Röportaj

Stephen D. Shenfield ile Söyleşi

Stephen D. Shenfield

“Çerkesler: Unutulmuş bir Soykırım mı?” makalesinin* yazarı Stephen Shenfield artan Çerkes milliyetçiliğinin Rus politikasını daha sert ve baskıcı hale getiren bir tehdit algısı oluşturduğunu düşünmekte. Shenfield, Çerkeslere yönelik Rus politikasında olumlu bir değişim getirebilecek faktörler üzerine düşüncelerini Circassianworld.com ile paylaştı.

CIRCASSIAN WORLD: Sanırım “Tarihte Katliam” (The Massacre in History. Mark Levene, Penny Roberts, 1999) kitabında yayınlanan “Çerkesler: Unutulmuş bir Soykırım mı?” adlı makaleniz “Çerkes soykırımı” hakkında batılı bir yazar tarafından yazılan ilk geniş çalışma. Bu konu hakkında yazmaya nasıl karar verdiniz ve gelecekte benzer çalışmalarınızı görecek miyiz?

STEPHEN SHENFIELD: Öncelikle, Çerkes soykırımı hakkında yazı yazan ilk batılı bilim insanı ben değilim. 1995’te Nationalities Papers gazetesinde bu konuda Willis Brooks tarafından yazılmış çok zengin bir makale yayınlandı. Makalemin 8. notunda bunu kaynak göstermiştim. Belki yıllar içinde dikkatleri daha az çekip unutulmaya yüz tutan çalışmalar da olmuştur. Ancak çeşitli batı dillerini kapsayan geniş çaplı bir çalışma kimin ilk olduğunu belirlememize imkan sağlar.

Çerkes tarihine olan ilgimi haritalara olan sevgim dolayısıyla edindim. Çocukluğumda varlıklarını keşfettiğimden bu yana haritalar hep ilgimi çekmiştir. Brown Üniversitesi’ndeki bir arkadaşım ek iş olarak antikacılıkla ilgileniyordu. Bu çalışmasında çok başarılı değildi ve vazgeçerek elindekileri ucuz bir fiyata satmaya karar verdi. Ondan birkaç tane 18. ve 19. yüzyıla ait Avrupa, Rusya ve Ortadoğu haritası satın aldım.

Bu haritaları incelerken Kafkaslarda bir zamanlar oldukça büyükken gitgide küçülerek sonunda ortadan tamamen kaybolan, Rusya tarafından yutulan Çerkesya denilen bir ülkenin varlığını keşfettim. Daha fazlasını öğrenme merakıyla üniversite kütüphanesinde Çerkesya hakkındaki literatürü araştırdım. Kafkasya’da yolculuk yapmış 19. yüzyıl yazarlarına ait birkaç kitap ve Çerkes tarihçi Trakho’ya ait Rusça yayınlanmış bir kitap buldum. En azından Batı’da neredeyse tamamen unutulmuş olduğu görülen bütün bir tarihsel boyuta tesadüf ettiğimi fark ettim.

Gelecekte benzer çalışmalar planlamıyorum. 2000 yılında Brown Üniversitesi’ni bıraktığımdan bu yana serbest olarak çalışıyorum. New York M.E. Sharpe Yayınevi tarafından basılan dergiler için Rusça’dan akademik metinlerin tercümesini yaparak hayatımı kazanıyorum. Dolayısıyla kendimi derin uzmanlık araştırmalarına adayacak kadar iyi konumda hissetmiyorum. Tarihi uzmanlık açısından bakarsak mesele yok, çünkü sahada çalışan birkaç yeni insan var. ÖzellikleHaziran 2009 da Soykırım Araştırması Dergisi’nde (Journal of Genocide Research) makalesi yayınlanan Southampton Üniversitesi’nden Irma Kreiten’in önemli çalışmasına dikkat çekmek isterim. (‘‘A colonial experiment in cleansing: the Russian conquest of Western Caucasus, 1856-65’’ Irma Kreiten, Journal of Genocide Research, Volume 11, Issue 2 & 3 June 2009 , sayfa 213 – 241)

Dolayısıyla “Çerkes soykırımı” ve genel olarak Çerkes tarihi artık eskisi kadar çok göz ardı edilmiyor. Bu konulara olan ilgiyi uyandırmaya katkı konusunda üzerime düşen görevi yerine getirdiğim için memnunum.

CW: Çerkesler 2014 Soçi Olimpiyatları’nı, anavatanları hakkındaki endişelerini dile getirmek ve bunlara dair Rusya Federasyonu ile diyalog yaratmak için bir platform olarak nasıl kullanabilirler?

SS: Ekonomik duruma bakıldığında gerçekleşmesi kesin olmasa da Olimpiyatlar’ın olacağını varsayarsak ben öncesinde bir çok potansiyel protestocunun göz altına alınacağını ve muazzam sayıda bir polis varlığının eşlik edeceğini düşünüyorum. Ayrıca yurtdışından bilinen Çerkes aktivistlerin ülkeye girmesine izin verilmeyeceğini sanıyorum. Dolayısıyla oyunları bir platform olarak kullanmak olağanüstü zor olacaktır. Birkaç kişi içeri sızabilir ve yaka paça götürülmeden önce kısa bir protesto başlatabilir. Olay medyanın dikkatini çekerse Çerkes davası için küçük çaplı bir tanınma söz konusu olabilir. Ama bunun bir diyalog başlatmada ne işe yarayacağını bilemiyorum.

Diyalog hakkında sorulması gereken ilk soru mümkün olup olmadığıdır, ve eğer mümkünse hangi şartlar altında ve tam olarak kiminle olduğudur. Bir ülkeyle değil ancak belirli insanlarla bir diyaloğa girebilirsiniz.

Terör, baskı  ve yıldırma politikasına bel bağlayan ve başka bir şeyi anlamaktan aciz olanlarla diyaloğun mümkün olduğunu düşünmüyorum. Putin yönetiminde böyle insanlar hüküm  sürüyordu. Şu anki durumun ne olduğu daha da belirsiz.

Medvedev devlet başkanı olarak yönetimi ele aldığında Putin’le aralarında yetki paylaşımı  konusunda bir anlaşma yaptılar. Rus analizciler bu sistemi tandemokrasi olarak adlandırıyorlar (Tandem çift kişilik bisiklet demektir.) Bu anlaşmanın detayları gizlidir ama “güç yapıları” yani polis, silahlı güçler ve güvenlik kuruluşlarının Putin’in yönetiminde olduğunu varsaymak mantıklı görünüyor. Oysa Rus anayasası bu yapıları başbakanın değil direkt olarak devlet başkanının idaresi altında konumlandırır.

Dolayısıyla Medvedev “gerçek”  bir devlet başkanı değildir. Giderek gerçek başkan olabilir, ama bu sadece uzun süreli bir güç mücadelesinin sonucunda olabilir. Sadakatine güvenebileceği daha fazla memur atadığında gerçek gücü artacaktır. Ama Putin’in başkanlığa geri dönme tehlikesini önleyebilir mi?

Medvedev Putin’e açıkça meydan okumaktan kaçınmaya çalışsa da, ifade ettiği görüşler açısından bakılınca bu iki insanın politikaya oldukça farklı yaklaşımları olduğu açık. Medvedev daha liberal, açık görüşlü ve yatıştırıcı. Rusya’nın karşılaştığı sorunların derinliğini anlama açısından çok daha ağırbaşlı. Ve yakın zamanda Stalin’in itibarını iade etme girişimlerine muhalefetiyle görüldüğü gibi geçmiş konusunda dürüst olmaya daha eğilimli.

Bu yüzden Medvedev ve yakınları ile verimli bir diyalog şansı olduğunu düşünüyorum. Onunla bağlantısı olan düşünce kuruluşlarıyla temas kurularak bir başlangıç yapılabilir. Şüphesiz ki böyle bir diyalog için çabalayanlar Rus koşullarına göre “saygın” olmalıdır. Dahası Rus Federasyonu’nun toprak bütünlüğüne saygı duyduklarını sürekli vurgulamaları gerekir.

CW: Rusya Çerkes ulusunun 3 ana hedefini hangi şartlar altında çözmelidir? 1-Soykırımın tanınması, 2-Diaspora’nın yeniden vatandaşlığa alınması, 3-Çerkes grupların Rusya’nın belli bir bölgesinde tekrar birleşmesi.

SS: Soykırım sorusuyla ilgili olarak öncelikle şunu söylemeliyim ki Çar hükümetin Çerkesler’e yaptıklarının soykırım olarak nitelendirilmesi gibi kesin bir sonuca asla varmadım. Her iki kategoriye de girebilecek bir durum olarak addediyorum. Çar hükümeti Çerkesler’i, bu olayın yol açacağı acıları dikkate almaksızın anavatanlarından mümkün olduğunca çabuk çıkartma kararı almıştı, ama son erkek, son kadın, son çocuk kalıncaya dek silip süpürmeye değil.

Böylesine belirsiz bir durumda soykırım meselesini öne sürmek sizi sonsuza dek çözümsüz kalabilecek amaçsız tartışmalara götürür. Bu durumu Rus ve Ukraynalı milliyetçilerin 1930’ların başında Ukrayna’daki kıtlığın bir soykırım olup olmadığı konusundaki tartışmalarında görüyoruz. Bu da bir başka belirsiz durum.

Ben Rus yetkililerinden “soykırım”ın değil de Çar hükümetinin Çerkesler’e zalim, merhametsiz ve adaletsiz davrandığı gerçeğinin tanımalarının talep edilmesini öneririm. Çok fazla Rus’un Rusya’nın yanlış idealize edilmiş imparatorluk imgesine bağlılığını düşündüğümüzde bu kadarı bile kolay olmayacaktır.

Diaspora’nın dönüşü ve Çerkes topraklarının birleştirilmesi daha da zor. Mevcut durumda her birini lağvetmekle ilgili yürütülen resmi kampanya karşısında otonom etnik bölgeleri muhafaza etmek bile oldukça büyük bir başarıdır. Pek çok Buryatlar Doğu Sibirya’da var olan üç bölgelerini birleştirmek istediler. Şu anda sadece bir Buryat bölgesi kaldı çünkü diğer ikisi (Ust Orda ve Aga Buryat) lağvedildi.

Diğer bir problem de nispeten daha liberal düşünceli Rusların bile etnik bölgeleri arkaik (eski) ve özünde ayrımcı olarak görmek eğiliminde olmalarıdır. Etnik grupları “uyduruk” ya da “hayali” topluluklar olarak nitelendiren batılı düşünce bu tutumu daha da meşrulaştırmıştır. Bu duruma belirgin bir örnek de arkadaşım ve meslektaşım Rus Bilimler Akademisi Etnoloji ve Antropoloji Enstitüsü yöneticisi Valery Tishkov’dur. Son dönem yazılarında bize “ulusu unutun” çağrısında bulunuyor. Etnik azınlık üyelerine yönelik insan hakları ihlallerine karşı şiddetle savaşıyor ancak etnik toplulukların belirli ortak hakları olan politik aktörler olduğunu kabul etmiyor.

CW: Çerkesler Kafkasya’nın yerli halkı olarak haklarının korunmasına yardımcı olmak ve nihayetinde birleşik bir cumhuriyet oluşturmak için Kafkasya’daki diğer etnik azınlıklarla nasıl ortak bir çalışma yapabilir?

SS: Önemli olan ortak amaçların izinde Kafkasya’nın diğer halklarıyla beraber çalışma olmaksızın hiçbir şeyin başarılamayacağını anlamaktır.

Prensipte Çerkesler’in büyük amaçlarına sempati duymuş olanlar bile (ben dahil) Çerkesler’le Karaçay ve Balkarlar gibi diğer etnik komşular arasında uyuşmazlıkların artmasından kaygılıyız. Bu tip uyuşmazlıklar halihazırda zaten var ve Kafkasya’da yaşayan diğer halklarla net bir anlaşmaya varılmadıkça anavatanına dönen Çerkesler’in sayısı arttığında buna bağlı olarak uyuşmazlık mutlaka daha kötü hale gelecek. Toprakların, suyun, diğer yaşamsal kaynakların kullanım ve tahsisatı, ayrıca politik gücün dağılımı konularında bir anlaşma…

İşte bu nedenle tüm diğer etnik grupları temsil eden kuruluşlarla diyalog en az Rus yetkililerle kurulacak diyalog kadar önemlidir.

CW: Başkan Medvedev’e öğüt verecek olsaydınız Kuzeybatı Kafkasya hakkında hangi politikayı tavsiye ederdiniz ve neden?

SS: Rusya’nın; hayatlarını bölgeyi ve sorunlarını araştırarak geçirmiş, tarihini, dillerini, kültürlerini, ekolojisini, ekonomisini ve daha bir çok şeyini bilen gerçek uzmanlara sahip olduğuna dikkatini çekmek dışında ona nasihat etmeye cüret etmezdim. Medvedev ve çalışma arkadaşlarının onların dediklerini dinlemelerine ve söylediklerine kulak asmalarına izin verelim.

Bu arada ben Kafkaslar konusunda gerçek bir uzman değilim, zaman zaman öyle addedildim ama nedenini en sevdiğim Rus atasözünden aktarayım: Balığın olmadığı yerde kerevite balık derler.

CW: Anavatanda ve dışında artan Çerkes milliyetçiliğinin ışığında Rusya’nın Kuzeybatı Kafkasya konusundaki politikalarında bir değişiklik görüyor musunuz?

SS: Rus politikasını daha sert ve baskıcı hale getiren bir tehdit algısına yol açtığını düşünüyorum.

CW: Kazak ulusal hareketinin doğuşunu, Çerkesler’in yaşam tarzlarını, geleneklerini ve dillerini korumalarını daha da zorlaştıracak bir tehdit olarak görüyor musunuz?

SS: Kazak kostümleri giyip (aslında Çerkes kostümünden taklit edilmiştir), şarkı söyleyip dans etme boyutunun ötesine geçmedikçe Kazak hareketi bir tehdit değildir. Ancak beyni yıkanmış, örgütlenmiş ve silahlanmış paramiliter bir güç olarak Kazak hareketi Slav olmayan bütün azınlıklar için bir tehdittir, üstelik sadece gelenekleri, dilleri için değil fiziki güvenlikleri ve hatta yaşamları için de bir tehdittir. Ahıska Türkleri’ne yapılan Kazak saldırılarında bunu en bariz haliyle görürüz.

Kazak hareketi ayrıca Çarların yönetiminde Çerkesler’e ve Kafkasya’nın diğer dağlı halklarına yapılan zulüm ve haksız muamelenin tanınması konusunda bir engeldir. Dahası bu zulümleri yapanlar Kazaklar’dı. Kazak mirasına duyulan beyni yıkanmışçasına heyecanlı bir sevgi bağı ile tarihsel gerçeklerin dürüstçe kabul edilmesi halinin birbiriyle nasıl birleştirildiğini anlamak zor.

CW: Merkezden Kuzey Kafkasya’daki Cumhuriyetçi elitlere tahsisat şeklinde yapılan finansal yardımdaki eksik, Kuzey Kafkasya’daki şiddeti arttıracak bir katalizör haline gelebilir. Milliyetçiliğin yükselmesi ve dinsel hararetin bu durumla birleşmesi halinde Rusya’nın Kuzey Kafkasya üzerindeki denetimini imkansızlaştırabileceğini düşünüyor musunuz?

SS: Bunun hemen olacak bir ihtimal olduğunu düşünmüyorum, ama uzun vadede her şeyin olması mümkün.

CW: Abhazya’nın bağımsızlığı Çerkes düşüncesini hem diaspora ve hem de Kuzey Kafkasya’da nasıl etkiler?

SS: Bilmiyorum. Birşey söylemek için çok erken olabilir. Eğer Abhazya Rusya’nın etki alanı içinde kalırsa, Çerkesler RF çatısı altında hedeflerini gerçekleştirmeye daha çok yönelebilirler, sonucunda bu Rusya politikasının Çerkesler’e bakışında olumlu bir değişime yardımcı olur. Abhaz yetkililer bu süreçte yardım bile edebilirler ve Rusya ile Çerkesler arasında arabuluculuk görevi yapabilirler.

CW: Bugünlerde Rusya’daki Çerkes toplumu Çerkes politik varlığını canlandırmak konusunda gitgide daha kararlı hale geliyor ve Moskova buna sıkı bir şekilde karşı görünüyor. Çerkesler ve Abhazlar davalarının birbiriyle ilişkili olduğunu düşündüğüne göre Rusya içinde artan bu gerilim Moskova hükümetinin Abhazya’dan desteğini çekmesine yol açar mı?

SS: Belki. Ama Kremlin’in Abhazya’ya destek vermesi için başka stratejik ve ekonomik motivasyonları var ve örneğinAbhazya’da artan Rus yatırımı ve askeri yayılmanın bir sonucu olarak bunlar zaman içinde daha da artabilir. Bazı uzmanlar Abhazya’nın tanınmasında ihtiyatlı olunması için bir sebep olarak Çerkes problemine işaret etmiş olsalar da Moskova aynı yolda ilerledi. Demek ki Rusya-Abhazya-Çerkesler üçgeni içinde etkileşimin olumlu neticeler verme olasılığı var.

CW: Abhazya’nın RF’na katılmaktansa bağımsız kalmasının daha akıllıca olduğunu düşünüyor musunuz? Abhazya kendi ayakları üzerinde duran bir devlet oluşturacak kaynaklara sahip mi ya da büyük miktarlarda yabancı kaynak girişine gereksinim duyacak mı?

SS: RF’na katılım, eğer Abhazya RF içindeki etnik ve bölgesel özerkliğe güvenebilseydi akıllıca olurdu, ve son bölgesel-merkez ilişkilerinin merkezileştirilmesi deneyimi bunun aksine işaret etmektedir.

Abhazya’nın kaynak girişine ihtiyacı  olduğunu düşünüyorum, fakat bunun mutlaka dış yardım şeklinde olması gerekmiyor. Turizm, tropik tarım gibi Sovyetler Birliği’ne dahilken uzmanlaştığı alanlardaki kapasitesini canlandırmak için Rusya ya da başka bir yerden gelecek yabancı yatırıma gereksinimi var.

CW: Amerika’da Abhazya ve Güney Osetya’nın herhangi bir zamanda Gürcistan hakimiyetine geri döneceğine gerçekten inanan biri var mı?

SS: “Herhangi bir zaman” uzun bir zamandır. Kuzey Kafkasya’da Rus nüfuzu çökerken eğer Amerika Gürcistan askeri gücünü “Kafkasya’nın İsrail’i” olarak inşa ederse neden olmasın? Ama bugünkü ekonomik iklimde Amerika’nın da dış askeri taahhütlerini kısmak ve küçültmek zorunda kalacağını sanıyorum.

CW: Amerika’nın Abhazya (özellikle) ve G. Osetya’nın (ikinci olarak) tanınmasına ilişkin tutumunu değiştirmesi muhtemel mi?

SS: Bu tutum Amerika’nın Gürcistan’a müttefik devlet olarak sağladığı desteğin devamıdır. Bu tutum ya Amerika’nın masrafları kısması ya da Gürcistan’da bir başka karışıklığın çıkması sonucunda değişebilir. (ya da her iki olasılığın kombinasyonuyla).

CW: Mikheil Saakashvili akıl hocası olarak gördüğü Richard Holbrooke’dan çok şey öğrendiğini açıkça belirtti. Holbrooke uzun zamandır Clintonlar’a yakın olduğuna göre olası muhtemel bir değişiklik meydana gelmeden yönetimi bırakmak zorunda kalabilir mi?

SS: Saakashvili Amerika’da güç kimdeyse ona yağcılık yapacaktır. Amerikan siyasetinde bir değişiklik olursa bu esasen kişiliklerin değil durumların değişmesinden kaynaklanır.

CW: Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Amerika, Avrupa Birliği’nin söz konusu iki bölgeye dair tutumu konusunda yapmayı tasarladığının tam tersini yaptı. (Bölgeleri Rusya’yla daha sıkı bağlantılara zorlayarak). Bu politikayı sürdürmenin nasıl mantıklı bir savunması olabilir?

SS: O tutumun tam tersi görünüşte yapılması tasarlanandı. Mantık şu: Saakashvili Kafkasya’daki “adamımız”dır. J.F. Kennedy’nin bir keresinde dediği gibi; “O… çocuğu ama bizim o… çocuğumuz” (eğer hafızam beni yanıltmıyorsa)**. Ve onu mutlu etmek için ne gerekirse yapacağız.

CW: Yıllarca Kafkasya içindeki 3 sıcak bölge (Abhazya, G. Osetya, Nagorno-Karabağ) için tek başına çözüm yolu olmadığı zannedildi. Amerika’da hala üçüne eşit şekilde davranılması gerektiği mi düşünülüyor? Abhazya ve G. Osetya’nın Gürcistan hakimiyetine geri dönmesi mümkün olmadığına göre bu durum Karabağ’ı nasıl etkiler?

SS: Amerika’nın muhtelif çatışmalara karşı politikasının tutarlılığı konusunu gerçekten çok fazla umursadığını düşünmüyorum. Aksi takdirde Kosova’yı neden tanıdı? Karabağ bir yandan Azerbaycan petrolü diğer yandan da yerel Ermeni lobisi nedeniyle Amerika için bir baş belasıdır. Belki de Türkiye onlar adına bu sorunu çözer?

 

(Kasım 2009)

(http://www.circassianworld.com/new/interview/1401-interview-s-shenfield-november-2009.html)

(Not: Bu yazıda ifade edilen görüşler yazarın kendisine aittir ve Circassian World’ün görüşlerini yansıtmayabilir. CW)

Çeviri: Serap Canbek

 

 

 

RF: Rusya Federasyonu

 

* Makale, gazetemizde Jade Cemre Erciyes çevirisi ile yayınlanmıştı. (Temmuz’2007)

The Circassian “genocide”  is no longer as badly neglected as it was. – An interview with Stephen Shenfield

 

** “O bir o.. çocuğu. Ama o bizim o… çocuğumuz." (ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt'in (1933-1945), Nikaragua Diktatörü Somoza için söylediği söz.

Stephen D. Shenfield

 

İlk olarak matematik eğitimi aldığı Britanyalıdır. 1970’lerde Devlet İstatistik Servisi’nde çalıştı. Daha sonra Sovyetler üzerine araştırmalar yaparak Birmingham Üniversitesi’nden doktora derecesini aldı. 1990’larda Brown Üniversitesi Watson Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü’nde araştırmacı olarak görev yapmak üzere Amerika’ya gitti, ayrıca üniversitenin Uluslararası İlişkiler Programı’nda dersler verdi.

 

2000’den bu yana serbest tercüman ve yazardır. Rusyanın sorunlarına ilişkin bir e-posta dizini olan ‘Johnson’s Russia List’ için ‘Araştırma ve Analitiz Desteği’ hazırlamaktadır. (Son sayılardaki arşivi görmek için: http://www.cdi.org/russia/johnson/jrl-ras.cfm)

 

İki kitabı vardır.

-Nükleer İkilem: Sovyet İdeolojisi Üzerine İncelemeler (Routledge Yayınevi, 1987)

-Rus Faşizmi: Gelenekler, Eğilimler, Akımlar (M.E. Sharpe Yayınevi, 2001)

 

Ayrıca pek çok makalenin ve kitap bölümlerinin de yazarıdır. (Politik ve ekonomik konulardaki makalelerinin koleksiyonunu görmek için: http://www.scribd.com/doc/16325984/World-Socialism-40)

 

Kaynak: Jıneps Aralık 2009


Yorum yapın