Leyla (Habat) Şen

Aralık 28, 2018

İstanbul Bağlarbaşı Derneği’nden tanırdım Leyla Ablayı. Çok yakın değildik o zamanlar. 1992 yılında Nalçik-Soçi treninde 15 saatlik dolu dolu bir sohbetten sonra daha iyi tanıdım. Aynı zamanlara denk gelen tarihlerde yerleştik Nalçik’e.

Leyla Ablayı tanıyanlar bilirler, insanı insan yapan değerleri nasıl hakkıyla taşıdığını. Kendisiyle hep barışık bir Çerkes hanımefendisi ve sevgi dolu bir mütevazilik abidesi olduğunu.  O'nu tanımanın ayrıcalığını sizlerle de paylaşmak istedim. Kültürlü, sabırlı, verici, paylaşımcı, haksızlığa ve zalimliğe tahammülsüz bir "savaşçı" Leyla Abla. Tanıyanlar bilirler diyorum ya, bu sıfatların hiç birisini abartılı veya yersiz kullanmadım O'nun için.

O'nun kalbinde iyi niyetli herkese yer var. İster yetişkin, ister çocuk, ister varlıklı ister yoksul olsun, herkese vereceği bir tutam iyiliği vardır onun. Zamanını, parasını, bilgisini, görgüsünü yani herşeyini paylaşır o.

Leyla abla, Nart okurları için kendini biraz tanıtır mısın?

Samsun-Alaçam Karlı köyünde (Atshe Hable) doğdum. Ubıhım, Atshe sülalesindenim. Beycan Şen (Şenıbe) ile evlendikten sonra İstanbul'a geldim. Nalçik’e ise1996 yılında yerleştim. Halen de Nalçik'te yaşıyorum ve bundan sonra da ömrüm el verdikçe yaşayacağım.

Buraya bir not düşmek zorundayım: Evinin mutfağında yemek yapmaktan öteye geçmemiş yemek sektöründeki tecrübesi ve bilgisi. Ama 16 yıldır tıkır tıkır çalışan, tertemiz ve lezzetli yemekler sunan bir kafe işletiyor Nalçik'te. Tanımayan yok gibi. Müdavimi çok. Adı da "Leyla Kafe". Çok kişiyi ağırladı, zevkle, keyifle. Her hafta kimsesiz çocuklar yurdundan bir çocuk grubu misafir eder, kafelere gidemeyen çocuklar diğerlerine imrenmesinler düşüncesiyle. Diasporadan ilk kez gelene ikram vardır. Para ödetmez. Bunun gibi pek çok neden bulur insanlarla paylaşmak için. Sadece kafe ikramıyla sınırlı değil yapabildikleri, ya birisine avukat ayarlarken, ya bir öğrenci için çırpınırken, ya birine ev ararken vs.vs. mutlaka birileri için koştururken görürsünüz Leyla ablayı.

Türkiye'de yaşarken anavatanı nasıl algılıyordun, sana ne ifade ediyordu?

Ben Nalçik’e yerleştikten sonra Kafkasya'nın benim için neler ifade ettiğinin farkına vardım. Türkiye'de özellikle Karadeniz bölgesinde yaşayan bizim gibi Çerkesler diğer bölgelerde yaşanlara nazaran daha hızlı asimile olduk. Dağınık yerleşim birimleri de bunda etkendi mutlaka. Köyümüzde benim jenerasyonum dahi dilini konuşamaz durumdaydı. Bir Ubıh olarak, yitik bir dilin bilincinde olmak, diğer Çerkes dillerinin yaşamak zorunda olduğunu yeterince şiddetle anlatıyor insana. Kafkasya'ya gezi amaçlı ilk seyahatlerimde de önce anadil beni etkiledi.

Babam Samsun Kafkas Kültür Derneği kurucularındandı. Dolayısıyla gençlik yıllarım anavatana dönüş tartışma ortamlarında geçti. İstanbul'a geldikten sonra da Bağlarbaşı Derneği’nde devam etti. Yani anavatan, dönüş boyutuyla olmasa da hep yakındı bana o zamanlar da.

Anavatana yerleşmeye nasıl karar verdin?

Derneklerimizin içindeydim ama kültürel-sosyal faaliyetlerin insanları birbirine yakınlaştırmasından öte, anavatan ve dönüş konusunda önemli bir çalışma yapıldığını görmedim. Daha doğrusu bu konularda doğru politikalar ortaya konamadı. Dönen insan sayısına baktığımızda ne yazık ki bugün de pek değişen bir şey olmadığını görürüz.

Ben o zamanki söylemlerle dönüşün gerçekleşmeyeceğini anlıyordum ve ikna olmamıştım. Dönüş düşüncesi taşıyan ve bu konuda çalışmalar yapan büyüklerimizin, arkadaşlarımızın iyi niyetlerinden asla şüphe duymadım. Ancak onların da ellerinde olmayan, herkesi aşan bazı nedenlerle arzu edilenler gerçekleşemedi. Bana göre, Çerkes milleti olarak bireyselliğimizin yoğunluğu toplumsal kararlara ve olaylara adapte olmamızı engelliyor. Bu yüzden de birlikte hareket etmeyi, düşünceyi ve eylemi paylaşmayı öğrenemiyoruz. Ne yazık ki bugün de aynı hatalar devam ediyor.

Anavatana yerleşme konusunda şanslıydım. Eşim de ben de emekliydik. Çocuğumuz yoktu. Bunlar karar vermekte çok etkili oluyor tabi ki. Ayrıca SSCB den sonra kapıların açılması ve anavatandaki akrabalarımız ile özellikle de Şenıbe Yura ile görüşmeye başlamamız Nalçik’e yerleşmemizde etkili oldu.

Nalçik’e ilk kez gezmeye geldiğimizde her yerde Adığece konuşuluyor olması beni inanılmaz etkiledi ve hemen karar verdim. Burada yaşayabilirim dedim. Türkiye'de yaşarken geleneklerimizle pek yaşamıyorsakta kendimi bu konuda iyi bir Çerkes olarak görüyorum. Sanırım bu nedenle de buradayım .

Kısa bir not daha düşmeliyim: Aslında her yeni başlangıç için "kendisiyle barışık olmak" hayatı çok kolaylaştırıyor ve başarıyı da getiriyor bence. Leyla abla da böyle. Kadının kitabında sorun ve çözümsüzlük yazmıyor. Macera yaşını çoktan geçmiş, dilini yolunu yordamını bilmediği bir yerde - adı vatan dahi olsa- hiç bilmediği bir iş ile sıfırdan bir başlangıç için cesaret gösterecek kadar barışıktı dünyasıyla. Hep der: "ben dönüşçü değildim ama buraya yerleştikten sonra dönüşe yürekten inandım, keşke daha önce gelseydim" diye. Vatan Antartika olsaydı oraya da giderdi emin olun. Birşeyleri düzeltmeye çalışırken, bunun için insanları cesaretlendirirken görürdünüz onu.

Emekli olmasına rağmen, burada çalışmak isteyince ne olursa olsun onun için küçük bir ticarethane açılması gündeme gelmiş, hani Leyla oyalanacak ya. Bir kaç iş alternatifinden Leyla'ya Kafe işletmek kısmet olmuş. Leyla'nın adını da vermişler ki gönlü olsun (bu şekilde kafeyi de aradan çıkarttı kurnaz kadın!). Hiç tecrübesi olmadan başladı işe. Başka bir iş olsa gene yapardı.

Gelirken endişelerin veya çekincelerin var mıydı?

Gerçekten hiç bir konuda endişelenmedim. Hiç bir çekincem de olmadı. Demin anlattığım nedenlerle de olsa gerek. Emekli maaşımla yaşarım diye de gelmedim. Sanki hiç öyle bir güvencemiz yokmuş gibi düşündük. Sıfırdan bir başlangıç yapmaya geldik ve yaptık. Ne girişimci ruhumuz ne de hatırı sayılır bir sermayemiz vardı. Kendimize güvendik ve mütevazi bir şekilde yaşadık, yaşıyoruz. İnsanı yoran, yıpratan hırslarımız olmadı hiç.

Leyla abla çok kibar, narin ve tam bir hanımefendi olmasına rağmen "militan" ruhlu bir kadın aynı zamanda. Bu özelliği de cesaretli olmasında etkin haliyle. Hiçbir konuda korkuları yoktur. Cesaretli olmakta adaptasyonu başarmakla eşdeğer aslında. Türkiye'de de yaşıyor olsa haksızlığa, eşitsizliğe direnmenin bir yolunu bulurdu mutlaka. Aynı şekilde burada da sürekli bir örgütlenme bilincine vurgu yapar. Bazen de isyanlardadır. İnsanların toplumsal sorunlara duyarsızlığından, tembelliklerinden şikâyetçidir. Ancak tükenmez bir sabır ve direnç örneğidir. Hiç yıldığını görmedim. Gerçek bir " savaşçıdır" O.

Anavatanda geçirdiğin 16 yılı düşünerek hangi güzellikleri ve zorlukları sıralayabilirsin?

Burada herşey mükemmel, güllük gülistanlık değil tabi ki. Ben küçük yaşlarda çalışmaya başladım ve hep çalışarak yaşadım. Yani buradaki zorlukların biraz daha değişik şekillerini Türkiye'de de gördüm. Mutluluklar ve sıkıntılar insanın yetişmesinde, kişiliğinde belirleyici oluyor ve bir dünya görüşü şekilleniyor. Bu da yaşam algılarınızı belirliyor. Yani yaşadığınız küçüçük bir olayı büyüterek hayatı zindana çevirebilir ya da olaya pozitif bakarak mutluluğa çevirebilirsiniz demek istiyorum.

Burada beni en çok mutlu eden şey çocukların anadilleri ile konuşmalarıdır. Ayrıca anadilimiz ile herşeyi hallediyor olabilmemizdir.

İnsanlara özellikle de gençlere iş veriyor olmak beni mutlu ediyor. En üzüldüğüm zamanlarda birini işten çıkartmak zorunda kaldığım anlar oluyor. Bir de bürokrasi yorucu biraz.

Buranın sakinliği, temizliği, burada aldığım her nefesin beni mutlu etmesini sağlıyor. Keşke bu kadar geç kalmamış olsaydım, daha önce gelmiş olsaydım diyorum defalarca kendime.

Gençlerin temizliği, kadınların çalışkanlığı güzel. Kadınlar ekonomik olarak özgürler ve tuttuğunu koparan bir yapıları var ancak bunlara rağmen, sosyal olarak hala eziliyorlar. Geleneklerin zamana uyarlanmak üzere elden geçmesi gerekli diye düşünüyorum. Gelenekler revize edilirse bu durumda sona erer sanıyorum.

Devlet memurlarının her işi yokuşa sürmesi, erkeklerin tembelliği zor.

Eğitim düzeyinin yüksek olmasından, kültüre ve sanata verilen değerden haz alıyorum.

Leyla abla Türkiye'de yaşarken uzunca bir süre Türk Sanat Müziği korolarında yer aldı. Yani sesi güzel. Duyarlı ve sancılı bir Çerkesin, sesi de güzelse neden kendi anadilinde şarkı söylemeye çalışmamasını oldubitti anlayamam. Kendisini eleştirmişimdir bu konuda hep. Cevabı da hazırdır gerçi, dil bilmiyordum, uygun ortam yoktu vs. Beni de ırkçı olmakla suçlar arada. Asla değilim. Baskın kültürün müziğini dinlemek başka icra etmek başka. Sesim varsa ve müzik yapacaksam kendi anadilimde yaparım! Bunun ortamını yaratırım. Tamam, müzik evrenseldir -ben de değişik müzik türlerini zevkle dinliyorum -ama evren sadece İngilizce ve Türkçeden mi ibaret olmalıdır? Becerebiliyorsak önceliğimiz kendi müziğimizde olsun. Neyse de bu yıldırmalarım sonucunda Leyla ablaya da Adığece bir şarkı söylettik sonunda. Hem de stüdyo kaydı yaptırarak yani yarı profesyonelce diyelim. Üstelikte Beycan ağabeyin "bu yaştan sonra azanı teneşir paklar" baskıları da yıldıramadı bizi. Leyla ablaya da çok yakıştı doğrusu. Ubıh olması da telaffuz aksamalarını açıklıyor nasılsa. Bundan sonra da Adığece şarkı söylemeye devam edecek diye umuyorum.

Bizler, burada yaşayan Çerkesler isteriz ki çok kişi gelsin yerleşmeye. Bazen umudumuz azalır, o zamanlar da deriz ki hiç olmazsa gezmeye gelsin insanlar. Anavatana gelmek istediği halde eşinin bunu kabul etmediğini söyleyen, hatta sayıları çok olmasa da eşlerinden ayrı olarak gelip yerleşmiş olan erkek hemşehriler var. Burada hata kimde ya da yanlışlık nerede sence, kadınlarda mı erkeklerde mi?

Hem erkekler hem de kadınlar için, kendi kusurlarını kamufle ederek sürekli eşlerini suçlayanlara söylenecek çok şey var aslında. Biraz değinmeye çalışayım, umarım bana kızmazlar.

Bu kişilere sormak istiyorum: "Eşinizle evlenirken hayatın her alanında neyi nasıl paylaşmayı düşündünüz? Anavatana dönme, yerleşme düşünceniz varsa veya evlendikten sonra oluşmuşsa eşinizle bunu ne kadar paylaştınız, onu neden ikna edemediniz?" diye.

Cevapları düşünüyorum ve daha önce duyduğum sesler kulağımda çınlıyor: "Evlenirken söylemiştim, ileride Kafkasya'ya yerleşeceğim ona göre. Bunu bil ve kabul ediyorsan öyle evlenelim. "Ve sonra erkeğin uygun gördüğü zaman gelip çatmıştır ve kadına dayatır: "Bugün geldin geldin! Yoksa ben çekip giderim!"

Erkek büyüklerim, arkadaşlarım, kardeşlerim beni bağışlasınlar ama bu noktada eleştiriyi ciddi olarak hak ediyorlar. Herkesin bildiği gibi erkeklerimiz evlilikte eş seçme özgürlüğüne daha fazla sahipler. Eş ise hayatı paylaşmak için seçilmiyor. Bu nedenle de önemli kararlarda paylaşım eksik kalıyor. Evlilikte biraz zaman geçtikten sonra ise kaçış taktikleri başlıyor. İş yapma veya başka nedenler yaratarak erkekler Kafkasya'ya yalnız gelmeye başlıyorlar. Bu durumu herkes için söylemiyorum. İdealist olan, millet kaygısı ile hareket eden erkekleri tamamen bunun dışında tutuyorum.

Kadınlar ise bazı konularda çok tutucu oldukları için haliyle hayatlarında değişiklik yapmak istemiyorlar. Ekonomik özgürlüğü olmadan, çocuklarının eğitimi için çırpınırken hangi kadını suçlayabiliriz gelmiyor diye. Kadınlar erkeklere nazaran daha organize olduklarından, aile için bazı durumları planlayabilirler. Mesela yaz tatillerinde neden bir Kafkasya gezisi olmasın, çocukları için neden bir Kafkasya gezi grubu düşünülmesin gibi. Hangi nedenle olursa olsun kadınlar yüzlerini anavatana çevirirlerse çocuklarını millet ve vatan bilinciyle yetiştirirlerse geleceğimiz çok güzel olacaktır bence.

Eşler arasındaki paylaşım dürüstçe ve iyi niyetle olursa Kafkasya'ya da birlikte gelinir. Erkeklerin kendi kusurlarını eşlerine yükleyerek bazı şeylerden kaçmaya çalışmalarını doğru bulmuyorum.

Diasporadan buraya gelip yerleşen birisi buradaki insanlara ne ifade ediyor, sen ne gibi davranışlarla karşılaştın?

Buraya gelip yerleştiğim için hiçbir beklentim olmadığı halde, takdir ediyor ve saygı duyuyorlar. Bunu da sözle ifade ediyorlar. İnsan mutlu oluyor.

İlk geldiğim zamanlarda birisi beni uyararak "pazara gittiğinde dikkatli ol, dışarıdan geldiğini anlarlarsa pahalı satmaya çalışırlar "demişti. O zamanlar da bugün de pazara gittiğimde dışarıdan geldiğimi anlıyorlar ve bırakın pahalı satmayı, hem daha ucuza veriyorlar hem de güzel sözler söylüyorlar. Aslında burada önemli olan güven vermek bence.

Burada insanların eğitim düzeyi Türkiye'den daha iyi. O yüzden de algıları daha gelişmiş.

Türkiye'den buraya gelerek kısa sürelerde köşeyi dönmeye çalışıp muradına erememiş insanların yaptığı olumsuz propagandaya aldanmamak lazım. Sistem değişikliği ile insanların yaşamları değişti eğitimi, mevkisi olan pek çok insan pazarcılıkta dahil hiç hayal etmedikleri işleri yapmak zorunda kaldılar. Bu insanları küçümseme hakkını kendinde bulanların cehaleti üzücü bence.

Kafe işletmek, insanlarla iletişim halinde olmayı gerektiriyor. Bundan çok memnunum. Çünkü her yaş grubundan insanımızı tanıma fırsatım ve şansım oluyor. Kadınların gücünü, gençlerin temizliğini, çocukların güzelliğini gördükçe mutlu oluyorum. İnsanımızı seviyorum.

Türkiye'ye gittiğin zamanlarda burası ile ilgili olarak insanlar senden neler öğrenmek istiyorlar?

Ben, Türkiye'ye gittikçe devamlı şu soruları duyuyorum: "Orada demokrasi var mı ki kadınlar eziliyormuş öyle mi, din tamamen elden gitmiş mi, geleneklerimiz hiç bilinmiyormuş öyle mi, Türkiye'den en az 30 yıl geride imiş, vs." bunlar en fazla sorulan sorular.

Türkiye'de yaşayan bir insan, öncelikle yaşadığı ülkede bu sorulara cevap arayarak bunları sorgulamıyor da, anavatan söz konusu olunca kusur bulmak amacıyla sorguya başlıyor. Ben sorgusuz sualsiz herkes gözünü yumsun demiyorum ama "vatan" herkese lazım, tüm eksikleri tüm kusurlarıyla bizim ve sahip çıkmak zorundayız. Beğenmiyorsak beraberce düzeltmek zorundayız ama bunu oturduğumuz yerden yani uzaktan değil üzerinde yaşayarak yapmalıyız. Amaç bilgi almak öğrenmek ise, artık kapılar açık, haberleşme olanakları çok, internet var. İğneli ve art niyetli sorulara verecek cevap yok bizlerde de.

Sovyetler Birliği zamanındaki "komünizmi", insanları vatanlarından soğutmak için siyasi bir rejim olmaktan öte öcü gibi gösterenlerin peşinden gidenler var hala. Din tacirlerinin, tarikatların burası hakkında yapmış olduğu olumsuz propagandalara inanan insanlarımız da var ne yazık ki. Bunlara üzülüyorum ve daha ne kadar uzun bir yolumuz var diye düşünüyorum, insanların cehaletine tanık oldukça. Türkiye'de dönüş konusunun aralıksız gündemde olmalı ve insanlarımız dürüst, açık olarak bilgilendirilmeli ki olayın içinde hissetsinler kendilerini. Başka türlü millet olarak varlığımızı sürdürmemiz bana olanaklı görünmüyor. Asimilasyon bizi bitirmeden biz geleceğimizi kurmak zorundayız. Tüm kurumlarımızla, tüm insanımızla herkesin yüzü anavatana dönsün diliyorum. Herkesin gelemeyeceğinin ben de farkındayım ancak şartlarımızı zorlayarak mücadele etmeliyiz. Daha fazla insanımızı olaya dahil etmeliyiz. Mücadele ettikçe varız.

Yolunuzun Nalçik’e düşmesi dileklerimle…

Diaspora ülkelerinde yaşayan Adıgelerin genel durumları, yaşam şartları hakkında bilgimizin olmadığı zamansal dönemler oldu. Ancak bu dönemleri geride bıraktık. Hayat şartlarımızda değişti. 1989-1990 yıllarında diasporada yaşayan Adıgelerin sesleri duyulmaya başladı. Büyük bir özlem duyulan anavatanı görmek isteyen bazı kişiler anavatanı ziyaret etme şansını elde ettiler. Şimdi yavaş yavaş anavatana yerleşmeye başladılar. Bugün soydaşlarımızdan anavatana dönüş yapan bir çok kişi var.Onlar çalışıyor, üretiyor ve Adıge ulusunun kazanımlarını arttırıyorlar. Bu şekilde anavatana dönüş yapmış olan Çetawo ailesinden (Meretıkho) Fatima ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Guç’el’ Zuhra: Adıge ülkesinden uzakta diasporik olarak yaşarken , büyüklerinizden bu durumdan kaynaklanan ve onların hissiyatını ifade edebilecek, anavatana dair ne gibi hikayeler duydunuz?
Meretıkho Fatima: Büyüklerimizin bu konu hakkında çok şey konuştuklarını hatırlamıyorum. Fakat kayın validemin (Goşexhuray) anlattıklarından bazılarını kısmen hatırlıyorum. Kayınvalidem 8 yaşındayken anavatanı terk etmişti. “Doğduğum köyün adı Hacemıkhohabl, köyün yakınından akan büyük nehir, bugün hala gözümün önünde” diye çokça anlatırdı. Mensubu olduğu Haç’ets’ık’u soyu hakkında bilgisi olmaması ve onların az sayıda olmalarından dolayı çok üzülürdü.

Guç’el’ Zuhra: Türkiye’de yaşadığınız köy tamamen Adıgelerden mi oluşuyordu?

Meretıkho Fatima: Yaşadığımız köy Türkiye’nin bir köyüydü. Köyler çoğunlukla Türklerden oluşan köylerdi. Az sayıda Adıge köyü vardı. Daha çoğu Türk’tü. Böyle olsa da, bize karşı kötü olduklarını söyleyemeyiz. Bir araya geldiğimiz zamanlar oluyordu. 

Guç’el’ Zuhra: Ailenizde Adıgece’ye ne kadar önem veriyordunuz, yeni nesillerinizin Adıgece’yi yeteri kadar öğrenememesinin, konuşamamasının nedeni neydi? 

Meretıkho Fatima: Biz Adıgeyiz ve bunu bir gün bile unutmadık. Aile içinde de Adıgece’den başka dil konuşulmazdı. Ancak oturduğumuz köyün okulunda Adıgece eğitim verilmiyordu. Bu durum bize çok zor geliyordu. Çocuklarımız Türkçe bilmeden, Adıgece dışında bir dil bilmeden okula gittiler. Bu durum kendileri içinde çok zordu. Bizim de onlara destek olma imkanımız yoktu. Türkçe’den anlamıyorduk. Büyük oğlum İbrahim ve kayınbiraderimin kızı Mediha ilk okula beraber başladılar. Adıgece’yi güzel konuşuyorlardıysa da, Türkçe hiç bilmiyorlardı. Öğretmenin anlattığını da anlamıyorlardı. Dinlemeden, sınıfta otururken Adıgece konuşmaya başladılar. Mediha ” Adıgece konuşmayın, Türkçe konuşun.” diyen öğretmene döndü ve: “Sen dilimizi kopartamazsın, Biz Adıgeyiz Türk değiliz. Konuşacağız!” dedi. Öğretmen de cevap olarak: “Ben sizin dilinizi koparmanın peşinde değilim. Ancak senin dilin ile bir gelecek sağlamak, maişet edinmek mümkün değil. Türkçe ile ekmek var! Türkçe ile gelecek var.” dedi. Daha sonra okulda Türkçeden başka dil duymayınca, Adıgece’yi yavaş yavaş unutmaya başladılar.

Guç’el’ Zuhra: Köyde otururken Adıgece’den başka dil konuşmadığınızı söylediniz. Peki Türkçe’yi nasıl öğrendiniz? 

Meretıkho Fatima: Türkçe’ye yatkınlık kazanmam çocukların okumalarıyla ilintilidir. Onlar okurlarken Türkçe’yi daha çok kullanınca, bende biraz konuşmaya başladım. Dil bilmenin fazlası olmaz, bir çok dil bilmen çok iyi. İmkanım olsaydı Rusça öğrenecektim. Fakat olmadı.

Guç’el’ Zuhra: Ailenizde Adıge isimleri takmak için özel bir gayret sarf eder miydiniz?

Meretıkho Fatima: Tabi ki. Benim 3 oğlum ve iki kızım var. Onların hepsinin adını takan eşimdi. İlk oğlum olduğunda, kayın validem Mustafa ismini takmak istedi. Ancak eşim o ismi beğenmedi. Çocuğa İbrahim diye seslendiler. Diğerlerine Zinnur, Ahmet, Nuran ve Nadir isimlerini taktılar. Bunlar Arap isimleri içlerinde hiç Türk isimi yok.

Guç’el’ Zuhra: Türkiye’de yaşarken Adıge örf-adetlerini uyguluyor muydunuz, örf ve adetlerin uygulanmasında nasıl bir durum içersindeydiniz?

Meretıkho Fatima: Uygulamaz olur muyuz, bir çok iyi örf-adeti uyguluyorduk. Ancak aralarında insanlara zahmet veren bazı adetlerde vardı.

Guç’el’ Zuhra: Zahmet veren örf-adetlerden hangilerinin adını söyleye bilirsiniz?

Meretıkho Fatima: Teyzeme gelin getirmişlerdi. Ben küçüktüm onu hatırlamıyorum, anlatırlarken duydum . Aralarına katıldığı aile adıyla hitap etmeden ona Nıse-Gelin diyorlardı. Öyleyken bir gün ağır hastalanan küçük çocuğu: “Annemi bana bir gösterseniz olmaz mı? “ diye yalvardı. Anneyi çocuğun yanına getirdiler. “Anneciğim, şöyle bir sarılsana bana.” diyen çocuğun isteğini anne yerine getiremedi ve çocuk o gece öldü. Büyüklerin yanında çocuğuna el sürmek, hoş tutmak, sarılmak gibi davranışlar Adıge xabzeye uymuyordu. Daha da ötesi çocuğun ölmüş olsa dahi, sesli ağlama özgürlüğüne sahip değildin. Bu gibi geleneklerin uygulanması ve tahammül edilmesi gerçekten zor.

Guç’el’ Zuhra: Uyguladığınız hangi örf-adetlerin isimlerini söyleye bilirsiniz?

Meretıkho Fatima : Kayınbaba veya kayınvalidenin yanında çocuklarımıza isimleri ile hitap etmiyorduk. Ailede kayınbaba büyük bir yere sahipti, danışılan kişiydi. Gelin kayınbabanın yanına girse bile onunla konuşmuyordu. Genelde bulunduğu yere girmiyordu. Aile bireyleri hep beraber yemek yemiyorlardı. Aile büyüğünün ilk yemek yemesi gerekiyordu, onun ardından diğer aile bireyleri. Eve gelen misafir babanın misafiri ise oğullarından biri kapı önünde beklemeliydi. Baba bir şey isterse bunu uygulaması gerekiyordu. Bayana büyük hürmet gösterilirdi. Kuyudan su getirmeye giderken, oturan ihtiyarların yanından geçtiğimizde babamız akranı yaşlı başlı thamate ihtiyarlar ayağa kalkarlardı. İşte bu şekilde bizi onurlandırıyorlardı.

Guç’el’ Zuhra: Adıge bayanının baş örtüsü takması gereklimiydi?

Meretıkho Fatima : “Saç çok değerlidir. Onu örtünerek gizlersen, buna dikkat edersen, saç tellerinin ağırlığı kadarı sevap kazanırsın” diye büyükler söylerken duyardık. Türklerin baş örtüş şekilleri ile biz Adıgelerin başlarını örtmeleri farklıydı. Adıge bayanı alnı çok gizlemezdi. Türkler alnın yarısını baş örtüsü ile gizliyorlar. İster gelin, ister küçük kız olsun bütün Adıge bayanlarında baş örtüsü vardı. Bugün hala başımı açtığımda, kayınvalidem görecek sanıyorum. Bana uygunsuz geliyor ve hala tedirgin oluyorum.

Guç’el’ Zuhra: Anavatana dönene kadar sürekli Gökdoğan köyünde mi yaşadınız?

Meretıkho Fatima: Hey gidi hey, hep orada yaşamadık. 1988 yılında su taşkını oldu, evlerimizi sürükleyip tahrip etti. Ömür boyu yaşadığımız köyü terk edip İzmit’e gitmiştik.

Guç’el’ Zuhra: Anavatana dönmeyi aklınıza kim getirdi?Meretıkho Fatima: O büyük oğlumun aklına geldi. Adıge tarihini araştırıyor ve öğreniyorlardı. Onların anavatana dönüş yapma kararlarına, ben hiç karışmadım. Çünkü, çocuklarımın istediğini bende istiyorum, gittikleri yere de gideceğim.
Guç’el’ Zuhra: Türkiye’yi özlüyor musunuz?

Meretıkho Fatima : Ben Türkiye’de doğdum. Orada büyüdüm, çalıştım. Annem, babam ve eşimin mezarları var. Kardeşlerim yaşıyor. Bütün onları özlemez olur muyum, sıkça aklıma geliyorlar, onları düşünüyorum.

Guç’el’ Zuhra: Türkler ile nasıl bir ilişkiniz vardı?

Meretıkho Fatima : Esas Türkler bize karşı iyiydiler. Bir aile gibi bir aradaydık. Zorlukları ve sevinçlerimizi paylaşırdık. Kendileri de bizimle paylaşırdı. Köyde otururken Türk bir kadın komşum vardı. Onun gibi bir bayanın günümüzde olduğunu sanmıyorum. Evde olsam da olmasam da benim için odun kırardı. Su getirmeye gidince bana da su getirirdi ve eve koyardı. Sofrası, gönlü herkese açık bereketli bir kadındı.Türkiye’de yaşadığımız süre içersinde hiçbir kötülükle karşılaşmadık. Bize olmayacak, kaldıramayacağımız bir davranışta bulunmadılar. Bizde onlara karşı olumsuz davranışlar içinde olmadık.

Guç’el’ Zuhra: Çocuklarınızın hepsi iyi eğitim gördüler. Onların okumaları size zor gelmiyor muydu?

Meretıkho Fatima : Zor gelse de eğitimden daha önemli bir şey olmadığını kabul ediyorduk. “ Biz cahil kaldık, siz öyle olmayın” diyorduk. Şimdide kadar torunlarıma: “Ben eğitimsiz kaldım. Bu nedenle iyi okuyun, okumayan dünya gerçeklerinden geri kalır bihaber olur.” diyorum.

Guç’el’ Zuhra: Türkiye’deyken eşiniz ve siz nerede çalışıyordunuz?

Meretıkho Fatima: Kendi işimizi yapıyorduk.Ürettiğimiz ürünleri yiyorduk. Mısır, fasulye, kabak, biber, buğday, pirinç, karpuz ve kavun ekiyorduk. Büyük bir meyve bahçemiz vardı. Bütün meyveleri yetiştiriyorduk. Sığırlar, atlarımız vardı. Tavuk, kaz ve ördeğimiz de çoktu. Kış boyunca yiyeceğimizi yazdan kendimiz hazırlıyorduk.

Guç’el’ Zuhra: Evinizde hangi Adıge yiyeceklerini yapıyordunuz?

Meretıkho Fatima: Yaptıklarımızın hepsi Adıge yiyecekleriydi. Sürekli süt vardı. Halıjjü, kurutulmuş et, mamrıs, şıps, pasta, şepasta, yoğurt gibileri yiyeceklerimizdi. Eşim avcılık yapıyordu. Sık sık geyik ve tavşan avlıyordu. Onları da kış boyunca yiyorduk.

Guç’el’ Zuhra: Türk yiyeceklerinden yaptığınız oluyor muydu?

Meretıkho Fatima: Onlardan da yapıyorduk bazen. pirinçten mamul çeşitli yemekleri onlar yapıyorlardı. Bizde o yiyecekleri hazırlıyorduk.

Guç’el’ Zuhra: Günlerinizi nasıl geçiriyorsunuz?

Meretıkho Fatima :Kendi kendime küçük çaplı işler buluyorum. Örgü örüyorum, dikiş dikiyorum, sıkıldığım olmuyor.

Guç’el’ Zuhra: Anavatanda huzur buldunuz mu? Ailenizde hangi günleri kutluyorsunuz?

Meretıkho Fatima: 1993 yılından beri Maykop’ta yaşıyoruz, Allah’a şükür burada rahatım, huzurda buldum. Ramazan ve Kurban bayramlarını ailece geniş çapta kutluyoruz. Çocuklarım ve torunlarım hepsi yanımıza geliyor, bir arada oluyoruz.

Guç’el’ Zuhra: Oruç tutuyor musunuz?

Meretıkho Fatima : 83 yaşındayım. Hayatım boyunca oruç tutmadığım hiçbir yıl olmadı. Şükürler olsun Allah yardım ediyor.

Guç’el’ Zuhra: Bugün gerçekleşmeyen, fakat ileride gerçekleşmesini istediniz bir dileğiniz var mı? 

Meretıkho Fatima : Dünyamızın huzurlu olmasını, çocuklarımızın geleceğinin iyi olmasını, kimseye muhtaç olmamalarını, insanların sağlıklı, mutluluk içinde olmasını umuyor ve diliyorum.

Guç’el’ Zuhra
Adıge Makh: 22.04.2008
Çeviri: Jade Wumar

Ömer, askere çağrıldığında Kızı Luisa yeni doğmuş beşikte yatıyordu. Genç karısı ve kızını geride bırakıp cepheye gitmişti. Naziler var gücüyle Sovyetlere saldırmış, ülkenin ortalarına kadar ilerlemişlerdi. Bütün erkekler cepheye çağrılıyor, genç yaşlı demeden, herkes savaşa gidiyordu. Ömer de bu askerlerden biri olmuştu.

Stalin tüm askerlere şu emri vermişti. “Mermilerinizden birini ayırıp ve göğüs cebinizde saklayınız. Esir düşmek zorunda kalırsanız eğer sakın teslim olmayın göğüs cebinizde sakladığınız mermiyi namluya sürün ve kendinizi öldürünüz.”Esir olmak insana daha çok acı verir ölümden.

Ömer iki yıl Naziler ile çarpıştıktan sonra Romanya’da Nazilere esir düştü. Teslim oldu. Ömer canına kıyamadı. Daha sonra canına kıymayıp niçin teslim olduğunu soranlara can çok tatlıdır, dedi, kestirip attı. Ömer o gün bu gün her an acı çekiyor, canına kıymadığına pişmanlık duyuyordu. Kısaca her gün ölüyordu. Utanç içinde yaşıyordu. Ölsem bu acıların ve hasretliğin hiç birisini çekmeyecektim, diye düşünüyordu.

Ömer Nazilere teslim olduktan sonra Naziler, Ömer gibi Kafkas kökenli esirlerden oluşan Çarlık ordusu eski generallerinden Tatar Hanlarından birisinin torunu Giray soyadlı bir generalin komutasında Kafkas tümenini oluşturdular. Naziler bu tümeni Yugoslavya cephesine gönderdiler, tümen Yugoslavya dağlarında Mareşal Tito’nun komutasındaki partizan birlikleri tarafından sıkıştırıldı. Esir askerlerin sığındıkları bir kayanın önünde patlayan bir top mermisinin şarapnel parçası Ömer’in sol bacağını parçaladı, Naziler Ömer’i Berlin’deki bir hastaneye sevk ettiler. Aylarca Hastanede yattı.

Ömer tam iyileşip hastaneden çıkma ve özgürlüğüne kavuşma hayalleri kurarken, Ruslar ve Amerikalılar Berlin’e girdiler. Ömer Amerikalılara kendisini Ruslara teslim etmemeleri için dil döktü, onlara çok yalvardı. Amerikalılar Ömer’i önce İtalya’ya götürdüler. Sonra Yunanistan’a oradan da kendi istemiyle Türkiye’ye sürgün edildi.

Ömer yıllarca kendisi gibi Sürgün hemşehrilerini il il aradı. Anadolu bozkırlarında, buldu onları, fakat kimse ona iş vermedi. Sadece birkaç ay konuk ettiler o kadar. Memleket ve beşikte bıraktığı kızının hasreti içini yakıp kavuruyor, her gün bu acıdan kurtulmak için tanrıya yakarıyordu.

Ömer sanat okulu metal bölümü mezunuydu. Sivaslı bir hemşehrisi aracılığı ile Sivas DDY bakım Atölyesinde iş buldu. İş bulmasından, çalışıyor olmasından, kimsenin yardımına gerek duymadan geçinebilmesinden mutluluk duyuyordu. Her şey güzel gidiyordu. Altı ay sonra İzmir’e tayinini istedi. İzmir’e tayin edildi. Evlendi. İki çocuğu oldu biri kız biri oğlan. Kendisine Gazi Emir taraflarında bir gecekondu yaptı.

Ömer İzmir’de yaşayıp giderken ve ülkesinden ayrıldığı tarihin üstünden tam otuz iki yıl geçmişken, bir yaz akşamı Ömer’in kapısı çalındı. Ömer kapıyı açtı. Kapıyı çalanlar iki kişiydiler. Ömer, buyurunuz, dedi. Gelenlerden birisi Ömer’e “Ömer Çark siz misiniz?” diye sordu sıkılarak. “Evet benim” dedi, Ömer. Kapıdaki sıkılgan genç, “Ömer amca dedi, size uzaklardan bir yakınınızı getirdim.” Ömer şaşırdı. Türkiye’de hiçbir yakını yoktu. Ömer zorunlu olarak “Buyurunuz dedi, kimmiş benim yakınım?” Gelenleri içeri aldı. Konuklardan Uzun boylu olanı, içeri girer girmez Ömer’in boynuna sarıldı, kucakladı.

“Amca dedi, ben küçük kardeşin Osman’ın oğlu Veli’yim seni almaya gönderdi babam beni. Beş yıl önce İzmir’de yaşadığını öğrendim. Babama ölmeden önce seni bulacağıma. söz verdim.”

Ömer, Veli ile eşini, kızını ve oğlunu tanıştırdı. Veli Ömer’in evinde günlerce kaldı. Cepheye bırakıp gittiği karısının ölmeden önce, yıllarca kendisini beklediğini bu arada kızı Luisa’yı büyüttüğünü, evlendirdiğini, Luisa’nın da kendisinden haberdar olduğunu söyledi.

Kendisinin ve kendisi gibi olanların Stalin öldükten sonra affedildiklerini, Ömer döner diye hep beklediklerini, fakat Ömer dönmeyince kendisinin çıkıp geldiğini anlattı, dönmesi için yalvardı. Ömer Veli’ye inanmadı. Rusların kendisini öldüreceklerinden korkuyordu. “Siz beni götürüp öldürteceksiniz”, diyor, başka bir şey demiyordu. İkna da olmuyordu. Veli, sonunda pes etti gitti.

Ömer’i, ülkesine dönmeye kızı Gül ikna etti. Kızı Veli’nin söylediklerini araştırdı, söylenenler doğru çıktı. Bunun üzerine baba, kız… uzun bir tren yolculuğundan sonra Ömer’in ülkesine, orada bıraktığı kızını ve diğer yakınlarını görmeye gittiler.

Ömer, Nalçik’te Trenden indikten sonra eğilip, toprağı öptü, kokladı.

Ömer eski köyünde on, on beş gün kaldı. Köyündeki kardeşlerine tren yolculuğunu şöyle anlatıyordu.
“Veli’nin söylediklerinin hiç birisine inanmadım. Sovyet Trenine biner binmez elimi kolumu bağlayıp doğruca kurşuna dizileceğimi sanıyordum. Korkuyordum. Rusça bilmiyor olsam, yolcuların kendi aralarındaki Rusça konuşmalarından beni nasıl yargılayıp kurşuna dizeceklerini kararlaştırdıklarını sanırdım. Çünkü suçluydum. Vatana ihanet etmiştim. Şimdi buradayım ve mutluyum.”

Ömer, köyündeki son gecesini kızı Luisa’nın evinde geçirmek istedi. Luisa, Ömer, diğer kızı Gül, üçü birlikte Luisa’nın evine gittiler. Ömer yorgundu, halsizdi. Köyünden ülkesinden ayrılmak istemediğini söyleyip duruyordu. Ömer kızlarıyla birlikte aynı odada yatmak istediğini söyledi. Kızları yer yatağı yapıp Ömer’in yattığı yatağın sağına ve soluna serdikleri yer yataklarına kıvrılıp yattılar. Hiç konuşmadan uykuya daldılar.

Luisa erken uyandı. Babasına kahvaltı hazırlayacaktı. Kalktı, sırt üstü yatmakta olan babasına baktı. Ömer’in yüzü bembeyazdı. Kıpırtısız iki kolu yanına sarkmış, upuzun yatıyordu. “Baba!” diye seslendi. Ömer duymadı bile… Babasının elini tutup yorganın altına sokmak istedi. Ömer’in eli buz gibiydi. Ömer yatağında ölmüştü. Babasının tuttuğu elini bıraktı.

Kardeşi Gül’e seslendi, onu uyandırdı. “Gül, dedi, baban, öldü.” Gül, babasının yüzüne baktı. Ömer’in yüzünde mutlu bir ifade vardı.

Gül, üzüntüyle ve mutluluk duyguları arasında, karmakarışık duygularla, İzmir’e yalnız döndü.
Yayımlayan : Zelin Artuğ

Karden Mehmet Ali

Aralık 28, 2018

Bize kendinizi kısaca tanıtır mısınız ?


İsmim KARDEN Mehmet Ali, 1962 Pınarbaşı doğumluyum.

Ne zaman ve nasıl döndünüz Kafkasya'ya ?

1992 yılında döndüm, o günden beri anavatanda yaşıyorum.

Buraya döndükten sonraki yaşamınızı kısa başlıklar halinde özetlerseniz bize ne anlatabilirsiniz ?

Buraya döndükten bir yıl sonra 1993 yılında evlendim,iki kız çocuğum var. Burada döndükten sonra başlayan ve 2000 yılına kadar devam eden işim inşaat üzerine idi, daha sonra ticaret ile uğraşmaya başladım şu anda halen devam ediyor.

Kızlarım burada henüz ilk öğretim çağındalar, eşim de evlendiğimizdeki mesleği olan öğretmenliğe devam ediyor.

Urvan köyünde bir evim var fakat işim gereği Nalçik'te ikamet ediyorum, burada kiralık bir evde oturuyorum. Daha önce satın aldığım iki evi ticarete girince sermaye yaptım, şu anda işimizi devam ettiriyoruz.

İçerisine geldiğiniz ortama uyum sağlamakta zorluk çektiniz mi?

Bizler ilk dönen insanlardanız, o nedenle geçiş döneminin ekonomik sıkıntıları ve karmaşası içerisine geldik.

Zaman zaman zorlandığımız da oldu, fakat hiçbir şekilde buradaki insanların katlanmadığı bir sıkıntıya veya özellikle bize yapılmış bir haksızlığa maruz kalmadık.

Tam tersine ilk dönemin duygusallığı içerisinde insanlar bize kucak açtılar, herkes elinden gelen konuda yardım etmeye bizi cesaretlendirip teşvik etmeye çalıştılar.

Kısacası uyum sağlamakta hiçbir zorluk yaşamadım.

Yani sonradan bu duygusallık bitti mi demek istiyorsunuz ?

Elbette ilk andaki coşkusunu yitirdi zaman içerisinde. Fakat bunda bizlerin yani diasporadan gelenlerin de çok büyük katkısı oldu ne yazık ki. Bu iyi niyeti suistimal eden insanlar türedi birden bire, o yokluk ve zorluk yıllarında buraya gelip bir çok boş vaatte bulunan ve sonra da ortadan kaybolup gidenler mi dersiniz,içerisine geldiği insanların yaşam tarzını düşünce biçimini saygı sınırları dışına taşacak kadar kabaca eleştiren, toplumu yargılamaya kalkanlar mı dersiniz. Bu mesele çok uzun aslında, samimi bir özeleştiri yaparsak pek çok şey söyleyebiliriz.

Sizi buraya getiren asıl şey nedir ?

Çok yalın bir şekilde ifade edersem; kendimi buraya ait hissettiğim için kalktım geldim.

Çok da iyi etmişim açıkçası, çünkü döndüğüm günden itibaren ruhen huzur buldum hiç abartısız.

Türkiye'de de yaşam şartlarım kötü değildi benim, fakat koşullar ne olursa olsun tarif edemediğim bir eksik vardı içimde.

Bir şeyler yarımdı, ama ne olduğunu ancak geri dönüp burada yaşamaya başladıktan sonra anladım.

Neymiş peki o eksik ?

İçerisinde yetiştiğim dil kültür, mensubu olduğum halk,sahibi olduğum vatan, hepsi buradaymış fakat ben oradaymışım. Yani biraz karikatürize edersek bir çam ormanında kavak ağacı gibi kalıvermişim yaşamın ortasında.

R.F'nin başka yerlerine gittiniz mi, Kafkasya ile kıyaslama yapabilir misiniz ?

Moskova, Ufa, Volgograd, Voronej ve daha bir çok şehrini iş nedeniyle gezdim oralarda yaşadım. Ayrıca yine Kafkasyada Stavropol şehrinde 4 yıl yaşadım, Rostova'da bir çok kez gidip geldim, kısaca söylersek epeyice bilirim genel manada.

Bire bir kıyaslama ne kadar doğru olur bilmiyorum ama, Kafkasya dışına çıktığınızda Rus yaşam tarzı baskın bir biçimde göze çarpıyor, tabii bu mantalite ve günlük ilişkilere de yansıyor.

Fakat kim ne derse desin Kafkasyadaki Çerkes xabzesinin ve yaşam tarzının kısmen değişerek de olsa devam ettiğini gözlemliyorsunuz.

Yani burada kendimi daha rahat hissediyorum, oysa genel manada bakınca diğer bölgelerde insanlar daha serbest gibi, fakat bizim yetiştiğimiz xabze ve yaşam tarzına uygun değil bence.

Ekonomik açıdan bir kıyaslama yaparsak bu saydığım şehirler Kafkasyadaki bizim cumhuriyetlerimize göre (Krasnodar Stavropol vb. saymıyorum) daha gelişmiş ve daha zengin durumda,fakat burası da eski zamanlarla kıyaslanmayacak kadar hızlı bir gelişme ve değişim içerisinde son yıllarda.

Burada ortalama bir yaşam sürebilmek için aylık kazanç ne kadar tahmini olarak ?

Ortalama bir yaşam sürebilmek için 15-20 bin ruble kadar bir geliriniz olması gerekiyor. Tabii bu ortalama yaşamdan ne anladığınıza da bağlı.

Peki ortalama bir insanın bu parayı kazanma şansı ne kadar ?

Burada disiplinli ve normal çalışan bir insan bu parayı rahatlıkla kazanabilir. Basitçe söylersek vasıfsız bir işçi ücreti aylık 10000 ruble civarındadır.

Biraz elinden iş gelen kimse çok daha fazlasını kazanabilir, tabii çalışırsa.

Köy yaşamı ve buradaki köylerin durumu hakkında ne söyleyebilirsiniz ?

Ben buradaki köylerden bahsedeyim ama siz Türkiyedeki ilçeler gibi düşünün, çünkü burada 1000 hanelik köyler küçük köy sayılıyor. Bu köylerde birkaç okul, sinema spor salonları, tiyatrolar, sağlık ocakları, pazarlar mevcut. Burada bir şaka yapayım bu köyler Türkiyede olsa hemen bir siyasetçi çıkar il yapardı.

Toprak oldukça verimli ve bereketli. Normal tarım yanı sıra bağcılık bahçecilik ve seracılık yapılıyor.

Hayvancılık zaten köy yaşamının bir parçası. Bunun dışında da köylerde küçük ve büyük işletmeler mevcut

Türkiye'deki akrabalarınızla ve ailenizin geri kalanı ile ilişkileriniz nasıl?

Artık iletişim imkanları çok rahat, sık sık telefonla görüşüyoruz, ayrıca her yıl birbirimizi ziyaret ediyoruz.

Bu gün vatanınızda yaşıyorsunuz, diasporada yaşamak ile arasındaki fark sizce nedir ?

Bunun cevabı önceki söylediklerimin içinde var zaten.

Bu aslında misafirlikten kendi evine dönen birine hangisi iyi diye sormaya benzer

Bu günden geçmişe yaşamınıza göz attığınızda pişmanlıklarınız oldu mu? 

Açıkçası ciddi biçimde pişman olacağım bir şey yok, özellikle de vatanıma dönmek konusunda hiçbir pişmanlık söz konusu değil, aksine daha önce de söylediğim gibi burada huzur buldum,kendimi buldum.

Diasporadaki insanlarımıza son olarak ne söylemek istersiniz ?

Diasporadaki her kardeşimi içtenlikle selamlıyorum, bir gün hepisinin vatanımıza dönebilmesini diliyorum.

Teşekkür ediyoruz.
perit-xase

Kalmık Adnan

Aralık 28, 2018

Sizi tanıyabilir miyiz

İsmim Kalmık Adnan. 1944 yılında Suriye'de Adige köyü Hanasir'de doğdum. 1977 yılında anayurduma döndüm, o zamanlar evliydim. Suriyede eğitim aldım ve meslek olarak eğitimciyim.

Ayrıca Nalçikteki yüksek okulun Adige dili bölümünü de bitirdim. Buradaki okullarda Adige dili egitmeni olarak çalıştım. Şu anda Perit derneğinde Adige dili eğitimi veriyorum.

Kısaca dönüş hikayenizi anlatabilirmisiniz

Babam Kalmık Hajumar 1901 yılında Kaberdey'de Şegem'de doğdu. Suriyeye 1905 yılında gittileklerinde babam 4 yaşındaydı. Ben ise yukarıda söylediğim gibi 1944 yılında Suriyede Adige köyü Hanasir’de doğdum.

Yüksek okulu bitirdikten sonra,o zamanlar Suriyedeki Sovyetler birliği konslosluğuna başvuruda bulundum anayurduma dönmek için.Biliyorsunuz o dönem Sovyetler birliği dönemiydi, yani komünizm ile yönetiliyordu ülke.

Başvuruda bulunduğum zaman benden süre istediler cevap vermek için, fazla zaman geçmedende anayurda dönebileceğimi bildiren cevap geldi.

Hemen akabinde konsolosluktan tüm evraklarımı hazırlayıp, o dönem komünist partinin genel sekreteri ve sovyetlerin başı olan Brejnevin imzasını taşıyan evraklarımı verdiler ve ben yola çıktım, kısa süre içerisinde de pasaportumu aldım. O günden bu yana anayurtta yaşıyorum .

Dönüş konusunda düşünceleriniz nedir tam olarak ?

Gözlemlediğim kadarı ile, dönüş konusuda sürekli öne çıkan problemler güçlükler ve sıkıntılardır. Oysa bu konuda öne çıkması gereken; dönüşe olan inanç, vatanımıza ve halkımıza olan sevgi olmalıdır. Dönüş düşüncesi bu inanç ve sevgi üzerinde yükseldiği zaman mevcut sorunlar bahane teşkil edemez.

Fakat bu gün ne yazık ki bahsettiğim eksiklik nedeni ile kararlılık ve bilinç tam oluşamıyor, hal böyle olunca da dönmek istemeyen için her zaman bahane ve sorunlar daha fazla öne çıkıyor.

Dönüşü sorun edinen yurtsever, eğer bu idealde bir zorluk görüyorsa bu onun kendi acizliğinden, kendi biçareliğinden ve kendi isteksizliğindendir.

Şunu çok iyi anlamamız gerekiyor ki anavatanda bir sıkıntı varsa, diasporada yaşayıp kardeşinin sıkıntısını uzaktan çözmek mümkün degildir.Sıkıntının bizzat içinde,göbeğinde olmak gerekir.

Bu sözünüzü diasporaya bir mesaj olarak mı anlamalıyız ?

Nasıl anlayacağınız size kalmış bir şeydir elbette, fakat vatanda yanan ateşi Türkiyeden, Suriyeden, Amerikadan ve Ürdünden üflemekle söndüremezsiniz. İnanıyorsaniz, samimiyseniz gelip bizzat bir şeyler yapmanız gerekir.

Eğer bu sekilde davranmıyorsa, insan kendi değerini düşürüyor halkının değerini düşürüyor demektir. Kendisine değer vermeyene baskası hiç değer vermez. Sanmıyorum ki Amerikada veya bir başka ülkede ben Adigeyim demekle bir değeriniz olsun.

Geldiginiz zamanla bu günü kıyaslarsanız neler değişti dünden bu güne ?

Benim döndüğüm zamanlar komünist parti dönemi idi, o günden bu güne pek çok şey değişti. Adigeler “zamana uyan yiğittir” demişler. Biz de uyduk bu değişime elbette. Fakat bu yeterli midir derseniz, elbette değildir. Daha çok çalışmamız daha çok gelişmemiz gerekiyor. Günümüz öyle bir dünya ki sabahtan akşama dengeler değerler pozisyonlar değişiyor, hayat değişiyor. Biz buna uyum sağlayabilecek bilgi birikimine, ciddi kararlı ve vasıflı bireylere sahip olmalıyız.

Bahsettiğiniz bilgi ve birikimi olan, eğitim almış bir çok insanımız diasporada yitip gidiyor şu anda, onlardan nasıl istifade edebiliriz sice ?

O insanlar için de vatana dönmeleri ulusa yapacakları en önemli katkıdır bence. Eğer halkınız özgür yaşasın istiyorsanız bu özgürlüğü kimse getirip vermez, bunu siz kendiniz almalısınız.Refah içinde yaşasın istiyorsanız bunu da kimse getirip avucunuzun içine koymayacak, siz gelip vatanınızda çalışarak emek vererek oluşturacaksınız istediğiniz güzel ortamı. Başka bir ülkede bu amaca asla ulaşamazsınız.

Dönerseniz burada imkanınız var, halkınız için çalışma ve güzel bir şey yapma,bir gelecek yaratma olanağı var.Burada oturmuş işleyen bir yönetim var, bir idari yapı var, idarenin bir başkanı var parlamentosu kurumsallaşmış bir altyapısı var. Beğenmiyormusun buyur değiştir yasalar cercevesinde. Yasadışı hiç bir şey olmaz zaten. Bizim şu anda bir cumhuriyetimiz varsa,daha iyi olsun istiyorsak ve olmuyorsa, bu başkasının suçu değil, bizzat bizim kendi kabahatimizdir.

Dernekler konusunda fikriniz nedir kısaca ?

Dernekler her tarafta var, burada ve diasporada bence derneklerin en önemli görevleri insanların dönüşünü sağlamaktır. Her dernek bu amac için calışarak tüzüğüne ana faaliyet amacı olarak dönüşü koymalıdır bence. Bu gün imkanlar var iletişim açısından, birlikte düşünebilmek üretebilmek yaratabilmek gerekir. Derneklerimizin bu olanakları kullanarak anayurdumuzla sürekli bağlantı ve iletişim içerisinde olması gerekir.

 

Dönmek isteyenlerin ana sorunları evrak ve bürokrasi midir. Ne dersiniz. ?

Tüm dünyada olan problemler bizde de var ve bu problemleri çözmek gerekir,buna bir itirazım yok. Fakat eğer sen Adige isen; herşeyden once buraya dönmen ve yaşaman gerekir, benim yaşadığım sokakta yaşayabilmeli benim soluduğum havayı soluyabilmelisin.

Her şartta benden daha fazla kazanacagınız kesindir. Eskiden sık sık sorarlardı niçin buraya döndün diye, bir çok güzel şartları olan yer varken niçin döndün diyenlere söylemek isterim; tüm imkanlara rağmen vatanımı seçtim,çünkü benim inancıma göre her şeyin başı gücü oranında halkına yararlı olabilmektir.

O nedenle evrak bürokrasi ve diğer benzer sorunlar; vatanına sevgi ile bağlı,halkına aidiyet hisseden bir bireyi yolundan çeviremez. Gelirsiniz, sorunlar varsa çözülmesi için burada gücünüz oranında yasal yollardan haklarınızı ararsınız.

Ana dilimiz, kültürümüz ve dolayısıyla halkımız günden güne yok oluyor diasporada, siz bir dil eğitimcisi olarak nasıl bakıyorsunuz bu meseleye ?

Çağ ilerliyor, bu gün BM.de gündeme getirilen problemlerin bütünü halkların sorunları varlıkları ve gelecekleri üzerinedir. Günümüzde, halkların özgürlüğü çok önemlidir ve bu özgürlüğün en önemli göstergesi kendi dilini kullanabilme, konuşabilme ve dolayısıyla kültürünü yaşatabilme yeteneğidir.

Adige dili diger tüm halkların dilinden daha eski ve zengindir. Bu dil bize atalarımızın bıraktığı en önemli mirastır aynı zamanda. Eğer bunu unuttuysanız ananızı da babanızı da atanızı da unutursunuz. Ben bu durumda samimiyetinize inanmam. O nedenle anayurdunuza dönmez, dilinize ve kültürünüze sahip çıkmazsanız, bir önceki soruda olduğu gibi vize evrak ve benzeri bahaneler gösterseniz bile, buna ancak siz kendiniz inanırsınız ama beni inandıramazsınız.

Bir düşünün,ben buraya döndüğüm zaman kbc`de Xase yoktu, kapatılmış ve yok edilmisti ama yeniden hayata geçti. Vardı da yeniden canlandırdık,bir çok halk vardır ki geçmişleri yok, oysa bizim geçmişimiz çok zengin tarihimiz derin ve güçlü. Sadece anayurduna dönüp geçmişine sahip çıkacak, buradaki kardeşleriyle el ele tutuşarak güzel bir gelecek yaratacak inanca ve iradeye ihtiyacımız var.

Genel olarak her iki tarafa da baktığınızda nasıl bir manzara görüyorsunuz, geleceğimiz konusunda ümitlimisiniz ?

Her şey kıyaslamalıdır yaşamda. Anayurtta eğer her şey böyle devam ederse bence çok da parlak değil durumumuz. Fakat bunun sorumlusu anayurdu ile diasporası ile bir bütün olarak bizleriz, başkalarını suçlamamak gerekir.

Diaspora daha ziyade aklıyla değil duyguları ile hareket ediyor, bu duyguların da tabiri caizse sınırı yok.Bizim cumhuriyetimiz 12500 km2 alana sahiptir. Gücümüzü bilmek lazım imkanlarımızı bilmek lazım. Örneğin parlamentoda bizim temsilcilerimiz yarı orandadır, yasaları da bu güce göre yaparsınız. Eğer yapılanı begenmiyorsanız demokratik yolları kullanır parlamentoya girersiniz,bir şeyi iyileştirebilmenin, değiştirebilmenin yolu budur günümüzde.

Fakat demokratik süreç çok da sağlıklı işlemiyor bu gün için,henüz o aşamaya gelmiş değiliz, o noktaya geldiğimizde daha iyi olacağını umuyorum. Bunun çözümü derneklerin sivil toplum örgütlerinin çok olmasından, fikirlerini birleştirebilmelerinden, tartışabilmelerinden ve yasalara uygun çalışabilmelerinden geçer.

Hem anayurt hem diaspora için tek çaremiz demokratik sürecin işlerlik kazanması, sivil örgütlerin artması, devletlerinde bu sürece yardımcı olmasıdır. Bunun mekanizması da en küçük birimde bile her seçimin oylama usulü olması ve sivil örgütlerin de yasalara uygun olması ile oluşur.

RF.de secim sistemi çok adaletsiz. Ancak bir partiye üye olarak seçime katılma şartı adil değildir.Bu kanun,bireyi yok saymak bireyin tekil iradesini yok saymak demektir ki en başta bunun değiştirilmesi gerekir.

Geleneklerimizde bir değişim ve diaspora ile anayurt arasında bir farklılaşma gözlemliyoruz, sizce nedir bunun altında yatan neden ?

Adigeler nerede yaşıyorlarsa oranın kültürünü aldılar. Arapta Arap, Türkte Türk, anayurtta Rus kültürü alındı.İyiysede kötüysede reel durum budur. O nedenle birilerini ayıplamak, birbirini yadırgamak yerine iletişimi artırmak, ilişkilerimizi geliştirmek ve aramızdaki kopukluğu gidermek gerek, tek çözüm budur.

 


Diasporada bunca insanımız olduğuna göre,bizim işbirliği içerisinde bir lobi olusturmamız mümkünmüdür sizce ?

DCB’yi o şekilde kurmuştuk ama maalesef o noktaya taşıyamadık. Dağınık yasıyoruz, bundan şikayet edip mızmızlanmaktan vazgeçmek gerekir. Birçok ülkede yaşadığımız için güçlüyüz demek gerekir, sorunumuz bu gücü organize etmektir. Eğer bu gücü bir merkezde organize edebilirseniz budur aslolan. Kacak göçek, korkarak iş olmaz bu çağda, tüm taleplerimiz isteklerimiz açık ve aleni olmalıdır.

Adigeler yaşadıkları ülkelerin yasalarını ve dünya normlarını kullanmalı istifade etmelidir. Şu anda mevcut yasal imkanların çoğunu kullanamıyor diaspora.Bu diasporaya zarar vermez,yeter ki halk olmak amacı olsun, geleceğe inancı olsun amacını da yolu yöntemi ile söylesin. Dünyada uluslar arası normlar var artık, bu normları kullanmak, evrensel kazanımlardan yararlanmak gerek.

Diasporaya ne kadar ömür biçiyorsunuz ?

Bunu tarih gösterdi bize zaten,bakın Mısırdakiler yok oldular. Ürdün arkadan Suriye onun arkasından, Türkiye onların arkasından ve İsrail de Türkiyenin arkasından geliyor. Eğer halkının diline ve geleneğine bundan fazla değer vermezse Adigeyde Kaberdey’de onların arkasından gelecektir.

Tanrı kitabında söyler; „sana verdiğimiz imkanı kullanmadığında elinden alırız, başkasına veririz“ der. Yoldan şaşan halkları ya sel yok etti, ya zelzele yok etti, yada benzer bir son onları maziye gömdü, bunun örnekleri tarihte çokca var.

Bizim halkımızı yok edecek en önemli hastalık beğenmemezlik ve burnu büyüklüktür. Politikacılarımız olmalı, diplomatlarımız olmalı egitimcilerimiz olmalı. İnsanlarımızın halkına ve tarihine karşı saygı-samimiyet göstermesi gerekir, bizi yok edecek veya ayakta tutacak olan kendi değerlerimize olan bağlılığımızdır.

Buradaki cumhuriyetler diasporayı kurtarabilir mi sizce ?

Disaporayı kurtaracak olan kendi inancıdır,o nedenle diaspora öncelikle „istiyorum“ demelidir. Yoksa kendi inanmadığı şey için kimse ona bir fayda sağlayamaz, ancak diaspora kendisi samimiyetle istedikten sonra yardım edebilmek için bir çok yol ve yöntem vardır, ancak o zaman anayurdun diasporaya faydası olur.

Buradan bir kısım insan çalışmak için moskovaya veya başka şehirlere gidiyor,bu duruma ne diyorsunuz ?

Geçmişte bu topraklardan giden insanlar savaş nedeniyle gittiler, şimdi gidenler ise ekonomik nedenlerle gidiyor ve kendi sorunlarını çözmeye calışıyorlar, bu ikisi farklı şeylerdir. Fakat bireysel koşulları nedeniyle olsa bile dünyaya dağılmıs her insanımız örgütlenmeli birlikte organize bir güc olmalıdır, buna bir engel de yoktur.

Çerkes insanında sanki vatan bilinci gelecek bilinci yok gibi,siz ne dersiniz ?

Bence var, ne kadar eksiğimiz olsa da var bence.Umut olmazsa hiç bir şey olmaz umut ediyoruz. En büyük hastalığımız olan tembelliği ve pesimist tavırları bırakmalıyız. Halkımız elele tutuşmalı ve yaşadığımız ülkelerin yasalarından istifade etmeliyiz. Anadilimizi mutlaka evimizde kullanmalıyız, her Adige baska bir kaç lisanı biliyor ama kendi lisanını bilmiyor, bu çok büyük bir ayıp değilmi.

Son olarak her iki tarafa da verecek ana mesajınız nedir ?

Her yerdeki Adige kendi kültürü ile yaşarsa ancak o zaman bir şey olur. Diasporada veya anayurtta, nerede olursa olsun bireylerimiz önce insan sıfatına layık olmalı, sonrada Adige sıfatını muhafaza etmelidir.Nerede olursak olalım, edebiyatımıza dilimize kültürümüze, geleceğimize ve vatanımıza sahip çıkmalıyız. Eğer çok büyük bir engel yoksa önümüzde, yaşamımızı anayurdumuzda yeniden kurmanın yollarını aramalı ve bulmalıyız, bizi muhafaza edecek olan ve gelecekteki varlığımızı garanti edecek olan tek çözüm budur.

Teşekkür ederiz sayın Kalmık Adnan.
perit-xase
Page 1 of 2

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı