniş hareketi başlatıldı. 1859"da Şeyh Şamil esir düşünce kontrol tamamen Ruslara geçti.

Ruslar, Kuzey Batı Kafkasya"da da 25 Mart 1864 tarihinde Soçi"yi ele geçirerek Çerkesler üzerinde tam hakimiyet kurdu ve Kont Yevdokimov planı devreye girdi. Plan gereği, Çerkeslere, "Ya bozkır ve bataklık alanlara gidin ya da Kafkasya"yı tümden terk edin. Aksi takdirde esir muamelesi göreceksiniz" ültimatomu verildi. Ruslar, 21 Mayıs 1864 tarihinde zafer törenleri yaptı.

Kafkas göçleri deyince akla gelen etnik yapının adı, Çerkesler. Çerkes, aslında Kuzey Kafkasya halkları için dışarıdan yapılan bir tanımlama. Bugün Çerkes diye adlandırdığımız insanlar temelde Adıge-Abhaz ile Çeçen ve Dağıstan kollarına ayrılıyor. Dağıstan"ın da Avar, Lezgi, Lak ve Gazi Kumuk gibi alt kolları var. Bugün Türkiye"deki Çerkeslerin büyük çoğunluğu Adıge ve Abhaz kökenli. Çerkesler, 21 Mayıs tarihinde Rus ültimatomuyla başlayan büyük sürgünün bu yıl 140"ıncı yıldönümünü andılar.

1864"teki büyük sürgüne Kuzey Batı Kafkasya"daki Çerkesler konu oldu. 1862 ile 1863"te de Osmanlı topraklarına gelenler var ama asıl hareket Rus ültimatomundan sonra Çerkes heyetlerinin Osmanlı"dan sığınma talebinde bulunmasıyla hız kazandı. Harekete geçen insan sayısının en az 1 buçuk milyon civarında olduğu ifade ediliyor. Ancak hastalık ve açlık gibi sebeplerle bunların ancak 600 bini Anadolu topraklarına ulaşabildi. Buldukları gemi ve takalarla yola çıkan ahali Trabzon"dan Şile"ye kadar 32 değişik noktada karaya ulaştı. Bunların yanı sıra Varna, Rusçuk ve Köstence limanlarına çıkan gruplar da var. Rumeli"de 14 yıl kadar yaşayan 70-80 bin Çerkes, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşından sonra yeniden göçe tabi tutuldu. Balkanlar"ı terk ederek akın akın İstanbul"a doğru yola çıkan Çerkesleri, Osmanlı, bugünkü Çerkezköy"de durdurdu. Çerkezköy"ün ismi buradan geliyor. Tekirdağ limanından gemilere bindirilen Çerkesler Suriye, Ürdün ve hatta İsrail"e gönderildi. Günümüzde İsrail"de 3 bin civarında Çerkes yaşıyor.

Göç ile birlikte Çerkesler Anadolu coğrafyasının hemen hemen her yanına gönderildi. Özellikle, Samsun-Hatay hattında o zamanki nüfus yapısı onlarla dengelendi. İstanbul, Düzce, Adapazarı, Hendek, Samsun (Çarşamba) Çorum, Tokat, Amasya, Kayseri (Pınarbaşı), Sivas, Kahramanmaraş (Göksun), Osmaniye, Adana, Mersin, Balıkesir (Gönen, Manyas, Bandırma), Çanakkale, Van (Ahlat) ve Bingöl yoğun oldukları yerler. Osmanlı, Çerkeslerin Adıge koluna ait boyları ise özelliklerine göre farklı farklı yerlere yerleştirmiş. Saray ile akrabalık ilişkileri olan boylar genellikle İstanbul"a yakın bölgelere konuşlandırılmış. Milli Mücadele zamanında Düzce, Adapazarı ve Hendek"teki isyanların, buralara yerleştirilen Çerkes boylarının padişaha ve hilafete bağlılıklarından kaynaklandığı ifade ediliyor. Buralarda isyan çıkartan Çerkesler, Amasya, Sivas ve Kayseri"de Atatürk"ü misafir etmiş. Çerkez Ethem vakası ise Türkiye"ye göçen Çerkeslerin hikayesinden tamamen farklı ve başlı başına bir araştırma konusu.

Güven telkin ediyorlar...

Çerkesler itaatkâr, cesur, gözüpek ve uyumlu yapıları sayesinde Osmanlı"nın güvenini kazandı. Daha önceleri Hırvat, Boşnak ve Arnavut halklarından devşirme alan Osmanlı, 18"inci asırdan itibaren Kafkasya halklarına yöneldi. Çerkesler ve Gürcülerden birçok paşa ve bürokrat çıktı. Nitekim Milli İstihbarat Teşkilatı"nın (MİT) temeli olan Teşkilat-ı Mahsusa"yı Çerkesler kurdu. Teşkilatta bugün de önemli ölçüde Çerkes ağırlığı olduğu söyleniyor.

Eski başbakanlardan Rauf Orbay ile ilk dışişleri bakanı Bekir Sami Bey Çerkes asıllı. Ayrıca Türk Silahlı Kuvvetleri"nde de (TSK) komuta kademelerinde görev alan çok sayıda Çerkes var. AKP"li Abdüllatif Şener, Beşiktaş onursal Başkanı Süleyman Seba, Asmalı Konak dizisinin senaristi Meral Okay, gazeteci yazar Taha Akyol, Önder Sav, Edip Başer ile Çetin Doğan paşa da bu kökenden gelen tanınmış simalardan sadece birkaçı. Meclis"te yaklaşık 20 Çerkes vekil bulunuyor.

Türkiye'de ne kadar Çerkes var?

Kafkas Vakfı Başkanı Mehdi Nüzhet Çetinbaş, devletin resmi kaynaklarının Türkiye"de bugün 5 milyon civarında Kuzey Kafkas kökenli kişinin yaşadığını kabul ettiğini söylüyor. Bunların 700-800 bini yerel dilini biliyor ve yine 700 bin kadarı İstanbul"da ikamet ediyor. 19. yüzyılın sonunda 150 bin Abhaza da Anadolu"ya yerleşmiş. Türkiye"de halen 400-500 bin civarında Abhaza olduğu tahmin ediliyor.

Çerkeslerce kurulan 112 adet dernek ve vakıf faaliyet gösteriyor. Ankara"da iki tane federasyon var. Üçüncüsü de yakında İstanbul"da kurulacak. Ancak en etkin Çerkes sivil toplum kuruluşu, merkezi İstanbul Bulgurlu"da olan Kafkas Vakfı.

Türkiye"de 5 milyon Çerkes nüfustan söz edilirken, özvatanları Kafkasya"da durum bir hayli farklı. Adıgey Cumhuriyeti"ndeki Çerkes sayısı sadece 123 bin. Kabardey-Balkar"da 363 bin Çerkes yaşıyor. Kafkasya"da ortalama 700 bin Çerkes ikamet ederken, bölgedeki toplam Müslüman nüfusu da 4 buçuk milyon civarında. Sözü edilen toplam nüfus, göç öncesinde 7 milyon civarındaydı. Verdiğimiz rakamlar, bölgedeki insan kaybını gözler önüne seriyor. Ruslar dahil bugünkü Kafkasya"nın nüfusu ise yaklaşık 10 milyon.

Çerkeslerde zaman zaman geriye göç fikri ortaya atılmış ama bu fiiliyata geçememiş. Sovyetler Birliği henüz dağılmamışken komünist görüşlü Çerkesler ideolojik anlamda geriye dönüşü seslendirmiş. Günümüzde ise önceki vatanlarına işadamı olarak ve yatırımda bulunmak amacıyla gitmek istiyorlar. Kafkas Vakfı Başkanı Çetinbaş, "Dönen arkadaşlarımızı oradaki yönetimler birtakım komplolarla apar topar sınır dışı ediyor. Gideceksiniz Kafkasya"ya ağzınızı açmayacaksınız, oturacaksınız, her şeye itaat edeceksiniz. Öyle şey olur mu? Bu konuda Türkiye hükümetine işler düşüyor. Hükümet en azından Kafkasya ve o bölgelerdeki yatırımları garanti altına alabilir. Böyle olursa Kafkasya"ya işadamlarımızla gideriz. Nitekim Saray fabrikalarının sahibi Hakkı Kurben, Adıgey"de bir çuval fabrikası açtı. 300 kişiye iş verdi. "

Türkiye"de Adıge ve Abhaza kolları haricinde, az miktarda da olsa Dağıstan ve Çeçen asıllı Çerkesler de yaşamakta.

Gürcüler...

Kafkasya"dan Türkiye"ye göçen topluluklardan bir diğer önemlisi de Gürcüler. Güney Kafkasya halkının göç macerası 1878-79 Osmanlı-Rus Savaşı"nı izleyen yıllarda netlik kazandı. Berlin Kongresi kararlarıyla, daha önce Osmanlı İmparatorluğu egemenliğinde yaşamayan Müslüman nüfusa, Rus uyruğuna geçme ya da Osmanlı topraklarına göç etme konusunda tercih hakkı tanındı. Osmanlı ile Rusya arasında 27 Ocak 1789 yılında İstanbul"da imzalanan anlaşmayla, 3 Şubat 1879-3 Şubat 1882 arası muhacirlik süresi olarak belirlendi. Bu süre 1884"e uzatıldı. Fakat Gürcü göçü aralıklarla 1921 yılına kadar devam etti. Neticede Osmanlı, 40 yılda yaklaşık bir milyon Gürcüyü topraklarına kabul etti. Bugün Türkiye"nin birçok yerinde yaşasalar da Trabzon, Giresun, Samsun, Ordu"nun Fatsa ve Ünye ilçeleri, Sinop, Zonguldak, İzmit, İznik, İzmir, Kütahya, Balıkesir, Adana, Konya, Eskişehir, Adapazarı, Bolu, Çorum, Amasya, Tokat, Bursa, İnegöl, Düzce, Gölcük, Yalova, Gemlik, Esenköy, Merzifon, Gönen, Çumra, Gölbaşı, İstanbul ve Ankara"da daha yoğunlar. Günümüzde 1 buçuk ila 2 milyon arasında Gürcü asıllı kişinin Türkiye"de ikamet ettiği ifade ediliyor. Türkiye"de yaşayan Gürcüler de Çerkesler gibi Müslüman. Ayrıca kendi dil ve kültürlerini gelecek kuşaklara aktarmada titiz davranıyorlar. 5 buçuk milyonluk Gürcistan"daki Müslüman nüfusun oranı yüzde 21 dolaylarında.

Göçlerin etkileri...

Balkan ve Kafkas göçlerinin Osmanlı"ya yaptığı sosyo-ekonomik etkileri araştıran Doç. Dr. Gülfettin Çelik, "19"uncu yüzyılda zirai üretimde emek problemi çok açık ortadadır. Ancak, o problemi aşmaya yeni bir imkan olmuştur göçler. Bir yönüyle bir felaket gibi olan bir gelişme, bu dönemde ekonomiyi yeniden organize etme, ekonomiyi canlandırma noktasında da Osmanlı için bir avantaj olmuştur" diyor.

1855 ile 1914 yılları arasında milyonlarca kişi Balkanlar"dan ve Kafkasya"dan Anadolu"ya göç etti. 12 milyon olan nüfus, 1914"te 16 milyona yükselmişti. Bu, bir devlet için normal şartlarda son derece olağanüstü ve altından kalkılması zor bir durumdu. Ancak Osmanlı, göçü, hem topraklarında yaşayan gayrimüslim nüfusu dengelemek hem de çöken tarım ekonomisini canlandırmak için kullanmayı bildi. Başlarda yerleştirmede bazı arızalar çıksa da, sonraki göçlerde daha planlı ve isabetli davranıldı.

Osmanlı ekonomisi baştan sona tarım ekonomisi niteliğine sahipti. Üretim için gereken doğal kaynak-emek-müteşebbis üçlüsünde Osmanlı sıkıntıyı emekte çekmekteydi. Tarım yapılabilecek arazi alabildiğine bol olsa da işleyecek insan sayısı çok azdı. Bu dengesizlik tımarlı sipahilerin esas olduğu tımar sistemiyle çözümlenmeye çalışılmıştı. Sistem uzun bir süre başarıyla uygulandı. Ancak içerideki ve dışarıdaki bazı gelişmeler yüzünden tımar sistemi işlemez hâle geldi. Dünyada siyasal coğrafya değişmiş, kara ticaretinden deniz ticaretine dönülmüş, teknolojideki gelişmelere paralel günün modern silahlarıyla donatılan düzenli ordular kurulmuştu. Osmanlı"da da tımarlı sipahiden, kapıkuluna, yani merkezi orduya geçiş süreci yaşandı. Bu arada isyanlar çıktı, araziler boşaldı. Şehir merkezlerinde nüfus yoğunlaştı. İstanbul metropolünün gelişigüzel nüfus alması aslında Cumhuriyet"ten çok önceki zaman diliminde başlıyor. Bir diğer gerçek de, göçlerin bastırmasıyla iskana açılan Anadolu"daki gayrimüslim nüfusun ağırlığı. Özellikle Ege, Marmara ve İstanbul"daki durum Osmanlı bürokratlarını endişeye sevk etmekte ve konu hakkında Saray"ın dikkatini çekmeye zorlamaktaydı. Nüfus dengesini yeniden kurmak isteyen Osmanlı, gelen muhacirleri hem tarım arazilerindeki boşalma, hem de gayrimüslim nüfus gerçeklerine göre iskan etti.

Göçün malî faturası kabarık...

Göçle gelen nüfus Osmanlı için tarımı canlandırma ve demografik yapıyı dengelemede fırsat oldu ancak olayın bir de mali faturası var. Doç. Dr. Gülfettin Çelik, faturaya ilişkin şu bilgileri aktarıyor: "1877-78 Harbinden 1914"e kadarki dönemde muhacirlere yapılan masraf toplam olarak 215 milyon kuruş. Bu rakam, Osmanlı devletinin dışarıdan nakit olarak alabildiği borç miktarına hemen hemen yakın. Göç, Osmanlı devletinde böylesine büyük bir maliyete yol açtı. Bir de vakıfların ve sivil toplumun katkısını düşünürseniz, çok büyük bir dönüşüm aslında. Osmanlı"nın mali anlamda zaafa düşmesinde ve Düyûn-ı Umumiye"nin kurulmasında bu olayların da etkileri var. Ama buna rağmen Osmanlı o dönemde gelen insanları hiçbir zaman dışlamadı. Almak istemezlik yapmadı. Mantalite çok farklıydı. Her şeyiyle onlar kendi insanlarıydı. Sahiplendi onları."

Göçler Anadolu'yu Müslümanlaştırdı...

Araştırmacı-Yazar Yıldırım Ağanoğlu da, göçlerin Anadolu"nun Müslümanlaşmasında çok önemli bir rol oynadığına işaret ediyor. Hatta "Mukabele-i Bil Nüfus" düşüncesi 1914"te İttihat ve Terakki döneminde ortaya atılmıştı. Tarihte ilk defa Anadolu"dan gayrimüslim nüfus göç ettirildi. 1923 mübadelesinin temelleri bu yıl atıldı. Ağanoğlu bu konuda şunları söylüyor: "Anadolu"nun Türkleşmesinde ve Müslümanlaşmasında göçlerin çok büyük bir rolü var. Çünkü ciddi miktarda gayrimüslim nüfus var. Keza Kafkaslar"dan da Müslüman nüfus geliyor. Gerek Cumhuriyet döneminde, gerekse Osmanlı döneminde göçmenlerde yüzde yüz Türk ırkından olma şartı aranmıyor. Kendini Türk kabul eden, "Ben Türküm" diyen herkes göç edebilir politikası güdülmüş. Türkiye Cumhuriyeti"ni kuran nesillere baktığımızda devlet adamlarının, İstiklal Harbi"ni gerçekleştiren generallerin, subayların yüzde 60"ının Rumeli kökenli olduğunu görüyoruz. Anadolu"dan sonra gidecek bir yer kalmadı artık."

Ağanoğlu, 1923 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi"ni de aynı bakış açısıyla değerlendiriyor: "Olaya insani açıdan bakıyorum, üzülüyorum. Ama siyasi açıdan baktığımda mübadelenin her iki devlete de yararlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir nüfus istatistiğine göre, Anadolu"daki 1914 nüfus dağılımı esas alınırsa, şu anki Türkiye"de 15 milyon civarında Rum ve Ermeni olacaktı. Yaşlı bir Rum mübadil diyor ki: Atatürk ve Venizelos iyi yaptı. Yoksa Bosna Savaşı gibi bir yerden patlak verirdi."

Cumhuriyet dönemi göçleri...

Cumhuriyet döneminde Anadolu"ya yapılan ilk büyük çaplı göç 1923 Mübadelesi ile oldu. Bu, diğer göçlerden farklı; adı üstünde mübadele. Diğerlerine göçmen, muhacir gibi sıfatlar eklerken, onlara mübadil diyoruz. Mübadele 1918"den sonra gelenleri de kapsıyor. Bu göç olayında Anadolu"ya 500 bin civarında Müslüman geldi. Gelenler, Rumların boşalttıkları yerlere yerleştirildi.

Yunanistan"dan mübadele haricinde 1952-1969 yılları arasında 25 bin kişi geldi. 1995"e kadar Cumhuriyet Türkiye"sine yapılan göçlerin yüzde 25"i Yunanistan kaynaklı.

Cumhuriyet tarihinde en büyük göç dalgası Bulgaristan"dan yola çıktı. Cumhuriyet göçlerinin yüzde 48"ine tekabül eden Bulgar göçü 1989"a kadar sürdü. Şimdiye kadar yaklaşık 800 bin kişi Bulgaristan"dan Türkiye"ye göç etti. İlk Bulgar göçünde 1925-1949 arası 220 bin kişi geldi. 1950-52 arası gelen insan sayısı 155 bin dolayında. 1968-79 arası 115"bini aşkın kişi Türkiye"ye ulaştı. 1989 yılında Türkiye 2. Dünya Savaşı"ndan sonra Avrupa"da görülen en yoğun ve zorunlu göç akımıyla yüz yüze kaldı. 230 bine yakın Bulgar vatandaşı soydaşımız Türkiye"ye göç ettirildi. Dönemin Bulgar yöneticileri Türklere son derece baskıcı davrandı. Kamplarda çile çektirilen Türklerin dramı TRT tarafından dizileştirilmişti. Belene Kampı tabiri hafızalarımızdaki tazeliğini hâlâ koruyor.

Yugoslav topraklarından Türkiye"ye göçen toplam kişi sayısı ise 305 bin dolayında. Romanya"dan da Cumhuriyet döneminde 120 bini aşkın kişi Türkiye"ye gelerek yerleşti. Yugoslav göçmenleriyle, Bulgaristan göçmenlerinin Türkiye"ye geliş şartları birbirinden çok farklı. Yugoslavya"dan gelenler serbest göçmen statüsünde oldukları için Türkiye"de kendilerine ev ve iş yardımında bulunulmadı. Ancak Bulgar göçmenleri yardım aldı.

1992 yılında bağımsızlığını ilan etmesiyle Sırp katliamına sahne olan Bosna-Hersek"te yüz binlerce kişi ülkesini mecburen terk etti. Bunlardan 20 bin kadarı da Türkiye"ye getirildi. Bir bölümü İstanbul"un Pendik ve Bayrampaşa ilçelerinde ikamet eden akrabalarının yanına yerleşirken, önemli bir bölümü ise Kırklareli"ndeki göçmen kampında ikamet ettirildi.

Türkiye"ye son göç 1993 yılında gerçekleşti. 150 Ahıska Türk ailesi Rusya"dan Anadolu"ya getirilerek iskan ettirildi.

Bugün Türkiye nüfusunun yüzde 20"sinin muhacir kökenli olduğu tahmin ediliyor.

KULAĞINDA KÜPE OLSUN UNUTMA...(*)

Rumeli"nin dağı taşı ağlıyor
Kan içinde her şubaşı Ağlıyor
Parçalanmış gövdelerin yanında
Can çekişen arkadaşı ağlıyor...

Bak şu yurda tek bir ocak tütmüyor
Issız kalmış bülbülleri ötmüyor
O sevimli ovaları kurd almış
Bir çobancık davarları gütmüyor

Kara toprak kandan olmuş kırmızı
Doğrandıkça Türk kadını Türk kızı
Can evine canavarca saldırmış
Sürü sürü ırz ve namus hırsızı

Mihraplara haç asılmış, ezanlar
Susturulmuş güm güm ötüyor çanlar
Camilerin minberleri yakılmış
Çizme ile çiğneniyor Kur"anlar

Ey Müslüman kendini hiç avutma
Yüreğini öç almadan soğutma
İnim inim inleyişi yurdunun
Kulağında küpe olsun unutma...

(*): 14 Ağustos 1913 tarihinde Tahirü"l Mevlevi tarafından yazılan bu şiir, Rumeli Muhacirîn-i İslâmiye Cemiyeti tarafından "Bulgar Mezalimi İntikam Levhası" halinde bastırılarak, muhacirlere gelir sağlamak amacıyla 20 paradan satışa çıkarılmış.

H.YILDIRIM AĞANOĞLU (ARAŞTIRMACI-YAZAR):

GÖÇLERİN EN ÖNEMLİ SEBEBİ KATLİAMLAR

Balkan Savaşı"nda Bulgarlar Çatalca"ya kadar ilerliyor. Çok büyük katliamlar meydana geliyor. En ciddi katliamlar 1829 Yunan bağımsızlığında başlıyor. İlk olarak Mora"da 20 bin insan öldürülüyor. Akabinde 1878"de Rus ordusunun arkasından gelen Bulgar eşkıya ve çeteleri Türk köylerini basıyor. O kadar çok katliam belgesi var ki arşivde...

Bu katliam ile ilgili küçük bir hikayeyi anlatayım. Bir Alman demiryolu memurunun anılarında geçiyor. O zaman demiryolu Avrupalıların tekelinde. 1878 savaşındaki anılarını anlatırken, "Yolda dört yüz tane cesede rastladım, üst üste yığılmıştı ve çıplaktı" diyor. "Kadın, erkek, çoluk çocuk. Karda önce çıplak bırakılmış, sonra öldürülmüşler. Bunların içinden iki yaşında bir çocuğu ben kurtardım" diyor. Sağ kalan tek çocuk. Bu hikaye dengemi bozdu, çok etkilendim. Bunlar korkunç hadiseler. Katliamlar göçün en büyük sebebidir. Yoksa kimse keyfinden göç etmez. Diğer bir sebep yabancı devlet boyunduruğunda yaşamak istenmemesi.

1821-1911 yılları arasındaGirit"teki Müslüman ve Hıristiyan nüfus hareketi çok şeyler anlatıyor: 1821"de 160 bin Müslümana karşılık 129 bin Hıristiyan yaşıyor. 1911"de durum anormal derecede tersine dönüyor. Hıristiyan nüfus 307 bine çıkarken, Müslüman nüfus 28 bine geriliyor.

1878"de Bulgarların yaptığı Harmanlı katliamı diye bir şey var. 20 bin insanın aynı anda öldürüldüğü söyleniyor. Rakamları çok kolay söylüyoruz. Sadece Harmanlı"da olan katliam bu. Göç arabaları kafileler halinde birikiyor orada, Rus ordusu geçiyor, Bulgarlar arkadan gelip bunları temizliyor.

Bu olaylar olurken Osmanlı, 1912"de savaş çıkmadan önce bile bölgede hükümet konağı, okul, köprü, çeşme yaptırıyordu. Vatan olarak gördüğü için.

Benim tespitim, Balkan harbindeki göçte de katliam ve hastalık gibi sebeplerle 600 bin kişi hayatını kaybetti. Bu kayıpların tahminen 200 bini Bulgar katliamı yüzündendir.

Bu döneme ait, Amerikalı bir profesörün çalışması var. Profesör J. Mc. Charty 1829 ile 1923 yılları arasında 5 milyon sivil nüfusun eridiğini söylüyor. Profesör, "Araştırmaya başladığımda hep Batı"da Ermeni ve Rum katliamı olduğundan söz edilirdi. Ama 5 milyon Türk ve Müslüman Balkanlar"da ölmüştür, öldürülmüştür" diyor.

Göçün en önemli dört sebebi şöyle sıralanabilir: Ekonomik sebepler, dini sebepler, milli sebepler, en önemlisi de katliamlar.

MEHDİ NÜZHET ÇETİNBAŞ (KAFKAS VAKFI BAŞKANI):
"ÇERKESLERİN TELEVİZYON AÇMASINI DEVLET İSTİYOR..."

Avrupa Birliği"ne entegrasyon çerçevesinde ana dilinde yayın ve okuma hakkı tanınmasında Kuzey Kafkasyalıların direkt talebi olmadı. Bu yasa basında genellikle Kürtçeye özgürlük temasıyla işlendi. Halbuki yasada Kürt adı geçmiyor. Kürt söyleminden rahatsız olan devlet, Kürtçeye alternatif olarak veya Kürtçe ile birlikte Avrupa"ya şirin gözükme noktasında başka dilleri de hemen devreye sokmaya çalışıyor. Burada en harekete geçirebilecek dinamik dil de Çerkesçe. Türkiye"de Kürtlerin dışında göstermelik olarak Avrupa"ya görüntü çizebilecek televizyon yayını kim yapabilir ya da eğitimi kim verebilir? Çerkezler. Kürtlerle beraber bunları da harekete geçirelim tarzında bir zorlama. Talep Çerkeslerden gibi gözüküyor ama Kürtlere karşı dengeleme politikası. Derneklerimizde 15-20 senedir Çerkesçe okuma yazma kursları zaten açıyoruz.

Devlet içinde Çerkesçe okuma yazma kursu açmanın bir sıkıntısı yok. Olay sadece Kürtçe ile sınırlı kalsa orada da belki bir problem çıkmayacak. Arkasında sürekli olarak bir politik, siyasi amaç gördüğünden devlet Kürtçeye karşı hep mesafeli yaklaşıyor. Çerkesçe Kafkasya"da Kiril harfleriyle yazıya geçirilmiş. Türkiye"de Latin sistemiyle bir alfabe oluşturalım dedik ama son derece zor.

BAZI ÜNLÜ GÜRCÜLER

Zülfü Livaneli (Sanatçı-yazar), Nihat Gökyiğit (İşadamı), İsmet Acar (İşadamı), Nurettin Çarmıklı (İşadamı), Refaiddin Şahin (Eski Devlet Bakanı), Fehmi Yılmaz (İşadamı) Erol Aksoy (İşadamı), Hayati Asılyazıcı (Yazar), Saadettin Tantan (Eski İçişleri Bakanı), Prof. Dr. Süleyman Uludağ, İsmail Kara (Yazar), Prof. Dr. İsmet Dindar, Prof. Dr. Bilal Dindar, Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, Sami Karaören (Gazeteci), Bayar Şahin (Sanatçı), Şükriye Tutkun (Sanatçı), Ümit Tokcan (Sanatçı), Hasan Fehmi Güneş (Eski İçişleri Bakanı), Kamil Sönmez (Sanatçı), Kadir Topbaş (İstanbul Belediye Başkanı), Sefa Sirmen (CHP Milletvekili), Aziz Yıldırım (Fenerbahçe Başkanı), Hayati Yazıcı (İstanbul Milletvekili).

BAZI TANINMIŞ ÇERKESLER

İrfan Atan (Güreşçi), Haydar Zafer (Güreşçi), Yaşar Doğu (Güreşçi), Adil Atan (Güreşçi), Hamit Kaplan (Güreşçi), Mahmut Atalay (Güreşçi), Ömer Seyfettin (Yazar), Ahmet Mithat Efendi (Yazar), Mizancı Murat (Yazar) Lemi Atlı (Bestekâr), Ömer Naci (Yazar), Mümtaz Göztepe (Yazar), Neveser Kökteş (Bestekâr), Muhlis Sebahattin (Bestekâr), İsmail Habib (Yazar), Prens Sebahattin (Yazar), Sebahattin Selek (Yazar), Rauf Orbay (Başbakan-TBMM Başkanı), Cemil Cahit Toydemir (General- İstiklal Savaşı Komutanı), Recep Peker (Başbakan), Bekir Sami (Dışişleri Bakanı), Yusuf İzzet Paşa (General-İstiklal Savaşı Komutanı), Eşref Kuşçubaşı (Teşkilat-ı Mahsusa Başkanı), İsmail Canpolat (Politikacı), Fuat Carım (Büyükelçi), Emir Marşan Paşa (Asker, politikacı), Hakkı Behiç (İlk Maliye Bakanı), Ali Sait Akbaytugan (General, İstiklal Savaşı Komutanı), Abdulah Zühdü (Gazeteci), Ahmet Hamdi Bey (Şair), Ahmet Vasfi Zekerya (Yazar), Ahmet Saib (Yazar), Ahmet Şevki (Yazar), Ali Nazım (Eğitimci), Taha Akyol (Gazeteci), Aysel Alpsal (Hikayeci), Mevlüt Atalay (Hikayeci), Yaşar Bağ (Şair), Cafer Barlas, İsmail Hakkı Berkuk (Asker), Hikmet Birand (Ünlü botanikçi), Kamuran Birand, Orhan Boran (Sanatçı, spiker), Ratip Tahir Burak (Ressam), Sezgin Burak (Ressam), Ömer Büyüka (Dilci-şair), Şansal Büyüka (Spor yorumcusu), Ali Carım, Mehmet Fuat Carım (Eski vekil), Renan Demirkan (Tiyatrocu), Hayri Domaniç (AP Genel Başkan Yardımcısı), Adnan Hunca (Hunca Şampuanlarının kurucusu), Şaban Karataş (TRT eski Genel Müdürü), Kandemir Konduk (Mizah Yazarı), Kazım Köylü, Hüseyin Nail Kubalı, Ayla Kutlu (Ressam), Halit Kıvanç ( Sunucu, spiker), Ali Nihat Tarlan (Edebiyat Tarihçisi), Fuat Uluç (Hıncal Uluç"un babası), Hıncal Uluç (Yazar-yorumcu), Aytunç Altundal (Teorisyen), Nazım Ekren, Ahmet Tezcan (Başbakan Danışmanı), Canset (Oyuncu), Deniz Akkaya (Manken), Türkan Şoray (Sanatçı), Senemis Candemir (Oyuncu), Mehmet Aslantuğ (Sinema oyuncusu), Ediz Hun (Sinema oyuncusu-siyasetçi), Erkan Özerman (Organizatör), Tayfur Havutçu (Milli oyuncu-BJK futbolcusu), Süleyman Seba (Beşiktaş Spor Kulübü eski Başkanı).

DOÇ. DR. GÜLFETTİN ÇELİK (MARMARA ÜNİVERSİTESİ İ.İ.B.F.):
MUHACİRLER OSMANLI"YI SANAYİYE YÖNELTTİ...

Osmanlı tımar sistemini, çifthane üretim biçimi ve işletme modelini 19. yüzyılın sonunda da uyguluyor. Bu model nüfusun istihdamını kolaylaştırdı. Araziler boştu, muhacirler üretici olarak aktarılabilirdi. 1858"deki arazi kanunnamesiyle küçük işletmecilik öne çıkarıldı. Özellikle 1877-78 savaşı sonrası muhaceretlerde, insanların hangi bölgeden geldiği ve hangi mesleği icra ettiği dikkate alındı. Muhacirler birkaç yıl içinde üretime katılarak ekonomiye katkı sağladı. 1880"lerden 1914"e kadar Anadolu"daki üretime katılan arazide bir yükseliş oldu. Gelen nüfusun çok önemli bir bölümü tarım ekonomisini güçlendirecek şekilde iskana uğradı. Bozulan denge yeniden kuruldu. 1914"te artık sanayi hammaddesi olan tarım ürünlerine yöneliş var. Pamukçuluk, ipekböcekçiliği, tütün ve pancar üreticiliği gibi. Belirli bir mesleği olan insanlar da şehir ve kasabalara iskan edildi. Bu da Osmanlı"nın şehir zanaatlarına bir katkı. 1850"lerde Osmanlı"da gayrimüslim yatırımları artıyor. Osmanlı Avrupa"nın sanayisiyle bütünleştirilmeye çalışılıyor. Osmanlı hammaddeleri Batı ekonomisi için pazarlanmaya başlanıyor.

Avrupa"da sanayileşmenin en temel ihtiyacı emekti. Emeği güçlü olan Almanya ve Rusya gibi devletler sanayileşti. Osmanlı da 19. yüzyılın sonunda sahip olduğu yeni nüfus imkanlarıyla Batı tarzı kapitalist ilişkilerin olduğu bir sanayileşme modelini çok kolay seçebilirdi. Nüfusu sanayi bölgelerine, şehirlere yığıp, o bölgelerde fabrikalar açılabilirdi. Ama bunu bilinçli olarak seçmedi.

Çünkü Osmanlı, kendi klasik üretim mekanizmasının en iyi model olduğunu düşünüyordu. Osmanlı"yı bu tercihe bazı şartlar da zorladı. Özel teşebbüs çok gelişmemişti. Yerli üretimi ve üreticiyi garanti altına almadan bir model geliştirmeyi istemedi.

Yerleşimle alakalı bir problem de yaşandı. Haydarpaşa"dan Bağdat"a kadar uzanacak demiryolu inşa edilirken, özellikle Ankara-Eskişehir bölgesinde çok büyük yerleşim alanları mevcuttu. Almanlar B Planı projesi dahilinde Bağdat"a kadar uzanan bölgeyi kontrol altına almak için buralara Alman kolonileri yerleştirmek istedi. Sultan Abdülhamit buna izin vermedi. Demiryolu güzergahı hattına çok yoğun bir nüfus yerleştirdi.


Emin Akdağ-Haşim Söylemez
Aksiyon Dergisi Sayı: 494/ Tarih : 24-05-2004


Yorum yapın