Basından

Çerkes’in Tahta’sı, Kaşen’in Bakması

Ana tarafım çerkes benim. 7-8 kuşak önce, hani Çerkes’lerin Kafkaslar’dan Osmanlı’ya göçüp Anadolu’nun farklı köşelerini (ve ama genelde batı taraflarını) mesken edindikleri 19. yüzyıl civarında gelip Biga’nın ovalarına yerleşmişler. Aradan yüzyılı aşkın süre geçmiş ama kültürlerini ve dillerini bırakmamışlar elden. Hala köyde ve misal annemlerin ailesinde herkes çerkesçe konuşur, kardeşler arası tatlı-zararsız dedikodular neyin çerkesçe yapılır. Çocukluğum “Anne ne dedin? Teyze o ne demek? Dayı yaa, bana da anlat” diye eteklerini çekiştirmekle geçti köyde, oradan biliyorum.

 

Doğu’dan gelen babamla Çanakkale’nin Biga ilçesinin silme çerkes nüfuslu köylerinden birinde doğan annemin tam da doğru zamanda İstanbul’da denkleşip-evlenmeleri, o süreçte yaşadıkları bazen keyifli bazen daha az keyifli ve her biri Türkiye’nin yakın tarihinin özeti niyetine anlatılabilecek anıları da ayrı birer hikaye ya.. Neyse, fazla özele girmeyelim.

***

Çerkeslerin çok acayip, çok ilginç kültürleri var. Hangi etnisitenin kültürü, hangi toplumun tarihi sıkıcı ki gerçi, hele Anadolu gibi bir toprak parçasında? Ve”Çerkes” diye genelden gidiyoruz ama onların da içinde birçok farklı alt-boy, kültür var. Benim de çok bilgili olmadığım bi’ konu bu alt-kültürler, o yüzden detaya girmeden şu enfes makalenin bağlantısını vererek geçeyim.

O “enfes makale” de çok acayip. İki lise öğrencisi, Melike Bagıray ve Şeyma Nur Altun tarafından bu sene hazırlanmış ve TÜBİTAK’tan birincilik almış bir araştırma projesi. Başlığı “Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler ve Biga Yöresine Yerleşimler”. Yaşıtları harıl harıl ve öfleye püfleye ÖSS’ye (ismi değişti gerçi onun galiba?) hazırlanırken pek muhtemelen, kendileri de çerkes olan Melike ve Şeyma’nın aklına böyle bir proje gelmiş, çok da kaliteli, hani yıllanmış akademisyenlere taş çıkartacak derecede güzel bir makale/rapor hazırlamışlar. Hem Kafkas-Rus-Osmanlı tarihini, hem de çerkeslerin pek de sıradan olmayan “yakın” tarihini yakından tanımak isteyenlere yazın şu -ümidim odur ki- son sıcak günlerinde hararetle tavsiye ediyorum naçizane.

***

Bana bunları yazdırtan olaylar zinciri de, özet geçmeye gayret edeyim, şöyle bi’ şey : 2 ay kadar süren pek güzel, pek keyifli, pek başarılı ve pek yorucu Balkanlar serüvenimin sonunda, ağustos sonu gibi Türkiye’ye döndüm. Apar topar da yola çıktık, ailecek, bayram tatili niyetine. Yoldaki son durağımız Biga’nın bize komşu köylerinden olan Aşağıdemirci Köyü’nde her sene düzenlenen “Çerkes Buluşması” oldu. 2 sene önce de oradaydık, ben yine ağzım keyiften açık, kafam da kendi kendime “Çerkes oyunları iyice öğrenilecek, seneye burada güzel bi’ saman savrulacak!” telkinleriyle ayrılmıştım geceden. Senelerdir düzenlenen bu geceye hem civar köylerden, hem de artık büyük şehirlerde oturan çerkeslerden yüzlerce kişi katılıyor. Gece boyunca çerkes oyunları oynuyor 7′den 70′e, meydana çıkmaya yüreği olan kim varsa. Bu sene de işte, hem bu mevz-u bahis makaleyi öğrendim anamdan, hem de buluşma gecesinde yine sülün gibi süzülen kızlarla kartal gibi diklenen erkeklerin o büyülü danslarını izledim. Dönüşünde, hem de uzun bir aradan sonra yazdığım bu yazımda da yediklerimi kendime bırakıp gördüklerimi anlatmak vacip oldu, farz oldu.

Sülün ve kartal dedik, detayına girelim madem çerkes oyununun: Ben bu sene kendi çapımda sosyo-kültürel çıkarımlar yaparken buldun kendimi, oyunları izlerken. Bi’ meydan var, çember halinde kuşatılmış izleyiciler tarafından. Bi’ yarısında yaşlılar ve çocuklar oturuyor genelde, diğer yarısında gençler ayakta (genç tanımı da ayrı bi’ güzel çerkeslerde, “kendini genç hisseden gençtir” gibi bi’ şiarları var). Erkeklerin başında bi’ delikanlı duruyor, kızların başında da gençten bi’ abla. Müzik başladığında erkeklerin başındaki delikanlı kanı kaynayan, “Abi beni gönder” diye yerinde duramayanlardan birini alıp sürüyor meydana (Bazen tam tersi de oluyor gerçi, “Abi utanırım ben, gönderme diye yalandan ayak direyenleri de gördü bu gözler – nadir de olsa). Diğer yandan abla da kızlardan birini sürüyor meydana. Bu çift genelde çemberler çizerek icra edilen, genelde çok hızlı çerkes ritmine genelde çok sık ayak hareketleriyle ve el-kol salınımlarıyla eşlik eden bir ritüele başlıyor. Temas yok, sıfır! Ve ama böyle doğrudan, böylesine cesur ve özgür bi’ dans zor bulunur “Halk Oyunları” envanterinde Anadolu’nun. Giysiler zaten serbest, canın nasıl isterse. Hareketler de sürekli bir işveleşme, ardından karizmayı koyup kenara çekilme ritüeli şeklinde. Yani hem çok doğal, hem çok karakterli, hem çok özgür hem de ağırdan satan, kendini. Oyun öncesi, sırası ve sonrasında kadın-erkek eşitliğine dikkat ettim misal… Gırla! Her iki tarafın da ritme ve uyumlarına göre sırasıyla aktif ve dinamik oldukları, izlemesi kadar -tahmin ediyorum ki- icrası da keyifli ve şenlikli bir oyun vesselam.

Bu kadar anlattık ya, bi’-iki de video koyalım, tam olsun. Bu seneki buluşmadan video görüntülerine henüz ulaşamadım, internetten bulduğum ve  benzer ortamlardan görüntüleri paylaşıyorum. Şu ve şu var misal Düzce’deki bir düğünden. Sonra bu ve bu var, iki coşkulu adige düğününden. Finali de İsrail’de yaşayan adigelerin bir düğününden yapalım.

***

Yalnız videolardan birinde alta yorum olarak “Yau bi’ tane mi çirkin kız olmaz? Boşa övmezler demek çerkes kızlarını” diye yazılmış. Bence de. “Kaşen”im olmadı benim gerçi daha, denk gelmedi yaşıt, zaman ve mekan. “Kaşen” dediğim de çok ayrı, çok özel bi’ müessese. Bildiğin “boyfriend” / “girlfriend” olayı, köy yerde ve taa ne zamandan beri hem de. Diyorum ya, tutuculuk falan aranmaya pek çerkeslerde.

Bi’ de müzik şahane bu düğünlerde. Zaten böylesine coşkulu ve dinamik bir oyunun müziğinin de organik olması lazım, doğaçlamayla akması lazım, yürekten kopup gelmesi lazım. Ritim “Tahta” denilen ve modern baterilerin atalarından biri olduğundan şiddetle şüphelendiğim bir enstrümanla tutuluyor. Enstrüman şöyle: bir uzun tahta bulunur (varsa kalas); iki sandalyenin üstüne konur; sandalye ve tahtanın üstüne de ya iki çocuk oturtulur, ya iple bağlanır bunlar; iki eline birer odun alan iki genç tahtalara vurarak ritm tutar. Odun gibi vurmazlar ama, böyle okşar gibi, yalar gibi vururlar, ve ama kuvvetlice. O yüzden zaten, sık sık değişirler; yanlarında da alınlarında biriken terleri silen birileri olur her daim. Tahtanın ritmine müziğin armonisini katan da akordiyon olur (sanırım “pişine” deniyor çerkesçede).

Çerkes mi çerkez mi, hala emin olamıyorum bu arada. TDK’nın sözlüklerine bakmak da hile yapmak gibi geliyor, bakamıyorum.

Daha anlatılacak, paylaşılacak, keyiflenilecek, hüzünlenilecek ve yani yaşamın tadına daha bi’ vardıracak ne kültürler, ne tarihler, ne halklar var şu Dünya’da. Balkanlar apayrı bir dünya (ki gelecek sefer de onla mı baysam okuyanı acaba?), Anadolu desen elini sallasan kültüre çarpıyor.

***

Böyle bir dünyada kısacık ömürlerimizi bu güzelim kültürlerle, dillerle, oyunlarla, ağıtlarla,muhabbetlerle, farklılık ve aynılıklarla doldurmak yerine bunların bir  kısmını sindirip yok etmeye çalışmakla, birbirimizi vurup-bombalamakla, karşı taraftan bir kelleyi daha toprağa cansız düşürmeye uğraşmakla, “onun dili şu, bunun dini bu!” diye hiddetlenmekle geçiriyoruz ya hala…

“Bana böyle şeylerle gelmeyin arkadaş!”, deyu deyu.

 

Kaynak: Yeşil Gazete


Yorum yapın

Cerkesya.Org

Cerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.