Anavatana Dönüş

Leyla (Habat) Şen

İstanbul Bağlarbaşı Derneği’nden tanırdım Leyla Ablayı. Çok yakın değildik o zamanlar. 1992 yılında Nalçik-Soçi treninde 15 saatlik dolu dolu bir sohbetten sonra daha iyi tanıdım. Aynı zamanlara denk gelen tarihlerde yerleştik Nalçik’e.

 

Leyla Ablayı tanıyanlar bilirler, insanı insan yapan değerleri nasıl hakkıyla taşıdığını. Kendisiyle hep barışık bir Çerkes hanımefendisi ve sevgi dolu bir mütevazilik abidesi olduğunu.  O'nu tanımanın ayrıcalığını sizlerle de paylaşmak istedim. Kültürlü, sabırlı, verici, paylaşımcı, haksızlığa ve zalimliğe tahammülsüz bir "savaşçı" Leyla Abla. Tanıyanlar bilirler diyorum ya, bu sıfatların hiç birisini abartılı veya yersiz kullanmadım O'nun için.

 

O'nun kalbinde iyi niyetli herkese yer var. İster yetişkin, ister çocuk, ister varlıklı ister yoksul olsun, herkese vereceği bir tutam iyiliği vardır onun. Zamanını, parasını, bilgisini, görgüsünü yani herşeyini paylaşır o.

 

Leyla abla, Nart okurları için kendini biraz tanıtır mısın?

 

Samsun-Alaçam Karlı köyünde (Atshe Hable) doğdum. Ubıhım, Atshe sülalesindenim. Beycan Şen (Şenıbe) ile evlendikten sonra İstanbul'a geldim. Nalçik’e ise1996 yılında yerleştim. Halen de Nalçik'te yaşıyorum ve bundan sonra da ömrüm el verdikçe yaşayacağım.

 

Buraya bir not düşmek zorundayım: Evinin mutfağında yemek yapmaktan öteye geçmemiş yemek sektöründeki tecrübesi ve bilgisi. Ama 16 yıldır tıkır tıkır çalışan, tertemiz ve lezzetli yemekler sunan bir kafe işletiyor Nalçik'te. Tanımayan yok gibi. Müdavimi çok. Adı da "Leyla Kafe". Çok kişiyi ağırladı, zevkle, keyifle. Her hafta kimsesiz çocuklar yurdundan bir çocuk grubu misafir eder, kafelere gidemeyen çocuklar diğerlerine imrenmesinler düşüncesiyle. Diasporadan ilk kez gelene ikram vardır. Para ödetmez. Bunun gibi pek çok neden bulur insanlarla paylaşmak için. Sadece kafe ikramıyla sınırlı değil yapabildikleri, ya birisine avukat ayarlarken, ya bir öğrenci için çırpınırken, ya birine ev ararken vs.vs. mutlaka birileri için koştururken görürsünüz Leyla ablayı.

 

Türkiye'de yaşarken anavatanı nasıl algılıyordun, sana ne ifade ediyordu?

 

Ben Nalçik’e yerleştikten sonra Kafkasya'nın benim için neler ifade ettiğinin farkına vardım. Türkiye'de özellikle Karadeniz bölgesinde yaşayan bizim gibi Çerkesler diğer bölgelerde yaşanlara nazaran daha hızlı asimile olduk. Dağınık yerleşim birimleri de bunda etkendi mutlaka. Köyümüzde benim jenerasyonum dahi dilini konuşamaz durumdaydı. Bir Ubıh olarak, yitik bir dilin bilincinde olmak, diğer Çerkes dillerinin yaşamak zorunda olduğunu yeterince şiddetle anlatıyor insana. Kafkasya'ya gezi amaçlı ilk seyahatlerimde de önce anadil beni etkiledi.

 

Babam Samsun Kafkas Kültür Derneği kurucularındandı. Dolayısıyla gençlik yıllarım anavatana dönüş tartışma ortamlarında geçti. İstanbul'a geldikten sonra da Bağlarbaşı Derneği’nde devam etti. Yani anavatan, dönüş boyutuyla olmasa da hep yakındı bana o zamanlar da.

 

Anavatana yerleşmeye nasıl karar verdin?

 

Derneklerimizin içindeydim ama kültürel-sosyal faaliyetlerin insanları birbirine yakınlaştırmasından öte, anavatan ve dönüş konusunda önemli bir çalışma yapıldığını görmedim. Daha doğrusu bu konularda doğru politikalar ortaya konamadı. Dönen insan sayısına baktığımızda ne yazık ki bugün de pek değişen bir şey olmadığını görürüz.

 

Ben o zamanki söylemlerle dönüşün gerçekleşmeyeceğini anlıyordum ve ikna olmamıştım. Dönüş düşüncesi taşıyan ve bu konuda çalışmalar yapan büyüklerimizin, arkadaşlarımızın iyi niyetlerinden asla şüphe duymadım. Ancak onların da ellerinde olmayan, herkesi aşan bazı nedenlerle arzu edilenler gerçekleşemedi. Bana göre, Çerkes milleti olarak bireyselliğimizin yoğunluğu toplumsal kararlara ve olaylara adapte olmamızı engelliyor. Bu yüzden de birlikte hareket etmeyi, düşünceyi ve eylemi paylaşmayı öğrenemiyoruz. Ne yazık ki bugün de aynı hatalar devam ediyor.

 

Anavatana yerleşme konusunda şanslıydım. Eşim de ben de emekliydik. Çocuğumuz yoktu. Bunlar karar vermekte çok etkili oluyor tabi ki. Ayrıca SSCB den sonra kapıların açılması ve anavatandaki akrabalarımız ile özellikle de Şenıbe Yura ile görüşmeye başlamamız Nalçik’e yerleşmemizde etkili oldu.

 

Nalçik’e ilk kez gezmeye geldiğimizde her yerde Adığece konuşuluyor olması beni inanılmaz etkiledi ve hemen karar verdim. Burada yaşayabilirim dedim. Türkiye'de yaşarken geleneklerimizle pek yaşamıyorsakta kendimi bu konuda iyi bir Çerkes olarak görüyorum. Sanırım bu nedenle de buradayım .

 

Kısa bir not daha düşmeliyim: Aslında her yeni başlangıç için "kendisiyle barışık olmak" hayatı çok kolaylaştırıyor ve başarıyı da getiriyor bence. Leyla abla da böyle. Kadının kitabında sorun ve çözümsüzlük yazmıyor. Macera yaşını çoktan geçmiş, dilini yolunu yordamını bilmediği bir yerde - adı vatan dahi olsa- hiç bilmediği bir iş ile sıfırdan bir başlangıç için cesaret gösterecek kadar barışıktı dünyasıyla. Hep der: "ben dönüşçü değildim ama buraya yerleştikten sonra dönüşe yürekten inandım, keşke daha önce gelseydim" diye. Vatan Antartika olsaydı oraya da giderdi emin olun. Birşeyleri düzeltmeye çalışırken, bunun için insanları cesaretlendirirken görürdünüz onu.

 

Emekli olmasına rağmen, burada çalışmak isteyince ne olursa olsun onun için küçük bir ticarethane açılması gündeme gelmiş, hani Leyla oyalanacak ya. Bir kaç iş alternatifinden Leyla'ya Kafe işletmek kısmet olmuş. Leyla'nın adını da vermişler ki gönlü olsun (bu şekilde kafeyi de aradan çıkarttı kurnaz kadın!). Hiç tecrübesi olmadan başladı işe. Başka bir iş olsa gene yapardı.

 

 

Gelirken endişelerin veya çekincelerin var mıydı?

 

Gerçekten hiç bir konuda endişelenmedim. Hiç bir çekincem de olmadı. Demin anlattığım nedenlerle de olsa gerek. Emekli maaşımla yaşarım diye de gelmedim. Sanki hiç öyle bir güvencemiz yokmuş gibi düşündük. Sıfırdan bir başlangıç yapmaya geldik ve yaptık. Ne girişimci ruhumuz ne de hatırı sayılır bir sermayemiz vardı. Kendimize güvendik ve mütevazi bir şekilde yaşadık, yaşıyoruz. İnsanı yoran, yıpratan hırslarımız olmadı hiç.

 

Leyla abla çok kibar, narin ve tam bir hanımefendi olmasına rağmen "militan" ruhlu bir kadın aynı zamanda. Bu özelliği de cesaretli olmasında etkin haliyle. Hiçbir konuda korkuları yoktur. Cesaretli olmakta adaptasyonu başarmakla eşdeğer aslında. Türkiye'de de yaşıyor olsa haksızlığa, eşitsizliğe direnmenin bir yolunu bulurdu mutlaka. Aynı şekilde burada da sürekli bir örgütlenme bilincine vurgu yapar. Bazen de isyanlardadır. İnsanların toplumsal sorunlara duyarsızlığından, tembelliklerinden şikâyetçidir. Ancak tükenmez bir sabır ve direnç örneğidir. Hiç yıldığını görmedim. Gerçek bir " savaşçıdır" O.

 

Anavatanda geçirdiğin 16 yılı düşünerek hangi güzellikleri ve zorlukları sıralayabilirsin?

 

Burada herşey mükemmel, güllük gülistanlık değil tabi ki. Ben küçük yaşlarda çalışmaya başladım ve hep çalışarak yaşadım. Yani buradaki zorlukların biraz daha değişik şekillerini Türkiye'de de gördüm. Mutluluklar ve sıkıntılar insanın yetişmesinde, kişiliğinde belirleyici oluyor ve bir dünya görüşü şekilleniyor. Bu da yaşam algılarınızı belirliyor. Yani yaşadığınız küçüçük bir olayı büyüterek hayatı zindana çevirebilir ya da olaya pozitif bakarak mutluluğa çevirebilirsiniz demek istiyorum.

 

Burada beni en çok mutlu eden şey çocukların anadilleri ile konuşmalarıdır. Ayrıca anadilimiz ile herşeyi hallediyor olabilmemizdir.

 

İnsanlara özellikle de gençlere iş veriyor olmak beni mutlu ediyor. En üzüldüğüm zamanlarda birini işten çıkartmak zorunda kaldığım anlar oluyor. Bir de bürokrasi yorucu biraz.

 

Buranın sakinliği, temizliği, burada aldığım her nefesin beni mutlu etmesini sağlıyor. Keşke bu kadar geç kalmamış olsaydım, daha önce gelmiş olsaydım diyorum defalarca kendime.

 

Gençlerin temizliği, kadınların çalışkanlığı güzel. Kadınlar ekonomik olarak özgürler ve tuttuğunu koparan bir yapıları var ancak bunlara rağmen, sosyal olarak hala eziliyorlar. Geleneklerin zamana uyarlanmak üzere elden geçmesi gerekli diye düşünüyorum. Gelenekler revize edilirse bu durumda sona erer sanıyorum.

 

Devlet memurlarının her işi yokuşa sürmesi, erkeklerin tembelliği zor.

 

Eğitim düzeyinin yüksek olmasından, kültüre ve sanata verilen değerden haz alıyorum.

 

Leyla abla Türkiye'de yaşarken uzunca bir süre Türk Sanat Müziği korolarında yer aldı. Yani sesi güzel. Duyarlı ve sancılı bir Çerkesin, sesi de güzelse neden kendi anadilinde şarkı söylemeye çalışmamasını oldubitti anlayamam. Kendisini eleştirmişimdir bu konuda hep. Cevabı da hazırdır gerçi, dil bilmiyordum, uygun ortam yoktu vs. Beni de ırkçı olmakla suçlar arada. Asla değilim. Baskın kültürün müziğini dinlemek başka icra etmek başka. Sesim varsa ve müzik yapacaksam kendi anadilimde yaparım! Bunun ortamını yaratırım. Tamam, müzik evrenseldir -ben de değişik müzik türlerini zevkle dinliyorum -ama evren sadece İngilizce ve Türkçeden mi ibaret olmalıdır? Becerebiliyorsak önceliğimiz kendi müziğimizde olsun. Neyse de bu yıldırmalarım sonucunda Leyla ablaya da Adığece bir şarkı söylettik sonunda. Hem de stüdyo kaydı yaptırarak yani yarı profesyonelce diyelim. Üstelikte Beycan ağabeyin "bu yaştan sonra azanı teneşir paklar" baskıları da yıldıramadı bizi. Leyla ablaya da çok yakıştı doğrusu. Ubıh olması da telaffuz aksamalarını açıklıyor nasılsa. Bundan sonra da Adığece şarkı söylemeye devam edecek diye umuyorum.

 

Bizler, burada yaşayan Çerkesler isteriz ki çok kişi gelsin yerleşmeye. Bazen umudumuz azalır, o zamanlar da deriz ki hiç olmazsa gezmeye gelsin insanlar. Anavatana gelmek istediği halde eşinin bunu kabul etmediğini söyleyen, hatta sayıları çok olmasa da eşlerinden ayrı olarak gelip yerleşmiş olan erkek hemşehriler var. Burada hata kimde ya da yanlışlık nerede sence, kadınlarda mı erkeklerde mi?

 

Hem erkekler hem de kadınlar için, kendi kusurlarını kamufle ederek sürekli eşlerini suçlayanlara söylenecek çok şey var aslında. Biraz değinmeye çalışayım, umarım bana kızmazlar.

 

Bu kişilere sormak istiyorum: "Eşinizle evlenirken hayatın her alanında neyi nasıl paylaşmayı düşündünüz? Anavatana dönme, yerleşme düşünceniz varsa veya evlendikten sonra oluşmuşsa eşinizle bunu ne kadar paylaştınız, onu neden ikna edemediniz?" diye.

 

Cevapları düşünüyorum ve daha önce duyduğum sesler kulağımda çınlıyor: "Evlenirken söylemiştim, ileride Kafkasya'ya yerleşeceğim ona göre. Bunu bil ve kabul ediyorsan öyle evlenelim. "Ve sonra erkeğin uygun gördüğü zaman gelip çatmıştır ve kadına dayatır: "Bugün geldin geldin! Yoksa ben çekip giderim!"

 

Erkek büyüklerim, arkadaşlarım, kardeşlerim beni bağışlasınlar ama bu noktada eleştiriyi ciddi olarak hak ediyorlar. Herkesin bildiği gibi erkeklerimiz evlilikte eş seçme özgürlüğüne daha fazla sahipler. Eş ise hayatı paylaşmak için seçilmiyor. Bu nedenle de önemli kararlarda paylaşım eksik kalıyor. Evlilikte biraz zaman geçtikten sonra ise kaçış taktikleri başlıyor. İş yapma veya başka nedenler yaratarak erkekler Kafkasya'ya yalnız gelmeye başlıyorlar. Bu durumu herkes için söylemiyorum. İdealist olan, millet kaygısı ile hareket eden erkekleri tamamen bunun dışında tutuyorum.

 

Kadınlar ise bazı konularda çok tutucu oldukları için haliyle hayatlarında değişiklik yapmak istemiyorlar. Ekonomik özgürlüğü olmadan, çocuklarının eğitimi için çırpınırken hangi kadını suçlayabiliriz gelmiyor diye. Kadınlar erkeklere nazaran daha organize olduklarından, aile için bazı durumları planlayabilirler. Mesela yaz tatillerinde neden bir Kafkasya gezisi olmasın, çocukları için neden bir Kafkasya gezi grubu düşünülmesin gibi. Hangi nedenle olursa olsun kadınlar yüzlerini anavatana çevirirlerse çocuklarını millet ve vatan bilinciyle yetiştirirlerse geleceğimiz çok güzel olacaktır bence.

 

Eşler arasındaki paylaşım dürüstçe ve iyi niyetle olursa Kafkasya'ya da birlikte gelinir. Erkeklerin kendi kusurlarını eşlerine yükleyerek bazı şeylerden kaçmaya çalışmalarını doğru bulmuyorum.

 

Diasporadan buraya gelip yerleşen birisi buradaki insanlara ne ifade ediyor, sen ne gibi davranışlarla karşılaştın?

 

Buraya gelip yerleştiğim için hiçbir beklentim olmadığı halde, takdir ediyor ve saygı duyuyorlar. Bunu da sözle ifade ediyorlar. İnsan mutlu oluyor.

 

İlk geldiğim zamanlarda birisi beni uyararak "pazara gittiğinde dikkatli ol, dışarıdan geldiğini anlarlarsa pahalı satmaya çalışırlar "demişti. O zamanlar da bugün de pazara gittiğimde dışarıdan geldiğimi anlıyorlar ve bırakın pahalı satmayı, hem daha ucuza veriyorlar hem de güzel sözler söylüyorlar. Aslında burada önemli olan güven vermek bence.

 

Burada insanların eğitim düzeyi Türkiye'den daha iyi. O yüzden de algıları daha gelişmiş.

 

Türkiye'den buraya gelerek kısa sürelerde köşeyi dönmeye çalışıp muradına erememiş insanların yaptığı olumsuz propagandaya aldanmamak lazım. Sistem değişikliği ile insanların yaşamları değişti eğitimi, mevkisi olan pek çok insan pazarcılıkta dahil hiç hayal etmedikleri işleri yapmak zorunda kaldılar. Bu insanları küçümseme hakkını kendinde bulanların cehaleti üzücü bence.

 

Kafe işletmek, insanlarla iletişim halinde olmayı gerektiriyor. Bundan çok memnunum. Çünkü her yaş grubundan insanımızı tanıma fırsatım ve şansım oluyor. Kadınların gücünü, gençlerin temizliğini, çocukların güzelliğini gördükçe mutlu oluyorum. İnsanımızı seviyorum.

 

Türkiye'ye gittiğin zamanlarda burası ile ilgili olarak insanlar senden neler öğrenmek istiyorlar?

 

Ben, Türkiye'ye gittikçe devamlı şu soruları duyuyorum: "Orada demokrasi var mı ki kadınlar eziliyormuş öyle mi, din tamamen elden gitmiş mi, geleneklerimiz hiç bilinmiyormuş öyle mi, Türkiye'den en az 30 yıl geride imiş, vs." bunlar en fazla sorulan sorular.

 

Türkiye'de yaşayan bir insan, öncelikle yaşadığı ülkede bu sorulara cevap arayarak bunları sorgulamıyor da, anavatan söz konusu olunca kusur bulmak amacıyla sorguya başlıyor. Ben sorgusuz sualsiz herkes gözünü yumsun demiyorum ama "vatan" herkese lazım, tüm eksikleri tüm kusurlarıyla bizim ve sahip çıkmak zorundayız. Beğenmiyorsak beraberce düzeltmek zorundayız ama bunu oturduğumuz yerden yani uzaktan değil üzerinde yaşayarak yapmalıyız. Amaç bilgi almak öğrenmek ise, artık kapılar açık, haberleşme olanakları çok, internet var. İğneli ve art niyetli sorulara verecek cevap yok bizlerde de.

 

Sovyetler Birliği zamanındaki "komünizmi", insanları vatanlarından soğutmak için siyasi bir rejim olmaktan öte öcü gibi gösterenlerin peşinden gidenler var hala. Din tacirlerinin, tarikatların burası hakkında yapmış olduğu olumsuz propagandalara inanan insanlarımız da var ne yazık ki. Bunlara üzülüyorum ve daha ne kadar uzun bir yolumuz var diye düşünüyorum, insanların cehaletine tanık oldukça. Türkiye'de dönüş konusunun aralıksız gündemde olmalı ve insanlarımız dürüst, açık olarak bilgilendirilmeli ki olayın içinde hissetsinler kendilerini. Başka türlü millet olarak varlığımızı sürdürmemiz bana olanaklı görünmüyor. Asimilasyon bizi bitirmeden biz geleceğimizi kurmak zorundayız. Tüm kurumlarımızla, tüm insanımızla herkesin yüzü anavatana dönsün diliyorum. Herkesin gelemeyeceğinin ben de farkındayım ancak şartlarımızı zorlayarak mücadele etmeliyiz. Daha fazla insanımızı olaya dahil etmeliyiz. Mücadele ettikçe varız.

 

Yolunuzun Nalçik’e düşmesi dileklerimle…

 

http://kafkasfederasyonu.org/nart_dergisi/sayi%2079/roportaj.htm


Yorum yapın

Cerkesya.Org

Cerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.