Ruslar XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Kırım Savaşı ile hem Balkanlar ve hem de Kafkasları kontrolleri altına almak istedi. Başlarda kendilerine direnen Çeçen halkının, Şeyh Şamil’in düşüşünden sonra direncinin kırılması, Rusların Kafkasları istila edebilmesinin önünü açtı. Ruslar Kafkasya’yı imparatorluklarının tabii bir parçası haline getirmek istiyorlardı ancak bu işgal başarılı olmuş olsa da Kafkas halkları “büyük Rus ulusu” için bir tehditti. Bu sebeple Müslüman Kafkas halklarının bu topraklardan göç ettirilmesi için her türlü yola başvuruldu. Neticede 1860’lardan itibaren Kafkas ahalisi Anadolu’ya akınlar halinde göç etmeye başladı. 1876’ya kadar Kafkaslardan Anadolu’ya göç edenlerin sayısı için 600,000 ile 2,000,000 arasında farklı rakamlar telaffuz edilmektedir. 1877-78’de gerçekleşen 93 Harbi de yine Kafkasya’dan toplu bir göç hareketine sebebiyet verdi. 1877-1900 yılları arasında göç edenlerin sayısı ise 300,000 olarak verilmektedir.

93 Harbi esnasında Balkanlar ve Kafkaslardan göç eden muhacirlerinin iaşelerinin sağlanması ve uygun yerlere gönderilip yerleştirilmelerini Muhacirin Komisyonu sağlamaktaydı. Özellikle İstanbul’da yoğunlaşan muhacirler arasında Kuzey Kafkasya’nın Tatar, Dağıstanlı ve Nogay halklarının yanında Çerkesler de vardı. Genellikle İstanbul’a deniz yolu ile gelen muhacirler yine deniz yolu ile iskân edilecekleri yerlere gönderilmekteydi. Mersin, İskenderun, Sinop ve Samsun muhacirlerin sevk edildiği büyük merkezlerdendi. Bunların yanında Çerkeslerden bir kısım ahali Filistin’e gönderildi. Deniz yolu ile Hayfa ve Yafa iskelelerinden buraya gönderilenler olduğu gibi kara yolu ile gidenler de vardı. Filistin’e gönderilen Çerkesler Akka Sancağı’na bağlı yerlerde iskân edildi. Aynı zamanda Filistin’e yakın olan Şam ve civarı ile Belka Sancağı (Ürdün)’da önemli sayıda Çerkes muhacirin yerleştirildikleri yerlerdendi.

Filistin’deki Çerkes Köyleri

Gâbe Köyü’nün Mevkii – 1899 (Gâbe Köyü günümüzde mevcut değildir)
Gâbe Köyü’nün Mevkii – 1899 (Gâbe Köyü günümüzde mevcut değildir)

Akka’da Çerkeslerin yerleştirildikleri üç köy vardır. Bunlar Kefr-Kama, Reyhaniye ve Gâbiye (Gâbe) köyleri. Kefr-Kama ile Reyhaniye köyleri 93 Harbi sonrasında kabul ettiği Çerkes nüfusa günümüzde dahi halen ev sahipliği yapmaktadır. Ancak Gâbe’ye yerleştirilen Çerkesler kısa bir süre sonra Suriye Vilayeti’ndeki Salt Kazası, Amman ve Vadiü’s-Seyr’e gönderildi. Çünkü buraya yerleştirilmiş olan 1950 kişilik Çerkes nüfusun neredeyse tamamı, kısa zaman içinde çeşitli hastalıklardan dolayı hayatlarını kaybetmiş ve 150 kişiye düşmüştü. Gâbe Çerkeslerinin buraya ne zaman yerleştirildiği kesin olarak bilinmese de 1884 tarihine ait Suriye Salnamesi’ndeki bir istatistiğe göre sayıları 369 idi. Bu Çerkeslerin 1889’da buradan gönderildiklerinde sayılarının 150 olduğu göz önünde bulundurulursa beş sene içinde yaklaşık 250 kişi hayatını kaybetmişti.

 

Kefr-Kama Köyü’nün Mevkii – 1918
Kefr-Kama Köyü’nün Mevkii – 1918

Kefr-Kama ve Reyhaniye Çerkesleri 1880’lerin ilk yıllarında iskân edilmişti. Yine Suriye Salnamesi’ndeki istatistiğe göre 1884’te Kefr-Kama’da 449, Reyhaniye’de ise yaklaşık 150 Çerkes vardı. Çerkesler bu bölgeye yerleştirilirken kendilerine devlet arazileri tahsis edilip tarımla uğraşmaları beklenmişti. Bu dönem aynı zamanda Yahudilerin Filistin’e akınlar halinde göç ettikleri zamana rast gelmişti. Filistin’e yerleştirilen Müslüman muhacirlerden bazılarına verilmiş olan toprakların bir şekilde Yahudilerin eline geçmesine karşı devlet, kendilerine verilen toprağın yirmi sene içinde hiç kimseye satılamayacağı yönünde bir yasak getirdi. Filistin’deki Çerkesler de bu yasak kapsamındaydı. Böylece bu toprakların Yahudilerin eline geçmesi engellenmek istendi ve aynı zamanda muhacirlerin buralardan göçmeyerek yerleşik halde kalmaları temin edilmiş oldu.

 

Reyhaniye ve Kefr Kama Köylerinin Mevkileri – Günümüz
Reyhaniye ve Kefr Kama Köylerinin Mevkileri – Günümüz

İsrail Çerkesleri
Günümüz İsrail sınırları içinde bulunan iki Çerkes köyünden biri olan Kefr-Kama’da yaşayanların neredeyse tümü Çerkes. Reyhaniye Köyü’nün ise %85 kadarı Çerkeslerden diğer kısmı ise Araplardan oluşuyor. Bu iki köyde yaşayan Çerkeslerin nüfusu İsrail resmi rakamlarına göre 4,500’dür. Bu nüfusun büyük çoğunluğu Kefr-Kama Köyü’nde yaşamaktadır. (Tahminen Kefr-Kama’da 3,500 Çerkes, Reyhaniye’de ise 1,000 Çerkes nüfus bulunur.) Bu Çerkeslerin %70 kadarı Şapsığ, diğer kısmı ise Abzah, Hatıkoy, Bjeduğ ve Kabartay boylarından gelmektedir.

Kefr-Kama günümüzde belediye statüsü kazanmış bir yerleşim yeridir. Belediyesi olan diğer köylerle aynı statüde görülen Kefr-Kama Çerkesleri herhangi bir ayrımcılığa tabi tutulmadıklarını ve merkezin kendilerine eşit bir şekilde muamele gösterdiğini ifade ediyor. İsrail Devleti Çerkesleri kendi kimlikleri ile resmi olarak tanımış bir vaziyette ve bunu da kimlik kartlarında göstermelerine olanak tanımış. Böylece kendi köylerindeki yaşantıları ile Çerkesler gelenek ve göreneklerini istedikleri gibi devam ettirebiliyor hatta İsrail dışındaki Çerkeslerle rahat bir şekilde irtibat kurabiliyorlar. Çerkesler ana dillerini muhafaza edip çocuklarına öğretebiliyor. Bu konuda gösterdikleri hassasiyetle okullarda İbranice ve Arapçaya ek olarak Çerkesçe dersleri de öğretiliyor. Evlerde tüm Çerkeslerin Çerkesçe konuşması ve evliklerini Çerkes olmayanlar ile yapmamaları sebebiyle buradaki Çerkesler kültürlerini yoğun bir şekilde yaşayıp gelecek kuşaklara aktarabiliyorlar. Tüm bu söylenenler hem Kefr-Kama ve hem de Reyhaniye Çerkesleri için de geçerli.

Burada yaşayan ya da burada bulunan Çerkesler dünyada kendi kültürlerini yaşama konusunda en rahat yerin Kefr-Kama ve Reyhaniye olduğunu düşünüyorlar. Bu sebeple Türk vatandaşı olan Çerkeslerden bazı kişiler de sonradan buraya gelerek yerleşmişler, evlilik yapmışlar ve burada kendi işini kuranlar da olmuş. Kendilerinin İsrail Devleti ile hiçbir sorunun olmadığını ifade eden Çerkesler bazı ayrıcalıklara sahip olmalarından dolayı da mutlular. Örneğin İsrail vatandaşı olan kadınların askerlik yapma yükümlülükleri varken Çerkes kadınlarının askerlik yükümlülükleri bulunmuyor. Çerkes erkekleri İsrail’de Müslüman olup askerlik yapan iki azınlıktan biridir. Diğeri ise Dürziler. İsrail’de en önemli istihdam alanı olan güvenlik sektörü, Çerkeslerin de içinde en fazla yer aldığı alan. Memur olan Çerkesler olduğu gibi köylerinde tarımla uğraşanlar da bulunmakta.

1976’ya kadar Kefr-Kama’daki okullarda eğitim dili Arapça iken Çerkeslerin isteği üzerine oluşturulan komisyon, eğitim dilinin İbranice olmasına, Arapça’nın ikinci dil haline gelmesine ve Çerkesçe’nin ise zorunlu olarak okutulmasına karar verdi. İngilizce ile birlikte Çerkes okullarında eğitimi verilen dil sayısı dörde yükseldi. Reyhaniye’de ise ilkokullarda eğitim dili Arapça iken ortaokuldan itibaren eğitim dili İbranice’ye döndü. Yine Arapça, Çerkesçe ve İngilizce öğretilen yabancı diller arasındadır.

İsrail Devleti içinde yaşayan Müslüman bir azınlık olan Çerkesler, kendilerini İsrail Devleti’nin tabası Müslüman bir halk olarak telakki ve tarif ederler. İsrail’in kendilerine sunmuş olduğu geniş kültürel haklar ile varlıklarını rahatça devam ettirirken, aynı şekilde devlete karşı olan yükümlülüklerini de yerine getirmekte tereddüt etmezler. Bunda, Çerkeslerin, yaşadıkları toplumun siyasi sistemine en iyi entegre olabilen topluluklardan biri olmalarının rolü oldukça yüksektir. Diğer taraftan bir siyaset olarak İsrail’in de Arap olmayan Müslüman bir halk olarak Çerkeslere tanıdığı özgürlük alanı onların da İsrail sistemine koşulsuz adaptasyonlarında etkili oluğu değerlendirilmektedir.

Ali İhsan Aydın 

Kaynak: ordaf.org

Sefer E. Berzeg diaspora yayın hayatına yaptığı eşsiz katkılarla bilinen bir yazar. Özellikle tarih araştırmaları akademiye adım atan bir çok tarihçinin kapısını çalmasına sebep olmuş titiz bir araştırmacı. İncelediği tarihsel konuları titizlikle ele alan Sefer Berzeg ile Blog Yazarımız Merve Tram  son kitabı “Çerkes – Wubıhlar” üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi. Wubıhların tarihinden Çerkesya’ya, Soçi’den diasporanın güncel tartışmalarına kadar bir çok konuyu bulacağınız bu söyleşi Sefer E. Berzeg’in yeni kitaplarının da habercisi olma özelliğini taşıyor. 

Guşıps: “Çerkes – Vubıhlar, Soçi’nin İnsanları (Portreler)” kitabının ortaya çıkış hikayesini sorsak öncelikle. Hangi nedenler sizi böyle içerikli bir biyografı kitabı hazırlamaya sevk etti?

Sefer E. Berzeg: Çerkes-Vubıhlar, Kafkasya’nın son bağımsız bölgesi olan bugünkü “Büyük Soçi” bölgesinin de 1864 yılı baharında Rus orduları tarafından işgali üzerine, diğer Çerkes kardeşleri (Adıgeler ve Abazalar) ile birlikte, binlerce yıllık yurtlarından kitle halinde Osmanlı topraklarına sürüldüler. Suriye, Ürdün vb. ülkelerdeki Çerkes sürgünlerine karışmış küçük grupları ve Kafkasya cumhuriyetlerinde yaşayan birkaç aileyi saymazsak, günümüzde Vubıhlar’ın tamamına yakını Türkiye’de yaşıyor. Vubıhlar’ın Abaza ve Adıge dilleriyle akraba ve bir anlamda da bu dillerin kökü sayılan ve birçok dilci tarafından eski Hatti diline bağlanan, seksenin üzerinde ses içeren özgün dili de, maalesef Ruslar tarafından sürgün edildikleri Osmanlı topraklarında ve Türkiye’de yokolup gitti. Vubıhlar’ın yaşadıkları ülke dillerine asimile olmamış olan grupları, günümüzde anadilleri olarak – anayurtlarında yaşarken de büyük ölçüde bilip kullandıkları- Adıge ve Abaza dillerini kullanıyorlar.

1864’teki büyük Çerkes sürgününden günümüze kadar 150 yıl geçti. Bu süre içinde ne Türkiye’de, ne de Çarlık Rusya’sında ve Sovyetler Birliği’nde, Adolf Dirr, George Dumézil vb. birkaç dilbilimcinin Vubıh dili ile ilgili çalışmaları dışında, onların sosyo – kültürel yapısını, tarihini ve sürgündeki durumlarını inceleyen monografik doğru – dürüst bir eser yayınlanmamıştı. Hatta bu konuda ciddi bir makaleye bile rastlayamıyordunuz. Sovyetler Birliğinde zaten ciddiye alınacak bir tarih bilimi (historiografi) yoktu. İktidarda bulunanlar ya da onların niyetleri değiştikçe, tüm tarihi “gerçekler” ters – düz ediliyor ve tarih kitapları da bu yeni durumlara uygun şekilde değiştiriliyordu. Bu dönemde Vubıhlar’la ilgili olarak da, “zamanın ruhuna uygun” olarak yazılmış bir iki makale vardır. Örneğin bunlardan biri A. V. Fadeyev’in, dönemin tüm ideolojik hastalıklarını taşıyan “Убыхи в освободительном движении на Западном Кавказе” (Batı Kafkasya’nın Kurtuluş Mücadelesinde Vubıhlar) başlıklı makalesidir. Bu makale bazı kronolojik bilgiler vermekle birlikte gerçek tarihle ilgisi olmayan, bütünüyle döneminin Sovyet ideolojisine uygun ve kendi içinde bile çelişkilerle dolu bir çalışmadır. Bunun dışında kayda değer ve yayınlanmış esaslı bir çalışmaya ben rastlayamadım. Sovyet Kafkas – Abhaz yazarı Bagrat Şınkuba’nın Sovyetler’in son döneminde yayınlanabilen ve Türkçe’ye “Son Vubıh” adıyla çevrilen sansasyonel romanı ve benzerleri de, maalesef yayınlanabildiği zamanın “ruhuna” uygun ve tarihsel olayları bütünüyle saptıran saçma sapan değerlendirmelerle doludur.

İnsanlar gibi toplumlar da, ancak hareket halindeyseler ve sorunlarını bir şekilde kamuoyunun önüne getirip diğer insanlara da gösteriyorlarsa dikkat çekebiliyorlar. Bizim Kafkas – Çerkes diasporası gibi önemli bir kapasiteye sahip ama içine kapalı ve hareketsiz toplumlar ise, ne kadar haklı ve zulüm görmüş de olsalar kimse tarafından dikkate alınmıyorlar. Son birkaç yıl içinde Kış Olimpiyatları’nın Soçi’de yapılmasına karar verilmesi nedeniyle ve “Kafkasya Forumu”, “No Sochi” hareketi, “Çerkes Hakları İnisiyatifi vb. Kafkas – Çerkes örgütlenmelerinin gündemimizi biraz hareketlendirmesi sonucu olarak, Rusya’da da Soçi’nin otokton ve sürgün halkı Vubıhlar’la ilgili, olumlu – olumsuz birkaç yayın yapılabildi. Adı geçen kitabımın önsözünde, bunların birkaçından kısaca bahsettim. Ancak bunlarda da Vubıhlar, yurtlarından sürüldükten sonra sanki bütünüyle buharlaşmış ve yokolmuşlar gibi gösteriliyorlar. Yani Vubıhlar’ın sürgündeki ve bugünkü durumlarının ne olduğu sorusuna gerçekçi bir yanıt verilmiyor. Sadece Kafkas – Abaza yazarı Muhammet Kişmakho’nun Suhum – Karaçayevsk (2012) baskılı ve tesadüfen benim de biraz katkıda bulunabildiğim “Проблемы этнической истории и культуры убыхов” (Vubıhlar’ın Etnik Tarihi ve Kültürünün Sorunları) adlı 830 sayfalık önemli bir kitabında bu konularda da bazı bilgilere rastlanabiliyor.

Ben Vubıhlar’ın sosyo – kültürel ve siyasi tarihi ile ilgili olarak hazırladığım ve henüz yayınlayamadığım genel bir araştırmada bu konulara da cevap vermeye, bu eksiklikleri az çok gidermeye çalıştım. Bu araştırmam kısmet olursa bu yıl içinde bir iki kitap halinde yayınlanacak. (Maalesef bu gibi konularda “kültür” derneklerimizden ve “federasyon”larımızdan en küçük bir destek bekle(ye)miyoruz). Basılmış olan “Çerkes – Vubıhlar, Soçi’nin İnsanları (Portreler)” adlı son kitabım ise, bahsettiğim bu araştırmanın sadece bir bölümünü oluşturuyordu. Hacminin oldukça genişlemesi nedeniyle, bu bölümü asıl kitaptan ayırıp öncelikle yayınlamayı uygun buldum.

Vubıhlar, günümüzde Adıge ve Abhaz kardeşleriyle iç içe olarak ve daha çok da büyük kentlerin kalabalıkları içinde yaşadıkları için, kimlerin Vubıh olduğu da pek bilinemiyor. Vubıh Çerkesleri, Kafkasyalı çevrelerde bile, sanki buharlaşarak dünyadan yok olmuşlar gibi, sadece işgalciler tarafından çıkarılan bir “Son Vubıh” yalanı ile anılıp duruyorlar. Ben bu son kitabımda, rastgele bir şekilde, Kafkas diasporasında ve Kafkasya’da yaşamış ve yaşamakta olan bazı Vubıhlar’ın kısa biyografilerine yer verdim. Bu mütevazi kitap bile, Vubıhlar’ın günümüzde de yaşadıklarının naçizane bir kanıtıdır. İçinde adı geçen kişilerin birçoğuyla tanışıklığım, dostluk, akrabalık ve kişisel bağlarım da vardır. Bu kitap ufak bir çalışmayla, şimdikinin bir iki katı hacimli olarak da basılabilirdi. Çünkü birçok ünlü Vubıh’ın kapsamlı biyografilerine henüz erişemediğim gibi, halen önemli görevlerde bulunan bazı Vubıhlar’ın biyografilerine de – bilinen ve anlaşılabilir nedenlerle – kitabımda yer vermedim. Bununla birlikte, sadece bu kitaba alınan kişilerin biyografilerinin inceleyenler bile, sürgünde geçen yüzelli yıl boyunca Kafkas – Çerkes gerçeğini, ayakta kalma ve vatana geri dönme mücadelesini günümüze kadar taşımış ve taşımakta olan olan aktif kişiler arasında, Vubıh kökenli olanların hiç de az olmadığını hemen fark edeceklerdir. Doğal olarak bunların birçoğu, Osmanlı’da ve Türkiye tarihinde de olumlu – olumsuz ama önemli roller oynamış kişilerdir. Örneğin, T.C.’nde uzun yıllar Valilik, Dışişleri Bakanlığı, Cumhuriyet Senatosu Başkanlığı ve (kritik bir dönemde ve asili olmaksızın) Cumhurbaşkanı Vekilliği yapmış olan rahmetli İhsan Sabri Çağlayangil’i bu gibi kişilere bir örnek olarak gösterebiliriz.

Guşıps: Rusya’da ve Türkiye’de genel olarak Kafkasya, özelde ise Vubıhlar’la ilgili çok az yayın çıkmasının nedeni sizce nedir?

Sefer E. Berzeg:Rusya’nın yapısına bakarsanız, bugün bile Putin’in idare ettiği bir imparatorluktan başka bir şey olmadığını görebilirsiniz. Hükümetler, Meclisler, Duma’lar, yerel idareler ve cumhuriyetler filan büyük ölçüde göstermeliktir. Ve bu ülkede Sovyetler birliği dönemi de dahil olmak üzere daima bir “Velikorus” (Büyük Rus) milliyetçiliği her zaman hakim olmuştur. Günümüzde Kafkasya ve özellikle de tüm halkı sürülmüş bulunan batı Kafkasya (Çerkesya) bir Rus bölgesi olarak görülüyor. Biliyorsunuz, Soçi’nin olimpiyatlara ev sahipliği yapmasının gündeme gelişiyle eşzamanlı olarak, artık Kuban Bölgesi’nin ortasında gözlerine batan bir diken gibi kalmış olarak algıladıkları küçük Adıge Cumhuriyeti’ni bile lağvetmeye kalkmışlardı. Günümüzde tamamen Ruslaşmış saydıkları Çerkesya coğrafyasının gerçek tarihini ve hele de yok olmaları için yurdundan atılmış olan onun sürgündeki insanlarının tarihini karıştırmanın Rus devletçiliği ve tarihçiliği bakımından hiç bir anlamı ve gereği yoktur. Bu olsa olsa Rusya’nın gizli servislerinin konusu olabilir.

Örneğin L. İ. Lavrov’’un sonuçta Rus gözlüğüyle yazılmış bir eser olan “Убыхи, Историко- этнографическая монография” (Vubıhlar, Tarihsel-Etnografik Monografi) adlı kitabı bile 1937 yılında yazılarak Rusya Bilim Akademisi’ne (RAN) sunulduğu halde, kaldırılıp bir yerlere atılmıştı. Ancak 70 yıl geçtikten sonra, nasıl olduysa, yazarının 100. doğum yıldönümü nedeniyle 2009 yılında basılabildi. Abhazyalı tarihçi G. A. Dzidzariya’nın da 1970’li yıllarda yazılmış, ama sakıncalı görüldüğü için basılamamış olan “Абхазо – убыхский союз в освободительной борьбе на Западном Кавказе в первой половине ХIХ века” (Ondokuzuncu Yüzyılın İlk Yarısında, Batı Kafkasya Kurtuluş Savaşında Abhaz – Vubıh Birliği) adlı ve özellikle Vubıhlar ve Abhazların kardeşliğini yansıtan bir makalesi vardır. SSCB’nde, bu gibi “milliyetçi” yazıları cezasını göze alarak dahi yayınlayamıyordunuz. Çünkü bırakın kitap bastırmayı, insanların kişisel olarak bir daktilo makinesi edinmeleri bile oldukça zordu . Birçok benzeri gibi, Dzidzariya’nın bu ilginç makalesi de yıllar sonra ve ancak Abhazya Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı sonrasında, onun Toplu Eserleri’nin 3. cildi içinde “Yayınlanamamış Hazineler” (2006) adı altında yayınlanabildi.

Türkiye’deki yayın fakirliğimizi ise başka bir zaman ve zeminde ayrıca irdeleyelim. Çünkü o da uzun uzun incelenmesi ve unutulmaması gereken ayrı bir konudur.

Guşıps: Kitabınız “Çerkes-Vubıhlar, kimseye boyun eğmediler. Olan biten hiç bir şeyi unutmadılar. Ve yurtlarından da asla vazgeçmediler” diye başlıyor. Bu oldukça isyankar da bir cümle aslında. Çerkes – Vubıhların yok olduğuna, “Son Ubıh”ın vefat ettiğine dair yanlış ve yaygın bir kanaat mevcut diasporada. Bu algı nasıl oluştu sizce?

Sefer E. Berzeg: Doğal olarak böyle bir algının yaratılması Kafkasya’nın ve Kafkasyalıların tüm düşmanlarının işine geliyor. Biliyorsunuz, Abazaların ve Adıgeler’in büyük kısmı ve Vubıhlar’ın tamamı yurtlarından sürülerek yabancı topraklara atıldılar. Çok büyük kısmı da sürgün sırasında kamplarda, denizlerde ve gittikleri yerlerde salgın hastalıklar, deniz kazaları vb. felaketlerle yok edildi. Gittikleri yabancı ülkelerde katılmak zorunda kaldıkları savaşlar, doğal ve zoraki asimilasyon süreçleri sonucunda da elbette büyük maddi ve manevi kayıplar verdiler ve vermeye de devam ediyorlar. Ama hala birkaç milyon kişiye ulaşan güçlü bir Kafkas – Çerkes diasporası var ve tüm sorunlarına karşın yaşamını sürdürüyor ve anayurdunu da etkilemeyi sürdürüyor. Çerkesler’in durumuna düşüp de yabancı topraklarda bir – iki kuşak içinde sıfırdan yeniden ayağa kalkabilen ve bu kadar direnebilen, üstelik yaşadığı ülkeleri de güçlü bir şekilde etkileyebilen bir toplum dünyada çok da fazla değildir. Halkımızın gösterdiği bu gücü takdir etmemiz ve bu halkın ve geleceğine güvenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Onlar yüz yılı aşan dengesiz savaşların ve düşmanlarının benzersiz zulümlerinin doğurması doğal olan büyük travmaları kısa sürede tedavi ettiler, yaşadıklarını da yeni kuşaklarına pek fazla intikal ettirmediler. Belki de bunu yok olmamanın ve yabancı topraklarda ayakta kalabilmenin bir gereği olarak düşündüler. Ama bence biraz hata da ettiler. Çünkü soykırıma varan bu sürgün ve katliamları, sonraki kuşaklarına ve dünyaya bütün fecaatiyle anlatmadılar. Gerçi bu bana biraz da bilinçli bir tavır gibi geliyor. Kafkasya idealini hep yüksekte tuttukları ve oraya geri dönmekten vazgeçmedikleri için, bu acıları çocuklarımıza pek fazla intikal ettirmeyelim diye de düşünmüş olabilirler. Sürüldüğümüz yabancı topraklarda ayakta kalalım ve güçlenmeye çalışalım, dediler. Ama böylesine büyük ve sonraları da devam eden acılar, saklanmak istense bile saklanamıyor. Rusya imparatorluğu baskılarla bir şekilde üzerini örtmeyi başardı bu acıların. Avrupa da bir iki patırtı dışında hiçbir zaman sesini çıkarmadı. Ama bir şekilde, insanlar kültür düzeyleri arttıkça, okudukça, yazdıkça, kendi özlerine dönüyorlar ve bu eski acılarını da tartışmaya başlıyorlar.

Kafkasyalı sürgünlerin ilk kuşakları, her şeye karşın buralarda yerleşip oturmayı zaten düşünmüyorlardı. Sürgünden on yıl kadar sonra patlayan 1877-78 Osmanlı – Rus Savaşı’na, o zaman sürgünde olan Çerkeslerin tamamı, sırf Kafkasya’ya geri dönebilmek için gönüllü olarak ve kitleler halinde katıldılar. Hem Balkanlar’da hem de Kafkas cephesinde savaştılar. Osmanlı donanmasıyla Abhazya’ya 3000 civarında Kafkasyalı göçmen çıkarıldı ve bu Çerkes göçmenler, oradaki kardeşlerinin de ayaklanarak kendilerine katılmasıyla Abhazya bölgesini Rus güçlerinden temizlediler. Kısa bir süre Abhazya’da tek bir Rus ve hatta tek bir kolonizatör kalmadı. Ama sonradan Osmanlılar Balkanlar’da yenilmeye başlayıp Kafkasya’ya gönderilen birkaç tabur da geri çekilerek Balkan cephesine nakledilince, Rusların intikam alacağını bildikleri için yeni göçmen kitleleriyle birlikte yeniden ülkelerini terk etmek zorunda kaldılar. Bu dönemde yalnız Abhazya’da değil, Çeçenya ve Dağıstan bölgelerimizde de önemli ayaklanmalar olmuştu (Bu konulardaki bir araştırmamı da yakın bir gelecekte bastırmaya çalışacağım).

Guşıps: Şınkuba Bagrat’ın “Son Wubıh” adlı kitabına nasıl bakıyorsunuz?

Sefer E. Berzeg: Şinkuba Bagrat, yıllarca SSCB Komünist Partisi’nin Abhazya Bölge Sekreterliği’ni yapmış nitelikli bir şair ve yazardı (Onun biyografisini Türkçe olarak ilk kez ben yayınlamıştım). Onun, asıl adı “Göç edenlerin Sonuncusu” (Rusçası “Последный из ушедших”) olan bu romanı, gerçek tarihsel olaylarla hiç ilişkisi olmayan fantastik bir edebi eserdir. Edebi açıdan güçlüdür ve sanki çok ciddi belgelere dayanarak yazılmış gibi bir hava içinde kaleme alınmıştır. Önemli yanı, aslının Abhazca olması, yani milli dilde yazılmış, daha sonra Rusça, Almanca, İngilizce, Türkçe, Adıgece vb. dillere de çevrilmiş olmasıdır. Ancak tarihsel gerçekçilik açısından Rusya imparatorluğu lehine büyük tarihsel çarpıtmalar içeren bir romandır. Bununla beraber, onun döneminde SSCB’nde Vubıhlardan artık hiç bahsedilemiyordu ve iki yönlü bir “Demirperde” nin etkisiyle, Kafkasya’daki kardeşleri de Vubıhlar’ı neredeyse unutmuş gibiydiler. Bu romanın hiç değilse Soçi’de bir zamanlar Abhazlar ve Adıgeler’le yakından ilişkili olan Vubıhlar diye bir halkın yaşamış olduğunu belirtmesi bile, Sovyet döneminde milli hafızası oldukça silinmiş bulunan Kafkasyalı genç kuşaklar bakımından bir kazanç sayılabilir. Bunu da gözden kaçırmamamız ve romanla ilgili değerlendirmelerin artı hanesine yazmamız gerekir. Ama bu romanın sürgünde yaşayan insanlarımız ve hele de Vubıhlar tarafından idealize edilmesi ve tarihsel gerçekleri anlattığının sanılması, ancak bir bilinçsizlik örneği ve traji – komik, esef edilecek bir olay olarak nitelenebilir.

Guşıps: Soçi Çerkesya’nın başkentiydi dendiğinde bazı Abhazlar itiraz ediyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Sefer E. Berzeg: Bugünkü “Büyük Soçi” bölgesi XIX. yüzyıl’da gerçekten de bağımsız Çerkesya’nın merkezi ve en aktif bölgesi konumundaydı. Son bağımsız Çerkes (Vubıh – Adıge – Abaza) Parlamentosu ve Hükümeti de esas itibariyle bu bölgede faaliyet göstermişti. Bunun tartışılacak bir tarafı yok. Ama özellikle internet ortamında ve bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olununca, birçok konuda olduğu gibi bu hususta da saçma sapan tartışmalar yaşanabiliyor. Adıgecilik, Abazacılık şeklinde mikro milliyetçilik yapan bazı gençler, üstelik karşısındakilere en ufak bir saygı duymadan böyle yersiz tartışmalarla vakit geçiriyorlar. Bu gibi garip (ve belki de kötü niyetli) tartışmalarda bazen karşılıklı hakaretler bile savrulduğunu ben de görüyor ve bu gençlerimiz hesabına sadece üzülüyorum.

Soçi bölgesi, Kafkas dağlarının güneyindedir. Büyük Kafkas – Çerkes sürgününe kadar bu bölgede merkezde Vubıhlar olmak üzere bazı Abaza boyları, mesela Asadzua’lar, Akhçıpsualar vb. da Khosta (Khamış) ırmağına kadar olan bölgede, Vubıhlarla iç içe yaşıyorlardı. Kuzeybatıda, Şakhe ırmağından sonraki bölgede de Vubıhlar’la Adıgeler (Şapsığlar ve Natuhaylar) bakımından aynı durum vardı. Orada yaşayan insanların da hangisinin Vubıh, hangisinin Adıge olduğunu ayırmak oldukça zordu. Özellikle Vubıhlar, bu kardeşleri arasında bir bağ görevi görüyor ve Vubıhça yanında diğer iki Çerkes halkının dilini de konuşuyorlardı. Yani bunlar bugün sömürgecilerin etkisiyle yapıldığı gibi birbirinden apayrı halklar sayılmıyorlardı. Aralarında dil ve diyalekt farklılıkarı vardı ama, bunların ikisini – üçünü birlikte konuşan bir çok insan, çok sayıda karma evlilikler ve çok yönlü sosyoekonomik ilişkiler de vardı. Bu ilişkiler, sürgün yıllarının zor koşullarında yabancı topraklarda da güçlü bir şekilde ve gelişerek, diğer Kafkasyalıları da içine almak suretiyle sürdürülmüştür. Örneğin bana intikal ettirildiği kadarıyla, benim ailem Türkiye’ye geldiğinde 3 dilliydi. Vubıhça artık biraz geri planda bırakılmıştı. Ailenin dili daha sonraları Adıgece ve Abazaca’ya, günümüzde ise Adıgece ve Türkçe’ye indirgendi. Benim ve eşimin anadili Adıgece’dir. Ama sonuçta bu dillerimizin hepsi aynı kökten geliyorlar ve bizler hepimiz aynı ortak kültürün, Kafkasya’nın çocuklarıyız.

Geçenlerde “Apsuara” adlı bir aktivist grubunun Adapazarı – Sapanca’da düzenlediği güzel bir toplantıya katılmıştım. Halk Eğitim Merkezi’nin salonunda toplanan saygıdeğer bir dinleyici kitlesine bu konuları anlatmaya çalıştım. Abhazlar, Vubıhlar, Adıgeler vd. insanlarımızdan oluşan nazik dinleyicilerim sağ olsunlar, beni saatlerce ilgiyle dinlediler. Onların bu ilgileri bende, artık insanlarımızın da bu tip, saçma sapan ve hiçbir şey üretmeyen tartışmalardan fazlasıyla usandığı izlenimini yarattı.

Guşıps:  Çerkes kimdir sorusu diasporada hala zaman zaman tartışılıyor siz ne diyorsunuz bu konuda?

Sefer E. Berzeg: Bence bunu tartışmaya hiç gerek yok. Diasporada Kafkasya’dan gelenlerin hepsine verildi bu isim. Ama örneğin bir Gürcü bir Azeri tabi ki bu tanımın içinde değil ve hiçbir zaman da olmadı. Türkler de sokmuyor onları bu tanımın içine. Türkiye’de tek başına Adıge, Abaza, Vubıh filan derseniz kimse sizi tanımaz ve anlamaz. Ama “Çerkesler”i herkes az çok tanır ve saygı duyar. Toplumumuzun böyle alt gruplarına bölünüp parçalanması, öteden beri sömürgecilerin ve onlara alet olanların pek işine gelmiştir. Bu bizim ithal malı ve eski bir hastalığımızdır, zaman bunu tedavi edecektir. (Elbette ki bu sözlerim dillerimizin ve diğer alt kültür özelliklerimizin yok edilmesi anlamına da gelmemektedir. Bazı “iyi niyetli” tartışma meraklıları için bunu eklemek gereğini duyuyorum).

Guşıps: Soçi Olimpiyatlarının yapıldığı “Krasnaya Polyana” bölgesinin adını güneşin verdiği kızıllıktan aldığını söyleyenler de var. Siz bu bölgeyle ve adlandırmasıyla ilgili ne dersiniz?

Sefer E. Berzeg: Bugün olimpiyatların yapıldığı alan Krasnaya Polyana denilen alandır. Milli dildeki asıl adı “ise Abazaca “Gubaada”dır. Ben orayı ilk kez 1991 yılında görmüştüm. Hatta Çerkes soykırımını dile getiren ilk toplantılardan birisi de orada yapılmıştı. Toplantıda Adıgeler, Bir Abhaz yaşılar grubu ve hatta Çeçenler de vardı. Güzel, yemyeşil bir düzlüktür. Daha doğrusu Bay Putin’in büyük gayretleriyle bir beton yığınına çevrilmeden önce öyleydi. Muhtelif rivayetler var. Burada otların rengi belli durumlarda güneş ile kızıl olduğu için Kızıl vadi dendiğini söyleyenler de var. Bazılarına göre de Kafkaslılar’ın dökülen kanları nedeniyle bu ad verilmiş. Rusça’da (benim bildiğim kadarıyla) ” Krasnıy” iki ayrı anlam taşıyor ve hem “kırmızı, kızıl” , hem de “güzel” anlamına geliyor. Krasnaya Polyana adında her iki anlamda da kullanılmış olabilir. Onu 21 Mayıs 1864 günü burada topları, tüfekleri, haçları askerleri ve papazlarıyla “Kafkasya’nın kesin fethi” töreni yapmış olan “Gubaada” nın işgalcilerine sormak gerekir. Bunu çok fazla tartışmaya gerek de yok. Soçi (Vubıhya) arazisi ve onun çevresindeki Abaza – Adıge topraklarının bir kısmı Ruslar bakımından 1864 yılına kadar hala devletler hukukundaki tabiri ile “terra incognita” (bilinmeyen toprak) niteliğindeydi. Rus Genelkurmayı’nın haritalarında bile çok kez böyle niteleniyordu. Ayrı zamanlarda bölgeye gönderilen Novitski ve Tornau adlı iki Rus casusunun rapor ve notları dışında, Rusların bölgeyle ilgili esaslı bir bilgisi de olamamıştı. Donanmalarının himayesinde denizden çıkarma yapılarak kurdukları ve 1840’larda Çerkesler (Vubıh, Adıge ve Abazalar) tarafından yerle bir edilen ” Karadeniz Müstahkem Kıyı Hattı” kalelerinden bile çıkıp da bölgenin içerisine doğru 500 adım giremiyorlardı. Ancak 1864 baharından sonra buralara girebildiler. Vubıhlar savaşı bıraktıktan sonra da orada başka büyük bir savaş olmadı, Gubaada ve çevresinde oturan ve Ruslar tarafından Vubıhlar’ların ve onlarla birlikte sürgün edilen Ahçıpsua’ların Aybga, Pshov gibi küçük Çerkes – Abaza boylarının intihar savaşı tarzındaki bazı fevri çatışmaları oldu sadece.

Krasnaya Polyana, birisi kuzeybatıdan Karadeniz kıyısından, diğeri güneydoğudaki Abhazya bölgesinden, ikisi de kuzeydeki Kafkas dağlarının geçitlerinden olmak üzere, dört yönden bölgeye giren dört Rus ordusunun, köyleri tek tek yakıp insanlarını öldürerek, sürgün edilmek üzere aç ve çıplak deniz kıyısına sürerek buluştukları ve 21 Mayıs 1864 günü zaferlerini ilan ettikleri yerdir. Gubaada (Krasnaya Polyana) denilen yerin önemi budur. Ahçıpsa Abazalarının merkezi gibi bir yerdi burası. Burada bölgeye sığınan aileler dışında bir Adıge ya da Vubıh yerleşim yeri yoktu. Ama Ahçıpsua yöresi, siyasi olarak tamamen bağımsız Çerkesya’nın içindeydi. Vubıhların çeşitli seferlerinde Rus kalelerine ve işbirlikçilerine saldırmak gayesiyle Abhazya’ya giderlerken gelip geçtikleri bir yerdi. Ve Ahçıpsualar da zaten Vubıhlar ve Adıgeler’le birlikte savaşıyorlardı. O dönemde bölgede siyasi bir birlik oluşturulmuştu ve Ahçıpsualar da bu birliğin aktif bir üyesiydiler. Çerkes Milli Meclisi’nin üyelerinden birçoğu da onlardandı. Zaten Mızımta ırmağının bir tarafında oturan Vubıh Abazacayı, öbür tarafında oturan Abaza da Vubıhçayı bilirdi örneğin. Aralarında öyle keskin bir fark da yoktu. Dzdzariya’nın yukarıda bahsettiğim “Batı Kafkasya Kurtuluş Savaşında Abhaz – Vubıh Birliği” başlıklı makalesi Abazalar’la Vubıhların arasındaki bu kardeşlik ilişkilerini oldukça iyi anlatıyor. O yüzden de SSCB döneminde yıllarca basılamamış zaten.

Guşıps:  Kitabınızda özellikle Hacı İsmail Degumuko Berzeg ve Hacı Granduk Berzeg’in oldukça içerikli biyografileri dikkat çekiyor. Çerkesya tartışmaları ışığında değerlendirdiğimizde bu iki şahsiyetin önemini açıklar mısınız?

Sefer E. Berzeg: Kendim de Berzeg soyundan olduğum için bu konulara öteden beri pek fazla temas etmek istemiyorum. Fakat tüm Kafkas tarihi hakkında olduğu gibi bu iki önemli Kafkas lideri hakkında “Son Vubıh” kaynaklı uydurma bilgiler de aktarılıyor genellikle. Bu iki insan, amca yeğen durumunda aslında. İkisi de Berzeg’lerin Degumuko kolundan olduğu için, çoğu zaman bu iki kişi karıştırılıp bir kişi gibi anlatılıyor. İkisini birleştirip 1700’lerden 1800’lere kadar 110 sene yaşayan tek bir insan varmış gibi makaleler bile yazılıyor. Bu hataya Ğuaze gazetesinde (1911 – 12), rahmetli Met Yusuf İzzet Paşa’nın iyi niyetli bazı makalelerinde bile rastlanabiliyor. Bu gibi apaçık yanlışları olsun düzeltmek gayesiyle, onların biyografilerini de bulabildiğim kadarıyla kitabıma ekledim. Bu liderlerin ikisi de,dava ve silah arkadaşlarıyla birlikte, Edirne Anlaşması’ndan 1864’e kadar olan dönemde, yani Kafkas bağımsızlık savaşının en yoğun ve hareketli döneminde Kafkasya’nın direnişine çok büyük katkıda bulunmuşlardır. Özellikle de Vubıhlar’la Adigelerin, Abazalar’ların hatta bir kısım Karaçaylılar’ın siyasi ve askeri açıdan bir araya gelmelerini, birlikte mücadele etmelerini tetikleyen insanlardan ikisidirler.

Guşıps:  Bu iki liderin dini yönü var mıydı peki?

Sefer E. Berzeg: İkisi de namazını kılan Müslüman insanlardı. Hacı İsmail Degumuko Berzeg hac dönüşünde gemide vefat etmiş, köyüne götürülüp gömülmüştü. Yeğeni olan Hacı Giranduk, Türkiye’ye geldikten sonra da ikinci kez hac ziyaretine gitmişti. Bu Hac ziyaretlerinden ilkinde Mısır’da ve İstanbul’da Kafkasya’ya yardım sağlamak için bazı siyasi görüşmeler de Kafkasya’ya yardım için görüşmeler yapmış ve bunlardan bazı sonuçlar da almıştı. Yani hem hac ziyaretini yapmış hem de Kafkasya için bazı siyasi getiriler sağlamaya çalışmıştı. Ama her iki liderin de kişisel profilleri ve sürükledikleri mücadele Dağıstan’da ve Çeçenya’da olduğu kadar dinsel argümanlara değil, yurtseverliğe dayanıyordu. Onlar için İslam dini daha çok kültürlerinin bir parçasıydı.

Guşıps: Gerek Kafkasya’dan gerekse diasporadan bir çok siyasetçi, sanatçı, asker ve bilim insanının biyografisi var kitabınızda. Bunların bir çoğu da şimdiye kadar Vubıh oldukları bilinmeyen kişiler galiba, öyle değil mi?

Sefer E. Berzeg: Kafkas toplumunda aslında herkesin hangi kökenden geldiği bilinir. Bunu yazanlar bilir en azından. Bilmeyenler ilgilenmeyenler için zaten sorun yoktur. Örneğin ben Berzeg’im, Vubıh olarak biliniriz. Ama Berzegler öteden beri hem Abazalar hem de Adıgelerle sürekli ilişki içinde olan bir soydur. Berzeg’lerin asli özelliği Kafkasyalı olmaktı, Vubıh olmayı ve kabilecilik gibi duyguları hiçbir zaman ön plana çıkarmadılar. Genel olarak tüm Vubıhların da bu konularda oldukça bilinçli davrandıklarını ve kabilecilik gibi çağdışı duyguları öne çıkarmamayı yeğlediklerini düşünüyorum, Rus tarihçileri bile öyle yazıyorlar. Örneğin Vubıhlar 1840’ta Hacı İsmail Degumuko Berzeg’in önderliğinde,Karadeniz kıyısındaki Rus kalelerini harekete geçirdikleri Abaza ve Adıgelerle birlikte yok etmişlerdi. Bu olaylarda bilinçli bir şekilde, kendi bölgelerindeki Rus kalelerine değil de öncelikle Şapsığ ve Natuhay kıyılarındaki Rus kalelerine saldırmışlardı. Bu bilinçli ve politik bir davranışın sonucuydu. Hepimiz aynı ülke ve ortak yurdumuz için savaşıyoruz düşüncesini yaygınlaştırmaya çalışıyorlardı. Zaten o yıllarda kullanılan 12 yıldız ve üç oklu bağımsız Çerkesya bayrağı da bazılarının sandığı gibi sadece bir “Adıge bayrağı” ya da “Vubıh bayrağı” filan değildi. Rus istilasına karşı direnen tüm Kafkasyalıları sembolize ediyordu. O bayrağı kullanan insanların Meclisleri tarafından ilan edilen ve Avrupa’da da yayınlanan “Çerkesya Bağımsızlık Bildirisi” nde de, ayrı ayrı boylardan değil, Karadeniz’den Hazara kadar olan Kafkasya’dan bahsediliyordu. O çağın birçok insanının milli bilinci, günümüzde temelsiz ve ithal argümanlarla konuşup ortalığı karıştırmaya çalışan bazı gençlerimizden daha ileriymiş diye düşünüyorum.

Guşıps: Yeni kitap çalışmalarınız var mı peki sırada bekleyen? 

Sefer E. Berzeg: Vubıhların tarihi ve sosyal yapısıyla ilgili bir iki araştırmam bu yıl içinde – kısmetse – yayınlanacak. Vubıhlar’ın sürgüne kadar olan tarihleri ve Kafkas diasporası içindeki konumları olarak iki kitap halinde de basılabilir. Elimde 1995’te Samsun’da iken yayınladığım “Kafkas Diasporasında Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü” adlı kitabımın oldukça genişletilmiş bir versiyonu da basılmayı bekliyor. Hazırda “1877-78 Osmanlı Rus Savaşında Kafkasya ve Sürgündeki Kafkasyalılar” ve “Kafkas Diasporasında Kafkas – Çerkes Örgütlenmeleri “, “Kafkasya ve Çerkesler Bibliyografyası (1864-2014) gibi birkaç çalışmam daha hemen hemen basılmaya hazır durumda bulunuyor.

Guşıps: Son olarak kitap yeni çıktı gerçi ama “Çerkes Vubıhlar, Soçi’nin İnsanlar (Portreler) adını taşıyan son kitabınızla ilgili geri dönüşler alıyor musunuz? Nasıl karşılandı Çerkes – Vubıhlar kitabı?

Sefer E. Berzeg: İşlediğim konular genel piyasa bakımından oldukça marjinal sayılır. Zaten bu nedenle benim kitaplarım kitapçı dükkanlarına da pek uğramazlar. Ama sonuç olarak bir işe yaradıklarını düşünürüm ve bu da bana yeter. Son kitaba oldukça hiç reklamı yapılmadığı halde ilginç şekilde yüksek bir talep var. Hiçbir Vubıh yerleşimi bulunmayan Antalya ve Adana’dan bile özellikle Vubıhlar, Adıge ve Çeçen ‘lerden talepler oldu ve kitabı istedi oralara bile epeyce kitap gönderdik. Daha da birçok yere de gönderildi ve gönderilecek. Doğal olarak bu tip kitapların “bestseller” olması da beklenmiyor. Ama fırsat bulmuşken reklamını da yapmış olayım. İsteyenler bu ve daha önceki kitaplarımdan mevcudu bulunanları bizzat benden, İleri Mah. Dedeefendi Sokak, Güven Apt. No:26/9, Kurtuluş- Ankara adresinden de sağlayabilirler.

Kaynak: gusips.net

Hukukçu yazar Hulusi Üstün, mimar yazar Yalçın Karadaş, Prof. Ayhan Kaya, Doç. Dr. Şamil Erdoğan’dan sonra bu haftaki misafirimiz`` Radikal Gazetesi yazarı Fehim Taştekin`` idi.Fehim Bey’in ailesi(eşi, çocukları ve eşinin kardeşleri ile) de bu programda kendisine eşlik etti.

‘’Bir Gazeteci Gözüyle Çerkesler’’ adlı söyleşiye, TRT TURK kanalındaki canlı yayından sonra katılan Fehim Taştekin ilk olarak ; Çerkes kamuoyunca kendisinin de ‘’Çerkes’’ olarak tanındığını, aslen Çerkes olmadığını, eşinin Çerkes (Adiğe-Şapsığ) olduğunu ifade etti. Kendisini Çerkeslerle iç içe gören ve çocuklarının da ‘’Çerkes gelenekleri’’ ile yetiştirilmesine önem verdiğini söyleyen Taştekin; Çerkesliğin ve Çerkes kültürünün yerinin çok farklı, avantajlı olduğunu da vurguladı.

 Sayın Taştekin,

 derneğimizin söyleşi-seminer salonunu dolduran üyelerimize;

‘’Bu yılki Çerkes Soykırımı’nı anma etkinlikleri, 2014 Soçi Olimpiyatları, Suriye’deki Çerkesler, Türkiye’deki Çerkeslerin genel durumu ve Çerkes kalma mücadeleleri, Rusya’nın Çerkes diasporası ve Kafkasya’daki Çerkesler hakkındaki politikası, Türkiye’nin Kafkasya politikası’’ bir çok konuda  bilgilerini aktardı ve bu durumları  bir gazeteci gözüyle yorumladı.

Söyleşi ve devamındaki soru cevap kısmında sayın Taştekin;

1)    Gürcistan’ın son çıkışının(Çerkes soykırımını tanıma girişiminin) temelinde; Gürcistan tarafından Güney Osetya’nın  işgal girişimin Rusya tarafından anında ve şiddetlice engellenmesinin, hatta Rus ordusunun Tiflis’e kadar ilerlemesinin ‘’intikamını almak’’ ve Rusya’yı uluslar arası arenada ‘’Çerkes Soykırımı’’ ile köşeye sıkıştırma planın olduğunu,

2)    Yine, Gürcistan’ın son çıkışının (Çerkes soykırımını tanıma girişiminin) temelinde; Abazalar ile Çerkesler (Adiğeler) arasında bu yolla ayrılık ortaya çıkarmak ve Abhazya’nın Gürcistan’a ilhakını bu yolla hızlandırmak olduğunu,

3)    Olurda, 2014 Soçi Olimpiyatları Gürcistan’ın girişimleriyle zor bir döneme girerse ve hatta bu olimpiyatlar bu yüzden yapılamaz ise Rusya’nın Gürcistan karşısında savaş açabilecek kadar sertleşebileceğini,

4)    Rus istihbarat birimlerinin ortaya koyduğu verilerin, Abhazya’da ortaya çıkarılan büyük bir cephaneliğin ve buna benzer söylemlerin 2014 Soçi Olimpiyatları esnasında ‘’Kafkasya Emirliği’’ adındaki örgütün Rusya karşısında ‘’altın vuruş’’ niteliğinde bir hazırlık içinde olduğunun izleniminin ortaya çıktığını,

5)    2014 Soçi Olimpiyatları konusunda Çerkes diasporasının ve Kafkasya’daki devletlerin çok farklı düşünceler içinde olduğunu, hatta Abhazya’nın ekonomik çıkarlar ve Rusya etkisi yüzünden olimpiyatları açık açık desteklediğini,

6)    Çerkes diasporasından bazı kurum, grup ve kişilerin Gürcistan ile ‘’Çerkes Soykırımının tanınmasından’’ dolayı yakınlaşmasının Abazalar ve Adiğeler arasında ilişkileri zedelemeye başladığını,

7)    Suriye’deki karmaşadan önce oradaki Çerkeslerden bazılarının Kafkasya’ya dönme girişiminin ve şuan Suriye’deki durumun çok belirsiz olduğunu, Çerkeslerin durumunun Suriye’de daha zora gittiğini,

8)    Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki askeri ve siyasi gerilimlerin ‘’kontrollü’’ birer çatışma olduğunu, Rusya’nın bu ülkeler arasında daha ciddi bir bölgesel krize izin vermeyeceğini, Ermenistan’ın Rusya’nın koruyuculuğunda olduğunu, ‘’Kafkasya Baharının’’ başladığına dair bir yorum yapmanın şuan doğru olmayacağını,

9)    Türkiye’nin Kafkasya politikasının ‘’o bölgede yaşayan ve Türkiye’deki Çerkesler ile akraba olan’’ halkların es geçilerek, bölgesel çıkarlara göre bir dış politika izlenildiğinin, hatta oradaki Çerkeslerin (özellikle Abhazya’nın) Rusya ve Gürcistan’ı kızdırmamak adına yok sayıldığını,

10) Türkiye’deki Çerkeslerin hak arama taleplerinin gerekli ama az düzeyde olduğunu, Çerkeslerin de hak talebinde bulunması doğrultusunda genel bir beklentinin var olduğunu,

vurguladı.

Bu söyleşi esnasında sayın Fehim Taştekin ile birlikte;hemşerilerimiz  Uz. Dn. Psikolog ve Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu, Yüzleşme  Psikolojik Danışmanlık Merkezi koordinatörü Sefer Kayaoğlu da derneğimizde misafirimiz oldu, söyleşimizi dinledi.

Söyleşi ve soru cevap kısmından sonra sayın Fehim Taştekin’e, İstanbul Çerkes Derneği ve yönetim kurulu adına başkan yardımcısı Kobli Fahrettin Canlı tarafından teşekkür edildi, çiçek hediye takdimi yapıldı.

Gece 23.30’a kadar Hace’ş bölümümüzdeki konuşmalarında sayın Fehim Taştekin ve ailesi; derneği yerini, dizaynını ve üyelerin sıcacık ilgisini beğendiklerini, çocuklarıyla beraber sık sık derneğimize geleceklerini vurguladılar.

İstanbul Çerkes Derneği olarak; önce söyleşimizi gerçekleştiren Fehim Taştekin’e ve değerli ailesine, her etkinliğimizde bizlerle olan thametelerimize ve üyelerimize, söyleşimize katılmak isteyip de katılamayan ve gönlü bizlerle olan herkese teşekkür ediyoruz.Derneğimizin; Çerkes toplumuna hizmetleri dokunan aydın-yazar-sanatçı-gazetecileri üyelerimizle buluşturma programları hiç durmaksızın devam edecektir.sevgiler, saygılar.

(Haberi derleyen; İÇD etkinlikler sorumlusu ve yön. Kur. Üyesi Tsey Murat Yalçın)

Kaynak: istanbulcerkesdernegi.org

Hulusi Üstün, Türk öykücülüğünün önemli temsilcilerinden ve Türk edebiyatında Kafkasya denilince ilk akla gelen isim. Ayrıca, Demokrasi İçin Çerkes Girişimi’nin sözcülerinden biri. ‘Gurbetten Çerkes Hikayeleri’, ‘Burası Çeçen Komitesi’, ‘Şaheser’, ‘Türkü Öyküleri’, ‘Kanatlı Süvarinin Hatıraları’ adlı kitapları, makaleleri ve aktivistliği ile tanınan Hulusi Üstün ile Diçeg’i, Çerkes Hakları İnisiyatifini, Çerkes kimliğini ve Kafkasya’yı konuştuk.

Demokrasi İçin Çerkes Girişimi’nin (DİÇEG) sözcülerinden birisiniz. İsterseniz DİÇEG’in kuruluş fikrinden bugüne, güncel gelişmelere doğru yavaş yavaş gelelim.

Demokrasi, açılım, yeni anayasa tartışmaları başladığında Çerkesler cephesinde endişe verici bir sessizlik hüküm sürmekte idi. Sessizliğin sebeplerinden biri Çerkeslerin çözülmüşlüğü idi. Halk namına konuşacak hiç kimse yoktu. İkincisi ise politik söylemin belirsizliği. Ne çıkacaktı o açılım paketinin içinden? Demokrasi talebinin içi nasıl doldurulacaktı? Talepkar olmak yanlış anlaşılma sonucunun doğurur mu? Tüm bu sebeplerle birbirine muhalif duruş sergileyen, birbiri ile asla mutabık olmamaya ahdetmiş ve her biri camianın tek temsilcisi olma iddiasındaki kurumlarımız son derece temkinli idi.

Nedense ben herkesten daha çok heyecanlı idim. Acep bu atmosfer uzun süredir bitkisel hayatta olduğu yönünde teşhis koyduğum Türkiye’deki Çerkes halkı için bir elektro şok etkisi yapar mıydı? Bu ümit ile dört yıl önce aldığım susma ve ilgilenmeme kararını bozarak sağa sola telefonlar etmeye, mailler, mektuplar yazmaya başladım. Hüsnü kuruntum mudur bilmem ama bu konuda yapılan ilk toplantıların müsebbibi olarak görürüm kendimi. Bunu belirtmemdeki maksat, esasen bu süreç içinde duruşumun başından beri son derece vazıh bir şekilde ortada olduğunu hatırlatmaktır.

Bir kaç toplantıdan sonra DİÇEG ( Demokrasi için Çerkes Girişimi) kuruldu, söyleyeceklerimiz aşağı yukarı belli oldu. Yalçın Karadaş Bey ve ben sözcü olarak seçildik. Camia içinde endişe ettiğim ölçüde yıpratıcı bir tepki ile de karşılaşmadı DİÇEG. Bizi hiç olmadığımız bir siyasi yapıya yakıştırır tarzda birkaç destursuz laf ile ana yurtta yaşayan, yaşlanmış ama thamade olamamış, dünya ile kavgalı bir adamın söylenmeleri haricinde benim kulağıma olumsuz bir tepki gelmedi.

DİÇEG kurulduktan sonra neler yaptınız? Diğer taraftan olumlu tepkiler alabildiniz mi?

Kudretimiz ölçüsünde bir kaç program düzenledik ve en azından biz de varız dedik. Düşüncelerimizi kendi içimizde dile getiriyor, yine kendi halkımıza konuşuyorduk. Sadece susup dinliyordu insanlar. Tepki vermiyorlardı. Kitlesel bir kabul ya da destek de yoktu. ‘Konuşan ben değilsem söylenilenlerin kıymeti yoktur’ tarzındaki geleneksel Çerkes tavrını da seziyorduk.

Sonra uzun bir sessizlik dönemi başladı, sebebi şu ya da bu. Bu sürecin ardından ÇHİ  (Çerkes Hakları İnisiyatifi) oluşturuldu. Bizden de üslubu dairesinde destek istediler, şahsım namına ÇHİ'in seçtiği yöntemi sakıncalı bulmama rağmen muhalif bir tavır sergilemekten kaçındım. İnisiyatifin ne şekilde tezahür edeceği henüz belli değildi çünkü.

Hal böyle iken  DİÇEG ile ÇHİ arasında çok temel bir fark olduğunu belirtmek gerek. DİÇEG Türkiye'de daha demokrat bir ortamın oluşmasına Çerkesler’in de destek verdiğini, bu süreç içinde Çerkesler’in Demokrat duruş sergilemeye kararlı olduğunu, daha geniş bir mutabakatla oluşturulacak daha özgürlükçü, daha çok katılımlı bir anayasadan yana olduğumuzu deklare ettik. Bu noktada bizim talebimiz tüm Türkiye halkı adına dillendirilmiş bir talepti. ÇHİ ise Çerkes halkı namına somut talepler dile getirdi.

DİÇEG ve ÇHİ arasındaki bu temel fark bir öncelik sorunu mu yoksa bir yöntem sorunu mu? DİÇEG’in söylemini belirleyen şeyler nelerdi?

DİÇEG’in öne çıkarttığı söylem, Türkiye'deki etnik gruplardan biri olarak özgürlüğe destek çıkmak idi. Halkımız namına somut taleplerde bulundu isek de zaman içerisinde yaptığımız programlar neticesinde şunu gördük ki halkımız namına somut taleplerde bulunmak pek de reel olmayacak. Eğitim talebinde bulunsak soydaşlarımızın çocuklarına Çerkesçe öğretmek isteyip istemedikleri konusunda ikircikte kalmıştık. Bilinen gerekçeler vardı. Köyler çözülmüş, farklı diller, diyalektler var, şehirleşme halk tarafından farklı algılanmakta, eğitim verecek yetkinlikte kişiler bulmak zor... Çerkesçe televizyon desek hangi aksan ile yayın yapacak. Mevcut yarım saatlik yayının TRT programları arasında hiç izlenmeyen yegane program olduğu bilgisi de elimizde dururken…

Profil böyle olunca talepleri şu şekilde somutlaştırdık.

1- Diller akademik ortamda öğretilip yaşatılmalı.

2- Seçilen bazı yerleşim yerlerinde sembolik de olsa ilk okulda seçmeli anadil eğitimi verilmeli.

3- Kültürel verilerin ve arşiv verilerinin derlenip toparlanacağı bir merkez oluşturulmalı

Vesaire…

Fakat konu dönüp dolaşıp bize, yani Çerkeslere geliyordu. Tüm bunlar için Çerkes örgütlerinin canlandırılması gerekiyordu. İşte o noktada bizim cemiyetlerimizden hiçbir ses çıkmıyordu.

ÇHİ burada ortaya çıktı ve Çerkesler namına somut talepler ileri sürdü. Bu bağlamda ÇHİ ile DİÇEG’in ayrı misyonlar ifa ettiği, birbirinin halefi yahut selefi olmadığı, birbirinin muhalifi yahut payandası olmadığı da ortadadır. En azından ben böyle düşünüyorum. DİÇEG de ÇHİ de Çerkesler tarafından oluşturulmuş iki yapıdır. Biri demokrasiye Çerkesler olarak omuz vermeyi, diğeri Çerkesler namına demokrasi ortamından talepte bulunmayı misyon edinmiştir.

Çerkeslerin fikirlerine Türkiye’nin ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Özgürlük, çoğulculuk, anadil gibi kavramlar konusunda herkesten çok Çerkes halkının birikimi var. Bu kavramlar bizim aydınlarımız tarafından yüz elli yıl önce dillendiriliyordu. Başbakanın 2010’da açılım deyip başlattığı hareket Prens Sabahaddin’in Adem-i Merkeziyetçiliği ile örtüşüyordu. Siyasi taraftarlıkların kısır döngüsünde tartışıp duran Türk entelektüelitesinden ayrı bir yerde Çerkes aydınları yüz yıldır var oluşlarını geleceğe taşımak namına bu kavramları tartışıyorlardı. Bu nedenle Türk aydınlanmasına Çerkeslerin ciddi katkı sağlayacağını düşünüyordum.

Tam da bu noktada, sorunu net olarak gördükten sonra, toplumsal talebi tahrik etmek adına bir şeyler yapılması mı gerekiyordu? 12 Mart’ta Ankara’da yapılan eylem gibi mesela?

Tahrik edilecek bir toplumsal talep var mı önce onu konuşmalı. Türkiye’de yaşayan Çerkesler dillerinin, kültürlerinin yaşatılması konusunda ne derece duyarlılar? Eğer ille ÇHİ’nin bir eksiğinden bahsedilecekse bundan bahsetmeli. Elimizde buna ilişkin hiçbir somut veri yok… Bazı yardımcı verilerden yola çıktığımızda da çok ümitsiz bir tablo ile karşılaşıyoruz. Bence Çerkes kültürünü konu eden yayınların tirajı, programların izlenme oranı, internet ortamındaki bazı sayısal veriler bize tahrik edilebilecek bir talebin var olmadığını gösteriyor. Devlet zorla “Sen bir Çerkessin ve çocuğuna Çerkesçe öğreteceksin” demez, diyemez, bunu bekleyemezsin. Yani Murat Bardakçı o noktada doğru söylüyor, annenizin babanızın yapmadığı şeyi devletin yapmasını nasıl beklersiniz diyor.

Toplumsal talep bu şekilde oluşturulamaz. Bu talebin oluşması kurumsal gayret gerektirir. Bu halkın kurumları bazı sayısal veriler edinmelidir. Kültürü işleyici faaliyetlerde bulunmalıdır dansın dışında.

Hiçbir kültür serada yetişmiyor. Çerkes kültürünün yaşam alanı Anadolu bozkırı değil, Kafkasya. Ama bu topraklarda yüz elli yıldır yaşayan Çerkesler bu topraklara çok değer katmış, sürekli onlardan eksilmiş. Bu insanlar var oldukları sürece Kafkasya ile bu toprakların bağlantısı kopmayacaktır. Öte yandan Kafkasya’da durum hiç de iç açıcı değil, bu ülkelerde varlığımızı korumamız bu yüzden çok önemli.

Devletten istenilen bazı şeylerin telafi edilmesi değil mi?

Evet, tabiî ki o bazı şeylerin telafi edilmesi gerek, onların kati surette arkasındayız. Ama söylemek istediğim şey şu; Öncelikle harekete geçmesi gereken taraf Çerkeslerdir diyorum. Devlet kendiliğinden harekete geçemez. Çünkü devlet seni tanımıyor ayrıntılı olarak. Sen kaç dil, kaç diyalekt kullanıyorsun, Türkiye’de ne kadar nüfusa sahipsin bilmiyor. Biz bilmem kaç cemiyeti olan bir topluluk olarak bu ülkede kaç milyonluk bir nüfusa sahibiz bilmiyoruz. Söylenilen rakamlar 300 binle 8 milyon arsında oynuyor. Tavan ve taban arasındaki farka bakar mısınız? Bu ne manaya geliyor biliyor musunuz? Bu şu manaya geliyor: Türkiye’de hiç kimse Çerkeslerin mevcut durumu hakkında bir bilgi sahibi değil.  En azından köylerdeki nüfus, Çerkesçenin iletişim dili olarak kaç kişi tarafından konuşulduğu tespit edilemez miydi? Bardakçı’nın itirazı da aslında bu. Doğru ama eksik bir yaklaşımı var. Dilin ve kültürün öncelikle senin tarafından dert edinmeli diyor. Beyanından dolayı onu yel değirmeni ilan edip savaşmaya gerek yok. Eksik bildiği şey şu; bu halkın dili ve kültürü ölüyor. Ubıkhça bu topraklarda öldü… Bu halk yüz elli yıldır sürekli bu topraklara değer katıyor ama kendisinden eksiliyor. Bu kültürün ve bu dillerin kaybolması dünyayı fakirleştirecektir. Türkiyeli aydınlar bunu bir memleket meselesi, bir dünya meselesi olarak ele alıp tartışmalıdır aslında. Eğer bu konuda düşüncesini söyleyen kişiyi yuhalar, protesto ederseniz sizin davanız ve sizin varlığınız hiçkimse tarafından dillendirilmez. Yok sayılırsınız, üzeriniz örtülür. Keşke beyanından dolayı Bardaçı’ya birkaç aydını kendisinin karşısına çıkartıp konu ile ilgili bilgi vermeyi teklif etse idik. Ama yok… Suhulet bizim işimiz değil.

Toplumsal talep yok diyorsunuz?

Türkiye’de Çerkes kültürünü anlatan bir kitap 300 satıyor. Aylık gazete iki bin civarında dağıtılıyor. Türkiye’de belki 30-40 bin kişilik Ermeni kitlenin 5 bin satan haftalık yayın organı var, ama bizim yok. TRT televizyonlarının izlenme oranı en düşük programı Çerkesçe yayın. Hiçbir izleyici tepkisi gelmiyor. Bu veriler fikir vermiyor mu? Birilerinin bunları söylemesi lazım. Ben bunu söylemekle mükellef hissediyorum kendimi; Türkiye’de yaşayan Çerkeslerin anadilleri ve kültürlerinin yok olması gibi samimi bir dertleri yok. Şimdi bu tespit yazıldığı zaman ben dünya kadar hakaret alırım ama bana hakaret edecek olanlar da çocuklarını Çerkesçe öğretilen bir okula göndermez.

Peki, toplumsal talep nasıl yaratılır? Hamamözü’ndeki, Uzunyayla’daki Çerkeslerin ‘Bize Çerkesçe okul açın’ diyecekleri süreç nasıl başlayacak?

Bu talebin oluşturulması aydınların gayreti ile sivil toplum kuruluşlarının ortak çabasını gerektirir. Fikir üretilmeli, hayata geçirilmeli. Oysa pratikte tam tersi oluyor. Aydınlar birbirini yok sayıyor. Zaten birkaç kişilik arenada birbirlerini sığ siyasi gerekçelerle tanımaya yanaşmıyorlar. Birbirilerinden desteklerini esirgiyorlar. Mutabık beş adamımız yok… muhalif gırla… Kurumlar da bu sığ gerekçelerle proje üretemiyorlar. Küçük hedefler peşindeler. Varlığın geleceğe taşınması, hayatiyetin sürdürülmesi, etkili olmak… bu amaçlara matuf politika üretecek ufuk yok.

Zaman ve Kapitalizm karşısında Xabze’nin fonksiyonu değişti, etkisi kayboldu. Tevazu pasiflik olarak anlaşılmaya başlandı, cesaret fevrilik olarak anlaşılmaya başlandı, utanmak artık bir erdem değil, ayak bağı. Çerkes halkı kendi kültürünün özünü taşımayan, sonradan geldiği bu topraklarda o kadar yıprandı, o kadar hırpalandı ki bu tarz talepleri dile getirecek hali kalmadı. Çünkü bu talepler toplumun canlı olduğunu gösterir. Eğer talep etmiyorsa ya da tepki vermiyorsa o toplum bitkisel hayattadır ya da ölüdür. Bu toplum hala kendisinden olmayan insanları sahiplenerek kendisine moral veren bir toplum. Mesela hala Ajda Pekkan Çerkes diyor ve kendisini iyi hissediyor. Ajda Pekkan Çerkes değil, Çerkeslerin kendisine sahip çıktığından da haberdar değil. Belki Ajda Pekkan Türkiye’de Çerkes diye bir toplum olduğundan haberdar da değil. Aynı şeyi Murathan Mungan için de yapıyor, beynelmilel şeceresi belli olan Nazım Hikmet için de yapıyor vs. “Görüyor musunuz benim halkımdan ne değerler çıkıyor” deyip kendisini iyi hissediyor. Kompleksi görüyor musunuz? Bu durum çok şey ifade ediyor aslında. Halk kendisine olan güvenini o derece yitirmiş ki övünecek bir tek kişi çıkaramayacağına ikna olmuş, Türk, Kürt, Ermeni, Süryani bir yerlere gelmiş insanlara Çerkeslik yaftasını yapıştırıp kendisini iyi hissediyor. Çerkes toplumu, Çerkes kültürü bitkisel hayatın son aşamasındadır. İşte bunun için, bu dilin 20 sene sonra var olmayacağı düşünüldüğü için, kültür hızlı bir şekilde dejenere olduğu için devlete diyorlar ki; bize bir an önce hayat öpücüğü etkisi yapacak bir şeyler ver. Toplumun hayatiyeti var mı yok mu dikkate alınmıyor. O noktada bu işlerde gayret gösteren grupların, şahısların oturup belirli konularda mutabık kalmaları lazım. Bu toplumun ihyası için uğraşan aydınlarının, yazarlarının, çizerlerinin, aktivistlerinin bir program dahilinde hareket etmesi gerekiyor. Mesela Uzunyayla dediğimiz, bizce mitolojik bir coğrafya olan bölgenin gerçeklerini öğrenmesi gerekiyor. Buralarda ciddi etütler yapılması gerekiyor. Ama bunlar zahmetli işler ve zahmetin ve fedakarlığın olduğu yerde bizim aydınlarımız olmuyor. Kimler fedakarlık ediyor? Gençler fedakarlık ediyorlar. Ekmeklerini tutuncaya kadar, iş sahibi oluncaya kadar, evlenip hayatın içerisine girinceye kadar bu kültürü iki üç kuşaktır gençler götürüyor. Bu kültürü mızıkalarıyla o gençler yaşatıyorlar. Bu kültüre ilişkin kaygıları o gençler dile getiriyorlar. Dilimizi yaşatalım, memleketimizle bağ kuralım diyenler o gençler.

Çerkes aydınları neredeler, o halde?

Aydın olmanın birinci şartı herhangi bir cemiyetin, camianın, ideolojinin adamı olmamaktır. Aydının insan olmaktan başka dini olabilir en fazla, mezhebi bile olamaz. Fakat Çerkes aydını olarak tanıdığımız insanlar genellikle belli cemiyetlerin, ideolojilerin adamları ve Çerkeslik uğraşısı onlar için asli bir uğraşı değil, hobi mesabesinde. Dolayısıyla bir mesafe kat edilemiyor. Geçmişte de böyle idi. Ortak akıl çıkarmak yerine başkalarının aklını ölçmeye çalıştılar.

Şimdi devlet ne yapsın? Devlet mi Uzunyayla’ya gitsin, oradaki kanaat önderleriyle konuşsun, ‘ne olur anadilinizi önemseyin çoluk çocuğunuza öğretin’ diye ikna etmeye çalışsın? Bunları birinin söylemesi gerekiyor. Birilerinin konuşması gerekiyor. Aydın kendi toplumunu rahatsız eder. Ben kendi namıma toplumumu birkaç kez rahatsız etmiş olmaktan dolayı onurduyuyorum.

Biraz daha gerçekliği olan talepler belirlenip bu şekilde tabana inilse heyecanları tetikleme şansı olmaz mı? Soyadı mesela, ciddi bir fedakarlık gerektirmiyor.

Hukuken mümkün de. Bunun önünde bir engel yok, belki yapılması gereken Türkiye’de Çerkeslerin var olduğunu fark ettirmeğe matuf en akli uğraşı budur. Eğer fark ettirmeyi miting yoluyla yapacak olursanız ve “Ben Çerkesim, haklarımı bildiriyorum” derseniz, birkaç temel yanlış yapmış olursunuz. Bu yanlışlardan birisi şu: Türkiye’deki Çerkesler yüzde bilmem kaç oranında Çerkes olmayan kitleyle karışmış durumda. Çerkeslerin politik görüşleri herhangi bir Türk’ten ya da Kürt’ten fark edilmeyen politik görüşler. Üçüncüsü 150 yıldır yaşadığımız bu topraklarda herhangi bir etnik paydalı miting, gösteri, şu, bu yapmamışız, Çerkes kültürü, kimliği de buna uygun değil. Sonra kullanılan üslup çok enteresan! “İnadına Anadil” Kime inat yapıyorsunuz? ‘İnadına’ dediğiniz zaman birilerini karşınıza alıyorsunuz. Böyle bir söylem bize ne kazandırır? Karşınıza aldığınız kitle 150 yıldır sizinle yan yana yaşayan, akraba olduğunuz, size kardeşim diyen kitle. Siz devlet politikalarının mağdurusunuz. Türk ne kadar mağdur olduysa, Kürt ne kadar mağdur olduysa, Laz, Gürcü, Arnavut, Pomak ne kadar mağdur olduysa o kadar mağdur oldunuz. Çerkes olduğunuz için özel bir mağduriyet sürecinden geçmemişsiniz. Kamus-u Türki’de Çerkes sözcüğünün tanımı şu şekilde; “Bilâd-ı Kafkas akvâm-ı islâmiyesinden olup, el yevm ekser efrâdı memâlik-i Osmâniye’de mütemekkin bulunan cesâret ve zekâvetle mümtaz bir kavm ve bu kavme mensub adem.” Bu tarif bize bakışı ortaya koyuyor esasında. Bu tarif atıfetin de ispatıdır. Bugün kalkıp da ‘inadına anadil’ dediğimiz zaman kendi kendimizle çelişiriz. Çünkü o dilden feragat eden, o dilden gönüllü olarak feragat eden bizatihi bizleriz. Halk namına konuşurken dikkatli olmak lazım.

Bu ‘sert’ söylem durumun ‘kritik’ olmasından, meselenin aciliyetinden mi kaynaklanıyor acaba?

Tam olarak öyle… Çerkes halkı, psikolojisiyle, tarihiyle, bütün kültürüyle, bütün moral değerleriyle mercek altına alınıp incelenmesi gereken bir toplum. Çerkes halkı, dünyanın önemli insani servetlerinden bir parça. Çerkesçe yok olursa Çerkes halkının dili yok olur, insanlığın ise zihni… Bu halk dilini, kültürünü, orijinal fizyonomisini kaybediyor… İnsanlığa çağrıda bulunmak gerek… bu hassasiyete sahip olan kişiler bazen sert bir dil kullanmak zorunda kalıyorlar. Bu sesin duyulması gerekir. Bu amaçla yola çıkan ve sert bir söylem tercih eden arkadaşlar bu sebeple mazurdur. Onlar kahramanlardır. Fevrilik bu toplumun psikolojisinin çok önemli bir parçası. Tarih boyunca başımıza ne geldiyse Çerkeslik eşittir fevrilik formülasyonundan geldi. Yani biz aksiyon gösterirken hiçbir zaman 20 dakika sonra ne olacağını hesap etmedik. Çerkes, şahsı ya da toplumu adına hareket ederken hiçbir zaman bir saat, bir gün, bir yıl sonrasını hesap etmedi. Hele hele aksiyona geçmemizin saiklerinden birisi onurumuz, gururumuz, vatanımız ise. Bu özelliğimizden dolayı Ruslar tarafından sürüldük. Karşımızdaki güçle ne kadar savaşabiliriz diye hiç düşünmedik. Çerkes bireyinin tavırlarını genel olarak belirleyen şey o fevriliktir. ÇHİ de bu bakımdan tam bir Çerkes hareketidir, yüzde yüz bir Çerkes hareketidir, planlanmadan hazırlanmıştır. Ama bana soracak olursanız Çerkesler şimdiye kadar sokağa çıkmadı. Bu sebeple sahip olduğu güçten daha fazlası atfedildi kendisine.

 

Kaynak: Ajans Kafkas

Çerkesler Kimdir?

Aralık 27, 2018

Kafkasya’nın Renklerini Anadolu’ya Taşıdılar. O Güzelim Vatanlarına Hasret Şarkılar Yakarak… İnsan Irkının Üç Yüz Bin Yıl Önce Ortaya Çıktığı Bir Ülke. Masallar Diyarı, Düşler Ve Mutluluklar Coğrafyası… Binlerce Yıldır Toplumların, Uygarlıkların Gelip Geçtiği Kavimler Kapısı. Kafkasya… Çerkeslerin Ana Yurdu. Çerkesler Kafkasya’nın Yerli Halkı… Yüksek Medeniyet Kurmuş Bir Halk. Çerkesler Kuzey Kafkasya'da Kaldıkları Sürece Hep Savaşmak Zorunda Kaldılar…


Önce Sarmantlar Saldırdı Topraklarına… Sonra Sarmantlardan, Hazarlara; Alanlardan, Perslere; Cengiz Han’dan, Aksak Timur’a; Kırım Hanlarından Rus Çarlarına Kadar Herkes Eşi Benzeri Bulunmayan Bu Coğrafyayı Kendi Topraklarına Katmak İstedi. Cesur Ve Zaptedilmez Bir Halk Olan Çerkesler Uzun Süre Bu Saldırılara Göğüs Gerdiler. En Çetin Mücadeleyide Ruslara Karşı Sergilediler. 

Çerkesler Tam 306 Yıl Ruslara Büyük Kayıp Vererek Direndiler Kutsal Bir Varlık Gibi Gördükleri Ülkelerinin Güzel Dağlarını, Topraklarını… Yürekleri Sadece Vatan Sevgisiyle Dolu İnsanlar Olarak… Çerkesler Doğdukları Andan İtibaren Yaşamlarında Her Şey Bir Tören Niteliğindedir. “Habze” Denen Geleneksel Kurallara Bağlı Bir Yaşam Sürerler.Bu Kurallar Hayatı Tümüyle Kucaklayan Güçlü Bir Hukuk Sistemidir. Misafirperverlik:"Şöhret İçin Keskin Kılıç Ve Kırk Sofra Gerekir" Der Çerkesler. Çerkes Camiasında Kabul Görmenin Bir Yoludur Misafirperverlik. Hizmette Kusur Asla Affedilmez. Her Evin Mutlaka Bir Misafir Odası Vardır Ve Sürekli Olarak Hizmete Hazırdır. Misafirperverlik Bir Kültürel Yapının Uzantısıdır. 

Çerkesler Kendi Aralarında Geliştirdikleri Saygı Mefhumunu Misafirlikte De Aynen Uygularlar. Çerkes Kaması, Kafkasya’da Yüzlerce, Belki Binlerce Yıl, Çerkes Kimliğinin Ve Kişiliğinin Bir Parçası Olarak Taşındı. Kama, Sürekli Taşınır, Ancak Seyrek Kullanılan Bir Silahtı.Geleneklere Göre Misafir Odasına Oturmadan Önce Duvara Asılırdı Silahlar. Sadece Kama Asılmazdı Çünkü Kama Sahibiyle Özdeşti. Çekilen Kama, Mutlaka Hedefini Bulurdu Ve Bunu Herkes Bilirdi. Bildikleri İçin Gereksiz Yere Çekilmezdi...

Page 1 of 3

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @Cerkesya: Abhazya Ulusal Bayrak Günü Kutlu Olsun. #Abhazya #Bayrak #Abkhazia https://t.co/FlUYIdyuRv
Kars’ta Çerkes Mezarlığı https://t.co/huSx2CBZAv
RT @Cerkesya: Unutmadık, unutmayacağız #MedetÖnlü #22Mayıs2013 https://t.co/qGd7zsOuIV
https://t.co/c8y7vrGLmm #may21in21languages #21dilde21mayıs
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı