Röportaj

Sefer Berzeg Röportajı

Berzeg gerek Kafkasya gerekse diasporadaki kimlik arayışlarında temel sorunun etnik milliyetçilik yada popüler tabiriyle mikro milliyetçilikte yattığını belirtiyor. 

"Kafkas Diasporasında Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü" ve "Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti 1917-1922" gibi çok sayıda kıymetli esere imza atmış olan Berzeg, Kafkasya’nın tüm etnik yapılarının oluşturduğu ortak Kafkasya kültürüne sahiplenmenin önemine vurgu yapıyor. Mevdudi Bayçora ve Hüseyin Tok’un yaptığı söyleşide Berzeg’in düşünceleri şöyle:

Kendinizi kimlik noktasında nasıl tanımlarsınız ve Kafkasyalılar kendilerini hangi kimlik üzerine inşa etmelidirler?

İlk önce şunu söyleyebilirim ki; yerel, etnik milliyetçilikle hiçbir yere varamayacağımızı kendi tarihimiz şu anki parçalanmış durumumuz bize gösteriyor. Ben köken olarak Wubıh’ım, Kafkasya’yı atomlarınıza ayırırsanız Adige sayılmıyorum. Eşim Adige ama Abhaz ya da Çeçen de olabilirdi. Bu sorun değil benim için. Bana göre Kafkas kültürü bir bütündür. Çeşitli diller var ama bu her toplumda var, gayet normal. Türkiye’de de var ama bu aslına bakarsanız Kafkasya için de Türkiye için de sorun değil. Kafkasya küçük bir coğrafya. Aslında buradaki bütün cumhuriyetler de uydurma cumhuriyetler bir anlamda. Niye varlar ya da olmasınlar anlamında söylemiyorum bunu. Elbette hepsinin bir coğrafyası, kendilerine has alt kültürleri vardır, olacaktır, olmalıdır da zaten. Ortak kültür, ortak davranış kalıpları var. Ama özellikle son zamanlarda dışarıdan empoze edilen bir akım var. O da zaten dağınık olan bu halkları atomlarına ayırmaya çalışıyor. Maalesef bilerek ya da bilmeyerek bazı gruplarımız belki de menfaatleri gereği bu akıma kendilerini kaptırıyorlar. Son senelerde özellikle bazı kurumlarımızda bu yoğunlaşmış gibi geliyor bana. Bu hem Kafkasya’daki hem de Türkiye’deki birliğimiz açısından son derece zararlı bir şey. Ben Kafkasya’ya bir bütün olarak bakıyorum. Diller vardır, nihayetinde hepsi bizim dilimizdir. Bunların bir kısmı elbette dünyanın gidişatı göz önüne alınırsa kaybolacaktır ama geri kalan benim dilimdir. Bugün Adigece konuşuyorum ama bu Çeçence de olabilirdi. Yine hiç sorun olmazdı benim için.

Yani ortak noktamız Kafkasyalılık bilinci mi?

Zaten Kafkasyalılık bilinci olmadan Kafkasya’yı kültürel ve siyasi bir bütün olarak görmeden Kafkasya’nın bir geleceğinin olacağını düşünmüyorum. Yaşananlar da zaten bunu gösteriyor. Bugün Transkafkasya dahi batı dünyasında Kafkasya olarak adlandırılıyor. Fakat Kafkasya’ya adını veren de onu şekillendirenler de gerçek Kafkasyalılar, yani bizleriz. Adigelerin, Abazaların, Çeçenlerin, Osetlerin, Karaçaylıların vs… bunların ortak kültürüdür Kafkasya’yı şekillendiren. Ama bugün Rusya’da Kafkasya “Güney Rusya” olarak adlandırıyor. Transkafkasyalılar da bizim kültürümüzü özümsemişler. Maalesef bizim kültür unsurlarımız başkaları kullanırken, bunlar Azeriler olsun Ermeniler olsun Gürcüler olsun, biz bölünmekle meşgulüz.

Kafkasyalıların varlıklarını sürdürebilmeleri için olmazsa olmazları nelerdir?

Bir toplumun uzun vadede yaşamını kültürel, siyasi ve ekonomik olarak sürdürebilmesi için ilk önce ayağını basacağı bir coğrafyasının olması gerekiyor. Ortak bir toprağımızın olması gerekiyor fakat ne yazık ki bu şu an için pek mümkün gibi gözükmüyor. En azından bazılarımız ne yazık ki bu topraklarda yok olacaklar. Tabi ki ilk önce bunu değiştirmek bizim elimizde. Bunun için bugün bazılarının yapmaya çalıştığı gibi diasporayı yok sayarak Kafkasya’nın tek başına kültürel ve siyasi olarak ayakta kalabileceğini en azından Adige ve Abhaz unsurları açısından düşünmek mümkün değildir. Ben düşünmediğim gibi aklı başında herhangi bir insan da bunu böyle düşünmez.

Yani diasporanın aktif hale getirilmesi gerekiyor…

Tabi ki. Yok Batı Kafkasya, yok Doğu Kafkasya, yok Adige, yok Çeçen ayrımcılığı yapılmadan diasporanın aktif hale getirilmesi gerekiyor. Misal Abhazya; bugün Abhazya iyi kötü de facto bir cumhuriyet yapısı kazandı ve 15 yıldır artılarıyla eksileriyle ayakta duruyor. Abhazya bunu benim gördüğüm kadarıyla kendi yurtseverliklerinin yanında Kafkasyalı diğer kardeşlerinin varlığına borçludur. Daha Sovyetler Birliği dağılmadan Kafkas Dağlı Halkları Konfederasyonu’nu Sohum merkezli oluşturup onların desteğini sağlamalarına borçlular. Başka hiçbir şeye değil bana göre. Bazıları Abhazya’nın bağımsızlığını Rus Devleti’nin manipülasyonu olarak adlandırıyor. Elbetteki Rusya her devlet gibi kendi çıkarını gözetecektir ama bunu Abhazlar aleyhine puan olarak da kullanmamak lazım. Bana göre bugün Abhazya’yı Abhazya yapan Kafkasyalılık bilinçlerini kaybetmemiş olmaları ve bunu gerektiği yerde kullanmış olmalarıdır. Maalesef savaş sonrasında Rusya’nın da oyunlarıyla bu biraz sarsılmış durumda. Gagra’nın alındığı gün Abhaz bayrağıyla Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti bayrağının yan yana dalgalandığı manzara benim hayatımdaki en güzel anılarımdan birisidir. Ama o manzara bugün ne yazık ki yok. Benzeri şeyler Çeçenya’da da yaşandı. Kafkasyalılık bilincinin ayakta tutulması gerekiyor. Bunun dışında yok Rusya’nın yok Türkiye’nin yok Arapların desteğiyle bir araya gelemez Kafkasya. Sen toplum olarak beraber yaşadığın halklara saygı duymadan onlardan da aynı saygıyı bekleyemezsin.

Bu süreç içerisinde diasporanın Kafkasya’daki gelişmelere müdahale etmemesi gerektiği yönünde düşünceler var. Bu Rusya’nın bölgedeki çıkarlarıyla da uyuşuyor gibi…

Her devlet tabii ki kendi politikalarının gereğini yerine getirecektir. Bu Rusya da olsa bunu doğal karşılamak lazım. Sovyetler Birliği’nin yıkılacağını birlik dağılmadan bir sene önceden söyleseniz size gülerlerdi, ama yıkıldı. Sovyetler Birliği’nin yıkılması süreci görebilenler için çok da normal bir şey çünkü anormal bir devletti. Yıkılması gerekiyordu zaten. Aynı şey bugün için de söz konusudur. Yine insan haklarını ihlal eden, demokrasiyi yeterince hazmedemeyen bir Rusya’nın bu kafayla giderse dağılması kaçınılmazdır. Nihayetinde insanlar haklarını bir şekilde ararlar. Bunu öngörmek Rus aleyhtarlığı filan da değildir. Benim kişisel olarak Rus insanıyla ya da Rus toplumuyla da hiçbir zaman bir alıp veremediğim olmamıştır. Kişisel olarak gayet güzel ahbaplık da kurabiliyorum ama diktatöryal devletler bunun adı Türk devleti de olsa, Rus devleti de olsa insanın doğasına bir kere aykırı bir şey. Bunlara karşı gerekeni söylemek, gerekeni yapmak, örneğin Putin’in bugünkü diktasına, 15 yıldır Çeçenya’da devam eden soykırıma karşı çıkmak, gerektiği yerde konuşmak, bırakın bir Çerkes’i yada bir Kafkasyalıyı, her insanın görevidir. Benim bakış açım bu. Bunun için Kafkasyalı olmaya bile gerek yok. İnsan olmak yeterli. Maalesef bizim insanlarımız son zamanlarda bunu bile beceremiyor. İnsanlarımız Kafkasya’da çuval ticareti yaptığı için dünyaya çuval ağzından bakma ihtiyacı hissediyor. Kafkasya’ya giderken bana vize konusunda zorluk çıkarırlar diye tarihsel haksızlıklara göz yuman kadrolar oluştu. İsim de vermek istemiyorum ama bu tip insanlara en azından kurumlarımız çevresinde gerekli tepkilerin verilmesi gerekiyor. Bunu tek bir kurum için söylemek istemiyorum.

“Kafkasya’nın 450 sene önce kendi isteğiyle Rusya’ya katıldığı gibi senaryolar uydurmanın da ne tarihi alt yapısı vardır ne de geleceğimize bir katkısı. Yapılan kutlamalar ve bu oyun içerisinde yer alanların tek kazancı ileride vatan hainleri olarak adlandırılmaları olacaktır.”

Çerkes kültürü oluştuğu ve canlılığını sürdürdüğü şartları kaybediyor, bu da kültürü işlevsizleştiriyor. Bu da bir anlamda bir ikilik doğuruyor. Bir tarafta kendi geleneksel kültürümüz, bir tarafta yaşamaya devam ettiğimiz gündelik hayatımız… Bunun üstesinden nasıl gelinilebilir.?

Bu tabi ki sosyal psikolojinin konusu. Birkaç satırla geçiştirilebilecek bir konu değil. Ben bu konu üzerinde oldukça düşünmüşümdür. Hatta konu hakkında küçük de bir kitap hazırlamıştım. Dediğim gibi bu sosyal psikolojinin bir konusu. Toplumlar değişir, bu gayet normal bir şey ama bu değişme dışarıdan şartların dayattığı bir süreçse çok da sağlıklı olamayabiliyor. Uzun vadede küçük halkları dejenere ediyor bu değişim süreci ne yazık ki. Bizim halkımızı da globalleşme adı altında eritiyor fakat bizim ayağımızı basmadığımız bir toprak parçamız olmadığı için buna daha çok muhatap oluyoruz. Bundan kaçınma olanağı yok. Aynı coğrafyada kendiniz evrilerek yaşayacaksınız. Bu Kafkasya’da çok daha kolaydır. Ama burada diasporada yaşamak zorundayız da bir şekilde. Bazı kültürel formlarımız değişti diye ah vah etmenin de bir alemi yok. Yok da olmayacağız bazı formları kaybedince. Mevcut koşullar içerisinde en uygun yol seçilmelidir. Reelde anadilimizin varlığını diasporada sürdüremeyiz ama doğal haklarımızın korunması için demokratik haklarımızı sonuna kadar kullanmalıyız. Türkiye’nin de demokratikleştiği ölçüde bazı haklar edinilebilir. Bunların doğru bir şeklide kullanılması gerekiyor. Bunun yanında dil tabi ki kültürün taşıyıcısıdır ama bizim gibi diasporik toplumlarda ben dilin o toplumun devamı için tek unsur olduğunu da düşünmüyorum. Yani bazılarının dediği gibi dilini kaybeden her şeyini kaybetmiyor. İnsan yaşıyorsa başka dille de düşünüyorsa onu var eden kültür formatları içerisinde düşünecektir. Bu diğer kültür yapılarıyla da sağlanılabilir. Bu sayede toplumu adına çok daha yararlı olabilecek kesimler de yetişecektir. Ben buna inanıyorum ve bazı arkadaşlarımda da bunu görüyorum. Yani dünya dönüyor, insanlar bir şeklide yaşamak zorunda. Kimsenin etnik kimliğini seçebilme gibi bir şansı yok. Bu çok bulunmaz bir şey de değil. O halde varlığını sürdürmek doğal hakkı olduğu gibi görevidir de her Kafkasyalının. Çünkü insan baskın kalıplara teslim olduğu zaman insanlığından da bazı şeyleri kaybediyor. Bizim bunu mümkün mertebe minimize etmemiz gerekiyor. Nihai olarak aynı siyasi yapı içerisinde kendi kurumlarını kurarak oluşturulacak bir yapıya dönüşü uygun buluyorum.

Bu bakımdan Kafkasya’ya dönüş fikrini de tamamıyla destekliyorum. Bu zaten bizim atalarımızın niyetiydi; onlar Kafkasya’dan ayrılırken sonradan ayrılan bazı küçük grupların dışında orayı tamamen unutma gibi bir düşünceleri yoktu. Kendilerine dayatılan iki seçenekten birini tercih etmek zorunda kaldılar. Bu süreç içerisinde haliyle Osmanlı topraklarını tercih ettiler ki daha sonra onların da desteğiyle anavatanlarına geri dönebilsinler. Zaten hicretin manası da budur. Bunun yanında bazılarımızın dediği gibi bütün bu yaşananlar sürgün değildi demek değildir. Kimileri Çerkeslerin bir gecede Osmanlı topraklarına göç etme kararı aldıklarını filan sanıyorlar. Oysa yaşananlar iki yüz seneye yakın süren savaşların bir sonucudur ve özellikle Batı Kafkasya’nın boşaltılması Kafkas-Rus Savaşları’nın sonuçlanmasından çok daha önce kararlaştırılmıştır. Bunun belgeleri de var. Rus subayı kendilerine Çerkeslerin değil Çerkesya’nın lazım olduğunu sürgünden çok önce söylüyor. Toplam nüfusun yarısı yok ediliyor, kalan yarısının da %90’ı sürülüyor. Bu kadar basit. Bunu o yana bu yana çekmenin hiçbir anlamı olmadığı gibi aklı başında hiçbir insan da böyle bir şeye inanmaz. Hele ki son zamanlarda yapıldığı gibi Kafkasya’nın 450 sene önce kendi isteğiyle Rusya’ya katıldığı gibi senaryolar uydurmanın da ne tarihi alt yapısı vardır ne de geleceğimize bir katkısı. Yapılan kutlamalar ve bu oyun içerisinde yer alanların tek kazancı ileride vatan hainleri olarak adlandırılmaları olacaktır.

Kafkasya ve Kafkasyalıların tarihine baktığınızda, toplumumuzun karakteri ve yapısı üzerine vardığınız sonuçlar nelerdir?

Tüm toplumların zaman içerisinde ulusal karakteri oluşur. Bu karakter bizim insanlarımızın hepsinde ortaktır. Mesela Kafkasyalıların uluslaşamadığı filan söylenir. Ama 150 yıl önce zaten o uluslaşmış toplum sayısı nedir ki? Karadeniz kıyısında yaşayan bir Wubıh, Terek boyundaki bir Kabardey ile yan yana çok rahat savaşabildi. Dağıstan’daki bir Lezgi’yle Karadeniz kıyısındaki bir Abhaz arasında birçok şey ortaktır. Bunu siz de gözlemleyebilirsiniz. Herhangi bir cemiyet içerisinde herhangi bir Kafkasyalıyı duruşundan tanırsınız. Bizim halklarımızın ortak değer yargıları var. Onur, haysiyet, kahramanlık, gurur gibi insanlığın idealize ettiği şeyler bunlar. Bunun yanında sürgün yaşamı içerisinde ve Sovyet diktası sürecinde oluşmuş kusurlarımız da var. Bunların mümkün mertebe elenip gerçeklerimizin ortaya konması, dışarıdan empoze edilen değer yargılarının çürütülmek suretiyle ayıklanması ve toplumuzun ortak bilincinin uyandırılması gerekiyor. Bu ne sadece Kafkasya ile ne de sadece diaspra ile mümkündür. İkisi bir bütündür. Bu bütünlüğün her zaman göz önünde tutulması lazım. Bazılarımızın dediği gibi yok efendim oradaki cumhuriyetçiklerimize karışmayalım, oradaki başkanlarımızı rahat bırakalım şeklindeki söylemlerin de çok yersiz olduğu kanaatindeyim. Oradakilerin birçok iyi nitelikleri vardır, birçok kusurları vardır. Bizim de en azından diasporanın avantajlarını kullanarak koruyabildiğimiz bazı değerlerimiz var. Biz dışarıda yaşıyor olmanın avantajıyla bazı şeyleri onlara nazaran çok daha kolay dillendirebiliriz. Bu iki kesimin bir noktada birleşmesi gerekiyor. Yeryüzünde var olan bir toplum olarak varlığımızı geleceğe taşımak istiyorsak zaten var olan ortak kültürümüzü canlandırmamız gerekiyor.

450. yıl kutlamalarına Diasporadan yeterli tepki gelmedi. Burada Rusya’nın amaçladığı neydi sizce? Daha önce de 400. yıl kutlamaları düzenlenmişti…

Bu eski politikanın bir devamıdır. Dediğiniz gibi bu ilk olarak 50 yıl önce çıkarılmış bir olay. Sovyet otokratik sistemi içersinde merkezden daha fazla ödenek alabilmek için, şahsi menfaatleri sağlamlaştırma adına bu tarz bir karar alınmıştı. O dönemde diasporadan tepki gelmişti. Örneğin Aytek Namitok’un yazısı Caucassian Review dergisinde yayınlanmıştı. Hatta daha sonra öğrendiğime göre Aytek Namitok her yazı yazdığında Adigey’de yaşayan kardeşi KGB ajanları tarafından kaçırılıp bir ay ortadan kayboluyormuş. Sonrasında ezik büzük bir şeklide evine geri dönüyormuş. Tabii ki bu işler kolay değil. Bazı şeyleri göze almak gerekiyor. Daha ilginç bir örnek daha vereyim. Orada tanınmış saygıdeğer bilim adamı bir dostumla Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası yaptığımız bir konuşmada Sovyet tarihçilerini tarihsel gerçekleri çarpıtmakla suçladığımda bana dedi ki: “Sefer sen böyle diyorsun ama bizim cumhuriyetin yöneticileri geçen günlerde 400. yıl kutlamalarına benzer bir gün tayin edilip o günün bayram edilmesi yönünde bir karar almışlar ve bize geldiler. Biz de bu olay Sovyet tarihçilerinin uydurmasıdır dedik ama adamlar illa o günü bayram yapacaklar. Bunun üzerine Moskova Bilimler Akademisi’ne soralım dediler. Gelen cevapta da Rus tarihçiler resmen bizi azarladı. Bunun, yani Çerkeslerin Rusya’ya gönüllü katılışının bir yalan olduğunu, olsa olsa Çerkesler ile Rusların ilk resmi münasebeti sayılabileceğini söylediler. Bunun üzerine o dönem için böyle bir karar alınamadı”

Nedir peki bu uygulamaların amacı?

Elimizde kalan sadece geçmişimiz. Bugün Çeçenya’ya baktığımızda nüfusunun önemli bir kısmının vahşice katledildiğini görüyoruz. Bu zaman zaman Kafkasya’nın farklı bölgelerinde de yaşandı. Halkımızın tarih bilincini yok etme ve kişisizleştirme amaçlı tüm yapılanlar.

“Son senelerde toplumun öncüsü olması gereken, toplumu doğru yere kanalize etmesi gereken kurumlarımız maalesef tam tersine bir görev üstlenmiş gibi duruyorlar. Örgütlenmelerimizin başına gelecek kişilerin Rusya’dan gelecek tehditlere açıktan muhatap olmaması gerekir.”

Peki diasporayı dönemsel olarak kıyaslarsak bugün neredeyiz?

Maalesef disporamız, özellikle son süreçte, bazı kurumlarımızın farklı devletlerin çıkarlarına hizmet etmesinden ötemeye geçemiyor. Bu çok da anormal değil ama kendimizi de düşünmemiz gerekiyor bir yerde. Mesela son süreçte kurumlarımızın tek bir çatı altında birleşmesinin faydalarının yanında birçok da handikapları var. Biz yaptık oldu tarzında bazı örgütler oluştu. Bunu kuran kadrolara baktığımızda bu görevleri taşıyabilecek kapasitede kişiler olmadığını görüyoruz. Bunların çoğunun ya Rusya’nın yada diğer devletlerin açık gizli örgütlenmelerinden etkilendiklerini düşünüyorum. Bu yüzden son senelerde toplumun öncüsü olması gereken, toplumu doğru yere kanalize etmesi gereken kurumlarımız maalesef tam tersine bir görev üstlenmiş gibi duruyorlar en masum ifadeyle. Örnek olarak sürekli yayınlanan dergilerin birinde Çeçenistan olayıyla ilgili olarak “Katil Putin” pankartı taşıyan bir kızımızın resminin yayınlanması tepki doğurabiliyor. Moskova’da bile bazı sonuçlarını göze almak şartıyla Putin diktasına karşı eylem yapılabiliyorsa, çok daha özgür bir ortamda böyle bir eylemin yapılması bizim insanlarımız tarafından tepki görebiliyor.

Yani Rusya diasporaya da el attı denilebilir mi?

Elbette ki. El attı değil, zaten vardı. Olacaktır da. Devletler kendi çıkarlarını gözetecektir. Hele ki bu kişi Putin gibi “teröristleri” her gittiği yerde yakalayacağız diyen birisiyse bu kişinin buradaki Kafkas örgütlerine el atmaması olanaksız. Son dönemde yaşanan bazı gelişmeler de bunu gösteriyor gibi. Şunu da söylemek gerekir; bu noktada bu tarz örgütlenmelerimizin başına gelecek kişilerin Rusya’dan gelecek tehditlere açıktan muhatap olmaması gerekir. Yani sen Rusya ile iş yapan bir şirketin üst düzey yöneticisi ve aynı zamanda camiamızla ilgili bir kurumun yetkili kişilerindensen Rusya’ya tabii ki sesini çıkartamazsın. Geçenlerde İstanbul’daki bir kurumumuzun başına çok da sevdiğimiz bir arkadaşımız başkan seçilmiş. Bu hem kendi, hem de toplumuz adına olmaması gereken bir şeydir. Çünkü Rusya ile iş yapan bir firmada çalışıyor. Hem kendisini hem toplumun yıpratır bu hareketler. Bunu kimseyi incitmek için de söylemiyorum. Hepsine de saygım var.

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti özellikle ilgi alanınızda. Son dönemde özellikle bu cumhuriyetin Avar-Çeçen eksenli olduğu, diasporadan kopuk olduğu yönünde eleştiriler var. Bunlar için neler söyleyeceksiniz?

Bunlar son derece kötü niyetli, trajikomik iddialar. Tabi ki her sosyal olay gibi Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti de eleştirilmeli ve incelenmelidir. Kötü olan bunun bugüne kadar yapılmamasıdır. Sovyetler Birliği’nde tabi ki bu konular tartışılamıyordu. Onların gözünde Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti burjuvaların, vatan hainlerinin, petrol zenginlerinin kurduğu, kurar gibi yaptığı bir cumhuriyet olduğu gibi tek satırla geçilirdi. Nispi bir özgürlük ortamının gelmesiyle Kafkasya’da bu döneme ait belgeler yayınlanabildi. Geçenlerde nasıl yayınlanabildiğine dahi hayret ettim, 1918 yılında İstanbul’da bulunan Kuzey Kafkasya Komitesi’nin yayınladığı iki broşür Nalçik Beşeri Bilimler Enstitüsü tarafından Nalçik’te yayınlandı. Diasporayla basıl kopuk olabilir? Gerçeklerin zaman aşımı olmaz. Zaman bazı dönemlerde çekinik kalsa bile gerçekleri ortaya çıkarır. Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti bir günde var edilmiş sivri bir cumhuriyet değildir. O dönemle ilgili tutanaklara baktığımızda bu hareket içerisinde yer alan insanların tarih ve toplum bilinçleri olduğunu fark ederiz. Şunu düşünün; Kuzey Kafkasya Merkez İcra Komitesi’nin ilk başkanı Balkar asıllı bir aydındır; Basiyat Şahanov. Birinci kongrede seçilen başkan bir Çeçen’dir. Daha sonra ondan hükümet kurma görevini devralan bir Adige Pşimaxo Kosok’tur. Mezarı İstanbul’dadır. Ondan sonra Dağıstanlı bir Gazi Kumuk gelir. Bu cumhuriyetin Avar-Çeçen merkezli bir hareket olduğunu söylemek demagojiden başka bir şey değildir onun için. Ama Kuban konusunda şu söylenilebilir; o dönemin zor şartları altında egemenliği altın alması gereken toprakları egemenliği altına alamamıştır. Bu doğaldır, ama bunun için gerekenleri yapmıştır, çabalamıştır. Birçok insan Kafkasya’nın yedi yıldızlı bayrağı altında kan dökmüştür. Bunların arasında sadece “burjuva milliyetçileri” değil “sosyalistler” de vardır. Hatta Denikin’e karşı savaş döneminde saf değiştiren sosyalist kesimi milli hareket içine çekebilmek için o yedi yıldızlı mavili bildiğimiz Kuzey Kafkasya bayrağı uyarlanılarak, yedi yıldızlı, sosyalizmi temsil eden kırmızı bir bayrak kullanılmıştır. Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi’nin kullandığı bayrak da budur. Bu demagojileri yapanlar halkımızı da kör, sağır, dilsiz sanıyorlar herhalde. Örneğin Abhazya Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Ardzında, Abhaz bayrağını tanıtırken bayraktaki yedi yıldız Abhazya’nın yedi bölgesinin yanında Kafkasyalı yedi ana halkı temsil eden yedi yıldızdır demiştir. Yani Kuzey Kafkasya bayrağındaki yedi yıldızdır. Bunların gözden kaçırılmaması gerekir.

Etnik kimlik üzerinden siyaset yapılması hakkında neler söyleyeceksiniz?

Etnisite bir gerçektir. Bu bizim uydurduğumuz bir şey değildir. Her ülkenin kendine has durumu vardır. Ben etnisiteye dayanarak siyaset yapılmasına karşıyım. Şu anlamda karşıyım; bizler bu ülkenin misafiri olmanın yanında bir anlamda sahibiyiz de. Bunun yanında belli bir coğrafyada belli bir çoğunluk altında yaşamıyoruz, yani reel değil. Bu tabi ki etnik kimlik saklanmalı anlamına gelmiyor. Bunu yapanlar da var aslında, bazı yerlere gelebilmek için. Bu da yanlış ama dediğiniz tarzda bir yolla kazanım sağlamak reel değil. Etnik kimlik üzerinden siyasetin pratikte bir getirisi de olmaz gibi.

Son olarak Diasporaya mesajınız nedir?

Toplumumuz ve dünyaya kendi gözümüzle bakmamız gerekiyor. Bizim halihazırda mevcut eğitim yoluyla dahi kazandırılamayacak bazı değerlerimiz var. Bunları korumamız gerekiyor. Bunun yanında toplum adına hareket ederken farklı devletlerin yararına değil de biraz da kendi çıkarlarımızı gözetmemiz gerekiyor gibi..

Kaynak: Ajans Kafkas

 


Yorum yapın