“Eğ başını ey karlı Kafkaslar; Boyun eğ /gelen Yermolov’dur!”

Savaş meydanlarının Akhilleus’u olarak biliniyor Yermolov. “Yenilmez” general.. “İsmini süngüyle kayalara kazıyan adam” olarak nam salmış bu seçkin askerin ordunun başına getirildiğini ve Kafkas seferinin başladığını duyan Puşkin, Rus edebiyatının kurucusu olarak bilinen ünlü şair Aleksandr Sergeceviç Puşkin böyle selamlamış Yermolov’u.

Yaşayanlar tarih düşmüşler ve 1816 – 1827 yılları arasındaki 11 yıllık dönemi “Yermolov zamanı” olarak adlandırmışlar. O yıllarda Kabartay bölgesini kasıp kavuran ve köyleri bire varıncaya kadar kıran veba salgınını bile “dağlılara” unutturmuş Yermolov! Gezgin ozanlar ve olay anlatıcıları zamanı belirlemek için “Yermolov’dan önce” ya da “sonra” diyerek kerteriz düşmüşler.

***

Savaş tarihçilerinin “Kafkas Hattı” adını verdikleri “hat” bir boğma telidir. Bizim Adigeler “Mezdegu” diyorlar, Kabartay coğrafyasında bulunur ve “sağır orman” anlamına gelir; günümüzde Mozdok şehri, 1763 yılında bir Rus kalesi olarak kurulmuştur. “Hat”tın ya da boğma telinin başlama noktası bu Rus kalesidir. Rusların Kafkasya’yı kuşatıp boğmak için kurdukları “hat”tın ilk kalesinin ilk komutanı da üzülerek ancak cesaretle belirtmeliyim ki “bey” taifesinden birileriyle dövüştükten sonra Müslüman olarak yatıp, Hıristiyan olarak kalkan ve Ruslara sığınan Kabartay prenslerinden biridir. Süreç içinde bu “hat” Azak denizine kadar uzanacak ve Kuzey Kafkasya kalelerle, askeri garnizonlarla kuşatılacak, Rus işgali yayıldıkça bu “hat” güneye doğru yürüyerek “dağlı halkları” kıskaca alacaktır.

Yermolov ve sonrakiler Kafkasya’yı kuşatıp adım adım zaptederek, her zaptettikleri yere kale ve garnizon inşa ederek, gerillanın sığınağı ormanları yakıp keserek, yıkıp dağıtarak; boğma ipini her aşamada gerip bütün coğrafyayı soluksuz bırakarak kanlı ve zalimane metotların uygulandığı bir katliam savaşı yapmışlardır. Yermolov’un şu sözlerine ne denilir siz karar verin: “Benim vahşi ve gaddar görünüşüm (Okudum; Yermolov, iki metreyi aşkın boyu 150 kiloluk bedeniyle haza bir ayıdır m.b) neler düşündüğümü dışarı haber verirken onların üzerinde her an savaştan konuşurken dişlerimi boğazlarına geçirdiğim etkisini üzerlerinde bırakıyorum. Ve onların en büyük şansızlığı bu durumdan hoşlanmadıklarını anlamam olmuştur.. "Tam bir kaçık".

***

Şimdi bizim Osmanlının sahibinden habersiz olarak nasıl yer-yurt dağıttığına dair bir parantez açmama izin verin.

Açtım:

Sahiden tam da böyle oluyor. 1774 yılında Osmanlı Ruslarla savaşıp yenik düşüyor. Bunda yadırganacak bir yan yok, 1774’e varıncaya kadar son yüz yıldır ve sonraki yüzyıllarda hep yenik düşüyor. Her savaş sonrasında olduğu gibi bir antlaşma imzalanıyor. Bu Küçük Kaynaraca Antlaşması oluyor. Antlaşmanın maddelerinden biri Kırım Hanlığının Ruslara bırakılması yönünde... Peki, ne var bunda diyebilirsiniz. Var.. Var çünkü bu maddenin devamında Kabartay’ın Kırım Hanlığı toprakları içine dahil edildiği var. Ve bundan Kabartayların herhangi bir şekilde haberleri yok. Üstelik Rusya bunu sadece Kabartay bölgesiyle de sınırlı tutmuyor, bütün Adige coğrafyası benim diye tutturuyor. Adigeler olmazlanıp direnince Rusya bu defa “antlaşma ile yasallaşmış hükümranlığımı dinlemiyorlar” diyerek zora başvurduğu gibi bizim Adigeleri bir de “haydut” ilan ediyor bütün dünyaya.

Tek bir örnekle yetinemeyiz bir tane daha isteriz, derseniz; “Edirne Antlaşması”nı sıraya koymam gerekir. Osmanlı, söylemeye gerek var mı bilmiyorum Ruslar karşısında aynı “hazin” sonu yaşıyor. Bunun tarihi 1829. Bu tarih önemli çünkü Kafkas-Rus savaşlarının en kanlı safhaya girdiği dönem oluyor ve sahneye çok geçmeden Şeyh Şamil çıkacak, daha önce değindiğim için geçiyorum, 1829 aynı zamanda "Edirne Antlaşması" oluyor. Maddelerinden biriyle Çeçenistan Ruslara bırakılıyor ve Çeçenlerin bundan zırnık kadar haberi olmuyor. Parentezi kapatıyorum..

***

Şamil 25 yıl gerilla savaşı veriyor.. Rus ordusunun kuşattığı Dağıstan’ın Gunib dağında savaşçılarının ısrarıyla teslim olduğu biliniyor: 1859

Doğru, yanlış Şamil’le onu teslim alan Prens Baryatinski’nin arasında geçen konuşmadan bir bölüm aktarmadan edemeyeceğim, “Bu topraklar için mi savaştın nereye baksan taş kaya” diyen Baryatinski’ye Şamil’in verdiği yanıtı şu oluyor: “Söylesene Serdar, hangimiz daha haklıyız bu savaşta: bu toprakları güzel bilip bu topraklar uğruna ölen biz mi, yoksa beğenmeyip yine bu topraklar uğruna ölen siz mi?”

Oğullarından birinin bir “sığıntı” olarak İstanbul’da öldüğünü, bir diğerinin de Çarın ordusunda general olduğunu bilmeden Şamil’in ölümü, yaşadığı hayatın ve verdiği kavganın bir ödülü olmalıdır demekten kendimi alamıyorum. Bu büyük savaşçının bizzat Çar tarafından karşılandığını ve “fevkalade” saygı gösterildiğini yazar harp tarihçileri, bir de son seslenişini:

“Dağlılarım! Bu çıplak, bu yabanıl dağları sevin. Size pek az dünya nimeti sundu bu dağlar, ama bu dağlar olmasa, sizin toprağınız sizin toprağınıza benzemezdi; ve toprak olmadı mı, siz yoksul Dağlılar için özgürlük de olmazdı. Çarpışın bu dağlar için, savunun onları. Kılıçlarınızın ıslıklarını duyayım ve rahat uyuyayım son uykumda.”

Puşkin general Yermonov’un bütün ustalığına ve despotluğuna rağmen Kafkaslılarla başedemeyip görevden alındığından ve büyük bir “mahcubiyet”le Moskova’ya döndüğünden elbette haberdar oluyor. Kafkas dağlarının Yermolov’a eğilip diz çökmediğini de görüyor. Dağlılar soluksuz kalıncaya kadar, bu, Mayıs 1864 demektir, savaşıyorlar..

Evet, doğrudur ve tarih baba şöyle not düşüyor: Yenildiler!..

Puşkin bu onurlu direnişin sonunu göremiyor.. 1837’de bir düelloda öldürülüyor.

***

Sonrası çok yazıldı. Çok söylendi.

Göç ya da sürgün..

Hangisi yaşanılan dramın şiddetini azaltır ya da arttırır.. “Göç”ün daha az acıtıcı olduğunu kabul etsek bile süreç içinde bıraktığı iz daha mı az derindir “sürgün”den..

Atları, altınları, köleleriyle ellerini kollarını sallayarak gelenler de oldu, biz buna “göç” diyoruz. Kılıç zoruyla teknelere bindirilenler de, buna da sürgün.. Tekne kiralayıp halife eteği öpmek için “kutsal” belledikleri topraklara “hicret” niyetiyle gelenler de oldu, düzenbaz Osmanlının bol mısır ve bol pirinç masallarına kananlar da.. Sonra döküldüler nar taneleri gibi limanlara.. Esir tacirleri ki insan eti yiyen akbaba!

Şimdi buradalar.. Buradayız..

Çoğunluk yüreği Kafkasya’ya dönük!

Oshamafe’de yaprak kımıldasa onların yüreği bildiğiniz deprem!

Ve şimdi onlar:

“Bütün halklar gibi( yiz),

Biraz kuşdili,

Biraz kahvefalı,

Ve biraz da düş..”

***

Not: Yazı dizisini hazırlarken yararlandığım kaynakları herhangi bir sistematik gözetmeden aktarıyorum:

Ufuk Tavkul: Kafkasya Gerçeği, Selenge Yayınları, İst. 2009

John F.Baddeley: Rusların Kafkasya’yı İstilası ve Şeyh Şamil,(çev.Sedat Özden)Kayıhan Yayınları, İst.1989

Yahya Kanbolat: Kuzey Kafkasya Kabilelerinde Din ve toplumsal Düzen,Bayır yayınları, Ank.1989

Hayati Bice: Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler, Diyanet Vakfı Yayınları, Ank.1991

Moşe Gammer: Sovyet Tarihçiliğinde Şamil, (çev.M.Gökhan Menteş) Şami Eğitim ve Kültür Vakfı, İst.1994

Nihat Berzeg: Çerkes Sürgünü, Ank.1996

Şora B. Noghumuka: Çerkes Tarihi, (çev.Dr. Vasfi Güsar) Baha Matb.İst.1974

Kafkasya Üzerine Beş Konferans (içinde), RahmiTuna,Kafkas Kültür Derneği Yayınları, İst.1977

 

Mehmet Bozkurt

habersol

Biz Adigeler “yemuk” diyoruz, “ayıp” anlamına geliyor. Tamam da Türkçe sözlük anlamını verip hemen geçiştirilecek kadar basit değil bu sözcüğün taşıdığı anlam Adigece'de. Kişinin ettiği söz ya da eylediği davranış nedeniyle ayıplanması demek oluyor ki, ayıplanın yüzü bir daha kolayına yerden kalkamıyor.

Halen öyle mi bilmiyorum, bir aralar, bir aralar dediğim 15 yıl kadar oluyor, “Şeyh Şamil” denilince insanların aklına “Ayna ve ceylan” gelirdi. Çok ayıplamıştım! Saçma sapan bir söz yazmıştı densizin biri Şeyh Şamil müziğinin üstüne, halen kulağıma çalınır eski sıklıkta olmasa da düğünlerde, şurda burda... Bu ayıbı işleyenin bana sorarsanız bir daha toplum içine çıkmaması gerekirdi Adige kuralınca. Bir kez dinlediğimde yer yarılmış da içine geçmiştim, sanki ben yapmıştım o abuk sabukluğu, bir de kalkıp oynamazlar mı! Zaten utangaç herifin tekiyim, inanın çok utanmıştım ve çok ayıplamıştım. Dün gibi!

***

Şamil “ceylan” değil. Adının başında “Şeyh” var, “İmam” da denildiği oluyor. Aykırı düşmez çünkü Nakşibendî Şeyhi Gazi Kumuki’den icazetli bir bir din adamıdır… Müritleri ve müritlerini yönlendiren bir “öğretisi” var. Müritlerinin sayısının yüzlü rakamlarla ifade edilecek kadar az olduğu belirtiliyor. Ancak kimi zaman altmış bin savaşçıyı çoluğu çocuğuyla arkasına alıp dağa çıkarabilecek güven ve iradeye sahip olduğunu da okuyoruz yazılanlardan. Öğretisinin adı var: Müridizm...

Sadece müritleri değil, savaşçıları da ölmek için, şimdi bizlere çok tuhaf, ya da delilik, ya da akıl dışı gibi gelebilecek olan bir yol seçiyorlar. Seçilen yolda müridizmin kışkırtcılığı az çok yok değilse de esas itici güç gelenek oluyor. Çok eskilere dayanıyor. Adigelerde de olan bir savaş geleneği ve onların “ruhlar alemine” olan kadim inançlarının müridizmin “şehit”lik öğretisiyle örtüşmesi ölümü kolaylaştırıyor. Kafkaslılar ölümü şarkı söyleyerek karşılıyor.

Şöyle:

John F. Baddeley’in Rus askeri arşivlerinden yararlanarak yazdığını çevirenin, “takdim”inden öğrendiğimiz bir kitabı var: “Rusların Kafkasya’yı İstilası ve Şeyh Şamil” ( Çev. Sedat Özden, Kayıhan Yayınları, 1989 İst.)

Aktarıyorum:

“... Bunun üzerine, evlerin her tarftan ateşe verilmeleri emredildi...Ölmeye kesinlikle karar vermiş olan Çeçenlerin bulunduğu yerden melankolik ‘ölüm şarkısı’ yükselmeye başladı. Başlangıçta her tarfa yayılan şarkı, sonraları; söyleyenlerin sayılarının ateş ve duman etkisiyle azalmasından dolayı gittikçe azalarak daha az duyulmaya başladı. Herşeye rağmen yanarak ölmek, çok acı verici bir olay olsa gerek! Aniden evin kapısı açıldı. Eşikte bir Çeçen göründü... Kılıcını sallayarak bize doğru atıldı... Çıplak göğsüne mermiyi yiyen Çeçen aniden havaya sıçrayarak yere düştü...”(S.264)

Yazar; anı sahibinin savaş notlarının yanısıra araya sıkıştırdığı, şimdilerde de üstünde durup düşünmemizi farz kılan duygularını da arşivden çıkarıp önümüze koyuyor kısa bir bölümünü aktarıyorum:

“Bu kanlı dramın son sahnesi de oynandıktan sonra perde kapandı ve karanlık bütün sahneyi örttü... Neden bu tür olayların olması gerekiyor? Bu dünyada, tüm insanları dilleri ve inançları bakımından; herkese yetecek kadar yer yok muydu?” (S.264)

***

“Şamil ve Müridizm” diye başlayacakken yazıya, dümeni çevirip başka sulara açıldığımın farkındayım.

Dönüyorum:

Kişisel düşüncem; müridizm bilinmeden ve anlaşılmadan 19’uncu yüzyılın handiyse başlarından ortalarına, 1859 yılına kadar devam eden ve son derece kanlı bir şekilde bastırılan Dağıstan/Çeçenya direnişinin anlaşılmasının zora gireceği yönündedir. Bir adım daha atacak olursam şunu ilave etmemin bir sakıncası olmayacağını düşünüyorum: Rus-Kafkas savaşı denilince akla ilk gelen Şamil ve müridizmdir.

Çok açık müridizmin ana kaynağı İslam. Beslendiği tarikat Nakşibendi...

Kafkasya halklarını bu tarikatla tanıştıran Çeçenistanlı İmam Mansur’dur. Ortaya çıkmasının tarihi olarak 1785 gösteriliyor. Ancak Dağıstan ve Çeçenistan’da Rus işgal harketine karşı direnişin yükselmesi “imamlar dönemi”yle başlatılır. Tarih 1829, ilk imam Gazi Muhammed... Sembol isimse dünyanın en büyük gerilla liderlerinden biri olarak nitelendirilen ve 1834 yılından başlayarak 1859 yılına kadar 25 yıl boyunca savaşı yöneten Şeyh Şamil...

Şamil şunu yapıyor; kendini Allah’a adayan ve bütün dünya nimetlerinden elini eteğini çeken, ölümü Allah’a erişmek için yapılan bir yolculuğun aracı olarak gören, bu yolculuğa çıkmadan önce de insani, dünyevi bütün istek ve arzulardan arınmak için sabah akşam devamlı tövbe istiğfar edip sayısız defa Fatiha ve İhlas-ı Şerif okuyan tarikat mensubu müridi; en azından şimdilik bunlarla vakit geçirmeyip sömürgeci Rusları kapıdışarı etmek için kavgaya davet ediyor. Müritliği katı disiplinli savaşçılığa, “ Allah sevgisini” yurt sevgisine, cihadı gazavat’a çeviriyor. Ustalığı da burdan geliyor olmalı. Şamil din adamı ve şeriat yanlısı biri olarak yaşamının hiçbir döneminde “Şeyh”,”İmam” gibi unvanları kullanmamasını da “xabze” adı verilen Kafkas geleneklerinin şeriat’ın katı kurallarıyla uyuşamayacağı gerçeğini görmüş olmasına bağlamak gerekir derim.

***

Moşe Gammer’in (İsrail’li tarihçi) “Sovyet Tarihçiliğinde Şamil” adını taşıyan M.Gökhan Menteş tarafından Türkçeye kazandırılan ve Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından kitaba dönüştürülüp basılan uzun bir makalesi var. Yazarın politik düşünceleri bir yana, Şamil ve Kafkas direnişini Sovyet tarihçilerinin nasıl değerlendirdiklerini görmek açısından, en azından meraklıları için, söz konusu kitaptan yaptığım aşağıdaki alıntı hiç te fena olmayacaktır. Biraz uzunca ama aktarıyorum:

“Öte yandan Sovyet tarihçiliğinde, Şamil bir ulusal bağımsızlık savaşımının kahramanı olarak anılmış, kişiliği en hareketli biçimde anlatılmış, hareketi her ne kadar dinsel görünüşlü ise de, özünde ilerici olarak tanımlanmıştır…”

Yazar bu çizginin 1920’ lerin ünlü tarihçisi Mihail Nokolayeviç Pokrovski tarafından başlatılmış olduğunu belirttikten sonra devam ediyor:

“Lenin’in Büyük Rus Şovenizmine karşı savaşılması buyruğunu aşırıya taşıyan Pokrovski, çarcı Rus yayılmacılığını Leninist anlamda emperyalizm olarak en güçlü biçimde kınamıştır. Rusların Kafkasya’yı fetihlerindeki kabalık ve yanlışlıkları tüm ayrıntılarıyla anlatılmıştır. Pokrovski, Marks ve Engels’in Şamil hakkındaki görüşlerini izleyerek onu ‘bir kahraman ve eşit olmayan bir savaşımda yetenekli bir önder’ olarak tanımlamış ve hareketine demokratik demiştir.”

“Sakallılar” ın da Şamil’e ve Kafkas direnişine yönelik düşüncelerini öğrendiğimize göre elimiz rahatlayacak demektir!

Şöyle yapsak ne dersiniz? Şamil’in şeriata yönelik fikriyatını bilelim ama onun yurtseverliğini ve destansı kavgasını da aklımızda tutalım...

(Devam edecek ve son olacak, kurtuluyorsunuz.)

Mehmet Bozkurt-Haber Sol

Abzah, Şapsığ, Bjedığu, Hatıkuay, Besleney, Kabartay..Hepsine Adigediyoruz. En kalabalığı da Kabartaylar oluyor. Bu bölümde izninizle Kabartaylar üstünde durmak istiyorum. Kabartayları diğer kabilelere göre öne çıkartan sadece “Anavatan” ya da diasporadaki nufuslarının diğerlerine göre görece fazlalığı, ya da çoğu Adige kabilesinin “ana”sı olması değil; onların sosyal ve toplumsal yapılarının diğer kardeş kabilelerden farklı olduğuna yönelik, kuvvetli ve ikna edici kimi özelliklerle donanmış olmasıdır.

Önce şu; tek tanrı ve bu tek tanrının da göksel, semavi demek istiyorum olduğuna yönelik inancı Kabartaylarda çok eskiye dayanır. Hıristiyanlığı Roma İmparatoru Jüstinyen döneminde kabüllendiklerini ve bunun 500’lü yıllar anlamına geldiğini daha önce yazdığımı hatırlıyorum. Tabi 18’inci yüzyılın ortalarında İslamiyetle tanıştıktan sonra; İsa ve Muhammed’i karıştırıp hangisinin kendi peygamberleri olduğuna karar veremeyerek günümüze kadar fıkralarla taşınan yapmış oldukları şiddetli tartışmalar, müslümanlık ya da Hıristiyanlık bilinçleri hakkında bize bir fikir verse de, kabül edilmelidir ki, bu, onların tek tanrı inançlarının çok eskiye dayandığı gerçeğini zedelemekten uzaktır.

Bu böyledir ve benim bildiğim kadarıyla dünyada şartlı şurtlu ve “kırmızı çizgili” olarak masaya oturup İslama geçen dünyadaki tek halk Kabartaylar olmalı derim.

“Kırmızı çizgi” Kabartayların feodallerine aittir. Bu cümleyi kurduktan sonra Kabartaylarda sınıfsal konumlanışlardan söz etmek gerekiyor.

***

Şöyle: Diğer Adige kabilelerinde görülmeyen ölçüde son derece keskin ve belirgin bir sınıf ayrılığı var Kabartaylarda. Bunun nedeni sade ve basit. Kabartaylarda ana üretim aracı toprağa dayanırken diğer Adige kabileleri; Abzah, Şapsığ vd.’de geçim, hayvancılık ve talan üstüne kurulu. Bunlarda işlenebilir toprağın az olması nedeniyle zenginlik sahip olunan hayvan sayısıyla ölçülüyor.

Temsil, Adige kabilelerinden nufus olarak Kabartaylardan sonra en kalabalık olarak bilinen Abzahlarda 19’unucu yüzyılın ortalarına kadar, bey, ağa, efendi, köle gibi toplumsal tabakalar oluşmamış; Köy Meclislerince yönetilen demokratik bir yapı egemen olmuştur. Abzahlardan başlamışken biraz daha sürdürmemin ne sakıncası olabilir ki; Abzahlarda da köle kullanımı olmakla beraber bunlar ya komşu kabilelerden talan yoluyla elde edilmiş kişiler ya da özellikle Kabartay bölgesinden feodallerin zulmünden, “buramıza geldi” diyip kaçan serf tabakasından fukara takımıydı. Kaçanlar, olanakları el veren bir aileye sığınmışsa çoban ya da hayvan bakıcısı olarak istihdam edilir, olanaklar el vermiyorsa talan “mallarının” arasında satılmak için bekleşen esirlerin arasına dahil edilirdi.

Şimdi Kabartaylara tekrar dönüyorum. Ayrıntılara boğmamak için de sadeleştirerek yazıyorum: İki ana sınıf görülüyor Kabartaylarda. Birincisi soylular ki beş ayrı derceye göre sıralanmışlardır. Sıralamanın en üstünde “Tiakuleş” denilen prens takımı bulunur. İkincisi, yani halk sınıfı ise dört ayrı derecede sıralanır, en alt seviyede “Vuneut” adı verilen ve ev hizmetlerinde kullanılan köleler bulunurdu.

***

Biliniyor, Rusya’da kölelik 1861 yılında kaldırılmıştır. Rusya’nın Kafkasya’yı işgalinden sonra (1864), 1866 ylında, yani Kabarday prenslerinin Ruslarla yaptıkları ve yenilgiye uğradıkları son savaş olan ve tarihe “Pşil’zave” ( köle savaşı) olarak geçen savaş sonrasında, Temmuz ayında Kabarday prensleri Rus çarının temsilcisi General Loris Melikov’la köle pazarlığına oturmuşlardır. Prensler köleleri azat etmeyi kabül ederlerken bazı ayrıcalıklar talep etmişerdir. Sınıfsal ayrımın keskinliğine örnek olsun diye çok sayıdaki taleplerden, sıkmamak için sadece iksini seçerek aktarmak istiyorum: Bir, “15–45 yaşları arasında sağlıklı kadın ya da erkek kölenin azat olma bedeli 200 rubledir. 45 yaşında büyük olanların, sağlıkları iyi olmayanların, vücutça sakatlığı bulunanların azat bedellerini ortak komisyon belirler. Diaspora Kabartay dostlarımın bana tepki göstereceklerini bilerek “iki” diyorum. İki; 15 yaşından küçük kız erkek kölelerin azat bedeli, her yaş için 10 rubledir...

***

Şimdilik bu kadar yeter diyerek Kabartayların yukarıda sözünü ettiğim “kırmızıçizgi”lerine dönüyorum:

En özetiyle şu: “Tamam, Eşhedü en la ilahe illallah… Ama şeriat mahkemelerini biz sevmedik, halka dair olsun, soylulara şeriatın uygulanmasını kabül edemeyiz!”

Soyluların bu taleplerini son derece sevimli ve meşru bulduğumu söylerken, beni şaşırtan, Osmanlının gönderdiği imam ve kadıların bu talebi İstanbul’a iletmeleri ve Şeyhülislamın da bu talebi kabül etmiş olmasıdır.

Sabrınıza sığınarak devam ediyorum:

Soyluların kendi aralarındaki sorunları eskiden olduğu gibi yine kendi aralarında oluşturdukları “Asiller Kurulu” , “xabze”(Gelenekler) göre çözüme bağlanırken; halk tabakasının üyeleri arasında çıkan sorunların çözümüne şeriat yasaları el atmıştır. Özetçesi İslam şeriatı fukara kesimde kendisine yer açmış, soylulara ilişememiştir! Burada küçük bir parentez açmak durumundayım.

Açıyorum: 1824 yılıdan 1859 yılına kadar aralıksız olarak 35 yıl süren Rus- Dağıstan / Çeçenistan savaşlarında ortaya çıkan Müridizm, bir inanç ve yaşam felsefesi olarak Nakşi Şeyhi Şamil’le anılsa da tarikatın ortaya çıkışı biraz daha eskiye, 1790’lı yılların başına İmam Mansur’a kadar dayanır. Dağıstan ve Çeçenistan’da İmamlar Dönemi olarak anılan bu dönemde tarikat, İslamın bilinen yaylımacı karekteriyle Adigelerin yoğunlaştığı bölgelere el atmışsa da buralarda kendine yeterince taraftar bulamamaıştır. Bunun önde gelen nedenlerinden biri olarak Adige aristokratlarının “xabze” lerinin, şeriat yasalarının çok katı olarak uygulandığı Müridizmle bağdaşmasının olanaksızlığı gösterilir ki, doğruluğuna katılmak gerekir. Parentezi kapatmadan şunu da ilave etmem abartılı bulunmamalı; tarikatın katı şeriat kuralları başlarda Şeyh Şamil’in yanında yer alarak savaşan Çeçenleri bile zaman içerisinde bezdirmiş ve büyük bir bölümünü Şamil’den uzaklaştırmıştır. Parentezi kapatıyorum.

Şimdi Kabartaylara dönebilirim.

1864’te Kafkasya’nın Rus işgalinin gerçekleşmesinden sonra serflik ve kölelik Kabartay aristokratlarının Çarla yapmış oldukları anlaşma gereği 1867’ye kadar sürmüş, Kabartayların Osmanlıya “göç”ü bu tarihten sonra ağırlıklı olarak kara yoluyla ve kazasıs belasız gerçekleşmiştir. Şimdi bu son yazdıklarıma itiraz edileceğini biliyorum. Onun için de özellikle altını çizerek bir kez daha belirtiyorum; Adigeler demiyorum, Adigelerin Kabartay olan kesiminden söz ediyorum. Bunun için belge araştırmaya falan gerek yok. Uzunyayla’ya bakmanız yeterlidir. “soylu” olmayan ve soyuyla sopuyla övünmeyen bir tek aile gösteremezsiniz ki, sorsanız hepsi çil çil altınlar, köleleri, silahları ve atlarıyla Osmanlıya gelmişlerdir. Altını bir kez daha çiziyorum ve aristokratlar diyorum yani bey takımı.. Soruyu da onlara yöneltiyorum: Bu sürgün mü yoksa göç mü?

Mehmet Bozkurt

habersol

Büyük ataları Nartlar kadar sıkı-fıkı olmasa da güzel güzel yaşayıp gidiyorlardı sayıları bir hayli çok olan tanrılarıyla. Sonra şalvarlı, tuhaf serpuşlu, bıyıkları karga kanadı demir attılar Çerkezistanın Soğucak limanına. Kafasında Çerkes kabağı iriliğinde, kavuk denildiğini sonradan öğrenecekleri bir serpuş olan Osmanlı Ordusu Başkomutanı mağrur ve mütehakkim Canik Ali Paşa kıyıya yanaşan tekneden inen ilk adem oldu.

Ünlü tarihçi Cevdet Bey’in yazdıklarına inanacak olursak kıyıya inenlere fazlaca sokulmadan şöyle biraz uzakça bir mesafeden ama düşmanca da davranmadan seyre durmuş çoluk çocuğun da aralarında olduğu meraklı bir Çerkes kalabalığı. Gülüşüp el kol hareketleriyle selamlamışlar Osmanlı askerlerini. Bu dostane davranıştan pek hoşunt kalan Osmanlılar hemen kıyıya çadırlarını kurup yatmaya durunca…

Ama gerçek ama uydurma, bilemeyiz “Benim diyen yiğitler, yola sığmayan bahadırlar bir öküz fiyatına satıldı” diye yazar Cevdet Bey ünlü Tarih -i Cevdet’te... Anladığım ve kısacası, “çangal bıyıklı” yeniçeriler derin uykudayken Çerkesler, gece baskınıyla kafalarına çadırlarını geçirip yallah!

Demek istediğim ve tarihçimizden öğrendiğimiz kadarıyla 1778 yılında Osmanlıyla Çerkesler arasında kurulan ilk doğrudan temasın Osmanlılar açısından pek te sevimli olmadığı yönündedir.

Büyük ataları Nartlar kadar sıkı-fıkı olmasa da güzel güzel yaşayıp gidiyorlardı sayıları bir hayli çok olan tanrılarıyla!

Bu defa ardında öncekinden çok daha kalabalık ve iyi donanımlı yeniçeriler, ellerinde Kuran dillerinde dua sarıklı hocalar ve kuşaklarında usturaları sünnetçiler olduğu halde Kafkas kökenli bir deşirme paşa olan Gürcü Feruh Ali Paşa iner gemiden. Tarih-i Cevdet’te işaret edilen tarih 1782’dir.

Yok, düşündüğünüz gibi değil; yani sünnetçi takımı ellerine kuşaklarına atıp “Ya Gaffar ya Settar…” işe başlamış değiller. İlkin Kafkas geleneklerini iyi bilen Feruh Al Paşa getirmiş olduğu bol ve değerli hediyeler eşliğinde Çerkeslerin hatırı sayılır birinin evine konuk olmur, Cevdet Bey’in yazdıklarına göre. Artık “İslam’ın, ruhu terbiye etmeye yönelik önerilerinin kendi doğasına daha uygun olduğunu aniden keşfetmesi mi “ yoksa önüne serilen hediyelerin ihtişamı mı burası karanlık, Çerkes Beyi “Eşhedü en la ilahe…

Sünnetçi sonra... Ardından Feruh Ali Paşa’nın Şapsığ Beyine damat olması var. Büyük ataları Nartlar gibi çok sayıda tanrıları olan kıyı Çerkeslerinin tanrı sayılarını bir’e indirip İslam’a geçmelerinin hikâyesi elbette bu sözcüklerle değil ama öz itibariyle böyle anlatılır Tarih-i Cevdet’te. Yine de “Khabze” dediğimiz geleneklerden beslenen Çerkes/Adige yasaları çoğu kez geçerliliğini günümüze kadar korumuş ve İslam “khabze”ye uydurularak olabildiğince yumuşatılmıştır. Tam bu cümleyi yazdığımda aklıma Yahya Kanbolat Bey’în (1.TİP’ten milletvekili, Antakya, Reyhanlı’lı Abzah…) “Kuzey Kafkasya Kabilelerinde Din ve Toplumsal Düzen” adını taşıyan çalışmasından kısa bir bölüm aktarasım geldi: “ Çerkesler 1880 yılında Reyhanlı ilçesi Haran Köyüne iskân edildiklerinde düğüne çıkan kızlar İslamiyet gereği yüzlerini gayet ince bir tülle örterler ama dinlenme odasına çekildiklerinde kepçeyi küpe daldırıp şuet (şarap) içerlerdi. Animist dönemdeki folklor, İslamiyet koşullarında böyle uygulanmıştı…” İslam’ın şarap yasağını delenAbzahlar, İslamın olmazsa olmaz beş şartından biri olan zekât’ın kendilerine ağır gelen bölümünü en azından bu dünyada vermemenin yolunu bulmuşlar, hesabı ahirete bırakmak becerisini göstermişlerdir. Şöyle; Osmanlıya tarım ürünlerinden vermekle yükümlü oldukları öşür, yüzde on tarım vergisi umurlarında olmamıştır. Ürttikleri bir avuç darı, ne ki... Üç beş ölçek darıyı imamın önüne döktüklerinde sen sağ ben selamet.. Ancak esas olarak hayvancılıkla uğraşan Abzahlar, hayvan sayısı üzerinden hesaplanan kırkta bir zekâta, İslamın olmazsa olmazı olmasına rağmen hiç mi hiç güleç yüzle bakmadılar. Derhal yüzlerini ekşitip imamla pazarlığa oturduklarını yazar Yahya Kanbolat. İslamla ilişkilerinin pek de sağlam olmadığını bilen imam efendi de iyiden iyiye islamdan soğumalarının önünü almak için Abzahların dâhiyane önerilerine boyun eğmek durumunda kalır. Öneri basit olup şimdi bile bana gayet hakkaniyetli gelir. Zekât için payına düşen, temsil, on koyunu önüne katan Abhaz ısız bir yere koyunları götürcek ve gayet pes, duyulur duyulmaz bir sesle “Bu zekât kimin nasibi ise ona kısmet etsin” şeklinde üç defa seslenecektir. Dediğim gibi pes ve derinden bir sesle... Alan olmayınca sizinki koyunları önüne katıp gerisin geriye evine dönecektir. Zekât vermek istemiş ancak kime versin ki Abzahçık! alan olmamıştır maalesef!

***

Kafkasya’da Çerkeslerin bir bölümü ister İslam’ın nurani gücü, ister rüşvet deyin İslam’a yarasız/beresiz daha kansız bir geçiş yapmışlardır denilebilir. Sünnet hariç... Lakin orta bölgelerde, özellikle de Kabartay’da hiç de böyle değildir.

***

Kabartaylar’ın, Rusların 950’li yıllarında Hıristiyanlığı kabül ettikleri notu gözönünde tutulursa, onlardan yaklaşık 500 yıl önce Roma İmpartoru Justinyen döneminde Hıristiyanlığa geçtiklerini okuyoruz “Çerkes Tarihi”nin yazarı Şora Bekmurze’den

Doğuda, daha 13’üncü yüzyıldan itibaren İslamiyeti kabüllenmiş Dağıstan-Çeçen kabilelerinin, daha Batıda sömürgeci Osmanlının himayesine girmiş Müslüman Kırım Hanlarının hediye, rüşvet, kılıç zoru dâhil her türlü hile ve zorbalıklarına rağmen Kabartay coğrafyasında “lailaheillalah” deyeni bulmak imkânsız denecek kadar zor olduğunu da Bekmurze’den öğreniyoruz... Detirtemiyorlar. Demeleri sonradan olacaktır. Sonrasına da kulak asmayın, Evliya Çelebi 17’ nci yüzyıl ortalarında Başkâtibi Haşim Efendi’yle oralarda dolanıyordu, değerli gözlemlerini yazdırdı: “Kâfir ve Müslüman değillerdir. Kendilerine kâfir dense kızarlar. Behey Müslüman desen göz yumarlar. Haşr ve neşri (kıyamet ve yeniden diriliş) inkâr ederler. Çerkeslere kâfir desek aman vermeyip öldürürler. Lailaheillelah derler ama semiz domuzları kuyruğundan yerler. Oruç tutmazlar, namaz kılmazlar…”

***

Tamam, Evliya Çelebi biraz abartırdı olayları... Hatta “uydurukçu” olduğunu da söyleyebilirsiniz. İyi de, peki benim tanıklığıma ne diyeceksiniz? Aradan kuşaklar geçtikten sonra babaannemin namaz kılarken seccadesinin başına yanan bir mum dikmesine ne diyeceksiniz?

Hangisine yaranmak istiyordu, İsa ya mı, Muhammede mi? Müslümanın böylesine ne demeli?

Mehmet Bozkurt

habersol

Bir önceki yazımın başlığındaki (oshamen çocukları) Oshamafe sözcüğü artık nasıl olmuşsa kayda Oshamen olarak girmiş. Düzeltiyorum, özür diliyorum.

Oshamafe, Elbruz Dağı'nın Adigece adıdır. Dileyen Tanrıların Tahtı diye bir anlam yükleyip çevirebileceği gibi; Mutluluk Dağı ya da Ruhların Kralı olarak da çevrilebilir Türkçe'ye.

***

19'uncu yüzyılın sonlarına kadar Kuzey Kafkasya halklarının ekonomisinin neye dayandığı sorusu sorulduğunda sıralamanın önem ve ağırlığına göre bir, talan; iki, hayvancılık; üç, tarım olarak yapılmasının çok da eksikli bulunmayacağını düşünenlerdenim. At sırtında soyulmaktan korkmadan gezinen cesur tacirlerin ve limanlarda bekleşen daha az cesurların iştahla arzuladıkları en değerli yükün yesirler olduğu bilgisi tatsız-tuzsuz olsa da maalesef gerçektir ve talan kalemlerinden biri olarak değerlendirilmesinin de sakıncası yoktur.

***

At başka. Şimdi bile üç kuşak sonra gurbet ellerdeyken nerede başı ince yapılı, yüzü köşeli, gözleri büyük, beli ve ayak bilekleri ince, sağrısı kallavi bir at görsem ister inanın ister inanmayın; elimde değil çalasım geliyor!

At, talan malına dahil değildir. Yapılan eylem başkasına ait olana el koymak gibi görülüyorsa da öyle değidir. Hırsızlık amacıyla yapılmaz. Atın kendisine yakışanla buluşmasının serüvenidir sizin çalma dediğiniz. Çünkü at kendini çaldırmaz. Değer vereni derhal anlar, biraz gayret, bir bakmışsınız güle oynaya ardınıza takılıvermiş ayakları keçeli!

Yalan mundar, çalasım geliyor!

***

Köle ticaretinin şimdi durduğumuz yerden bakıldığında övünç duyulacak faaliyetler arasında yer almadığı pek açık. Ancak köle ticaretinin uzunca bir dönem dünya devletleri ile henüz devletleşememiş halkların ekonomilerinde yer alan önemlice kalemlerden biri olduğu unutulmamalı.

Yani sadece Kafkas halklarına mahsus değil. Temsil, Osmanlı 1. Murat'tan başlayarak köle ticaretini düzene sokmak için, hani şu bildiğiniz, günümüzde zabıta müdürlüğü benzer bir daire dahi ihdas etmiş. Başına da mesaili maaşlı adam koyup bir de nam vermiş: Esirciler Kethüdası... Benim anladığım esir pazarları baş denetçisi gibi bir şey olmalı bu makam.

Dairenin adı, makam sahibinin namı değişse de 1847 yılına kadar bu daire resmen görev yapıyor, sonrasında devletin aradan çekildiği, köle ticaretinin özelleştirildiği anlaşılıyor 1908'e kadar. Öyle gizli saklı değil, pazar alanı olmacasına ve vergi alınmacasına devam ediyor. Köle ihraç noktalarının başında Kuzey Afrika ve Kafkasya geliyor. En değerli köleler Çerkeslerden devşiriliyor.

***

Araya kısa bir not sıkıştırmak istiyorum: Sanki savaşsızlık bir eksiklik gibi görülüyor Kafkas coğrafyasında. Dışarıya karşı yapılan savaşlarda birlik sağlanamamasının nedenlerinden biri yaslandıkları talan ekonomisinin sonuçlarından biri olarak, kabilelerin birbirleriyle kıyasıya savaşması ise; diğeri, dini inançlardaki farklılıkların doğurduğu endişeler oluyor. Bir başka yazının konusu olacak, Müridizm. Ancak şu kadarını söylemenin sakıncası yok; Müridizmin İslam şeriatı felsefesi Doğu Kafakasya-Rusya savaşlarında, Doğu Kafkas halklarının Kuzey'den destek almasının önüne bir engel olarak çıkıyor. Feodal Adige beyleri Müridizmin eşitlikçi söyleminden korkuyor, hatta Kabartay beyleri Rusya'yla ittifak etmekten çekinmiyor. Şimdi sırası değil, geldiğinde üstünde durulacak.

Ama şu soru sorulursa kestirmeden bir yanıt verebilirim. Soru şu olsun: Birlik olunsaydı tarih başka türlü tekerrür eder miydi?

Bana kalırsa etmezdi.

Çünkü tarihin tekerliği Rusyada gelişmekte olan kapitalizmden yana dönüyordu. Yani Rusya'nın ittifakı olan kapitalizm feodalizmi yakıp yıkıp yeni bir Rusya kurma sürecine girmişti.

***

Talan, gasp, hırsızlık 19'uncu yüzyıla kadar bütün devletlerin ve halkların dayandığı ekonomik zemin oluyor.

Temsil, Osmanlı'nın yükseliş ve genişleme döneminin bütün sultanları hırsızdır tespitini temellendirmek pek güç değildir. Yavuz'un, Sultan Selim'in diyorum, İslam ülkesinden alıp getirdiği kutsal emanetler hırsızlık malıdır, zor alım olduğu için de gaspa girer, ancak Osmanlının torunları yüzlerce yıldır bu çalıntı mallara sahip oldukları için övünüp dururlar!

İstanbul'un tarihte yaşadığı iki büyük hırsızlık ve gasp felaketinden birinin faali Latinlerse ikincisi Fatih'in Osmanlısıdır. İstanbul'un uğradığı büyük felaket suyun bu yakasındakilerce halen zafer olarak kutlanır ve kutsanır.

Kanuni, Süleyman diyorum, Avrupa'ya yaptığı bütün seferlerinden büyük ganimetlerle dönmüştür, zor alım anlamına gelir. Hırsızlıktır. Dönerken zaptettiği ülkelerin halklarının başına tayin ettiği voyvodolar da kendi halkının malının mülkünü emeğini evvelden beri çalan hırsızlardır. Yani Osmanlı hırsızlıkta dış partnerlidir. Hırsızlıkları fevkalade katmerli ve süreklidir. Dış ortağı vasıtasıyla gaspı inceltmiş vergi adı altında sürdürüp durmuştur.

Çerkesler talancılıkta Osmanlıyla yarışamaz. Ne olabilir ki talancılığı, en fazla cürmü kadardır.

Bilen bilmeyen Çerkesleri at hırsızları deyip talana örnekleme yapar.

Ne demiştim, at çalmak hırsızlık sayılmaz. Yeminle söylüyorum. Nerede bir at görsem çalasım gelir!

(Devam edecek)

Mehmet Bozkurt

Kaynak: habersol

Çocukluğumuzda hep Kaf Dağı’nın ardından söz eden masallar dinlerdik… Doğrusu biz bu masallarla ve hikayelerle büyüdük… Kaf Dağı’ndan söz açılınca, bizim küçücük yüreğimizde Kafkas Dağları şekillenir, bilincimizde de Kafkasya biçimlenirdi…

Kafkas kökenli ailelerin çocukları için bu masalların, hikayelerin daha da farklı bir anlamı vardı… Hep Kaf Dağının ardını merak ederdik düşlerimizde… Kafkasya’nın özlemini duyardık minicik yüreklerimizde…

İşte yıllar sonra, nihayet, düşlerimize giren o Kaf Dağı’nın ardını görebiliyoruz… Kafkasya’ya olan merakımızı ve özlemimizi gideriyoruz… Kafkasya’nın yeşil doğasıyla gökyüzünün mavisinin buluştuğu, birleştiği Kafkas Dağları’na ve Elbruz’lara ulaşıyoruz…

HERKESTEN AYNI TAVSİYEYİ DUYDUK

Kafkasya gezimiz süresince uzunca bir süre kaldığımız Adıgey Cumhuriyeti’nin başkenti Maykop’tan Dombay’a hareket ediyoruz. Karaçay - Çerkez özerk bölgesinde yer alan Dombay, önemli bir kış turizmi merkezi. Buralarda kiminle görüşsek, herkes bize Dombay’ı methediyor ve mutlaka görmemizi istiyor. Bunca çok sözü edilen ve methedilen Dombay, doğrusu ilgimizi çekiyor.
Karayoluyla Kafkasya’yı bir baştan bir başa kat ediyoruz. Yol boyunca köyleri, kırsal kesimi de gözleme ve izleme fırsatı buluyoruz. Geniş ormanlar, yemyeşil uçsuz bucaksız tarlalar göz alabildiğine uzanıyor. En geniş topraklara ve petrol, doğal gaz gibi yer altı zenginliklerine sahip olan bu coğrafyada yaşayanlar, bunların keyfini sürüyorlar. Toprak, su ve petrol, başta ekonomi yaşamı olmak üzere, hayatın her alanında ağırlığını hissettiriyor.

Karaçay- Çerkes özerk bölgesi Rusya Federasyonu’na bağlı. İki halk kaynaşmış. Bin yıldır burada Karaçaylar ve Adıgeler birlikte yaşamış. Eskiden İpek Yolu buradan geçiyormuş. Son yıllarda nüfus Karaçaylar lehine artış göstermiş.

RUSLAR ÖNLEM ALMIŞ

Karacaisk ve Taberda şehirlerini geçerek Dombay’a ulaşıyoruz. Yol üzerinde gördüğümüz Taberda Gölü’nün kıyısında mola veriyoruz. Gölde yüzenler, balık tutanlar ve göl kıyısında yürüyüşe çıkanlar. İlginç görüntüler oluşturuyor.

Dombay 3 bin metreyi aşan yükseklikte, çok görkemli görüntülere sahip önemli bir turizm bölgesi. Burayı görünce, “Kafkasya’ya gelip de Dombay’ı görmeden gitmek olmaz” diyen Adıge dostlarımıza hak veriyoruz. “Bunca yolu göze alıp da iyi ki gelmişiz” diye düşünüyoruz.

Burada asıl kalmak istediğimiz Alibeg Otel’e çıkamıyoruz. Çünkü askerler zirveye çıkan yolu bariyerle kapatmış. Otel de askeri bölge içinde kalmış. Buraya çıkabilmek için önceden izin alınması gerekiyormuş. Bu durum, terör konusunda son yıllarda önemli sıkıntılar yaşayan Rusların, terör hareketlerine karşı önlemlerini ne denli güçlendirdiğinin somut bir ifadesi. Çünkü kısa süre öncesine kadar burada böylesi bir önlem yokmuş.

BİR ÇERKEZ GÜZELİ

Askerlerin önlemleri ve sınırlamaları nedeniyle daha yukarılara çıkamayıp, Dombay’ın içinde Mustang Otel’de kalıyoruz. Burada ortam ve manzara harika. Dağlarda karlar neredeyse buzula dönüşmüş. Oralardan aşağılara süzülen sular, Dombay’ın içinde çağlayıp ırmağa dönüşüyor. Irmağın çığıltısı insana huzur veriyor. Kaldığımız otelde görevli Nadya da, her daim gülen yüzüyle bu güzel görüntüyü tamamlıyor. O da bir Adıge.

Akşama doğru sis iniyor ve ardından yağmur başlıyor. Hava çok soğuyor. Ama manzara harika… Gecenin karanlığında çağıldayan ırmağın sesi, bizim için sanki bir ninniye dönüşüyor…

Ertesi sabah kahvaltıdan sonra teleferikle zirveye çıkıyoruz. Biz yukarıdayken yeniden yağmur başlıyor. Burada ne zaman güneş açıyor, ne zaman yağmur yağıyor hiç belli değil.

Ortalığı sis bulutları kaplıyor… Kollarımızı uzatıp bulutları kucaklıyoruz, onlarla adeta dans ediyoruz!..
Bu harika manzara karşısında büyülenip, bir an için gözlerimizi kapatıyoruz… Çocukluğumuzun Kaf Dağı masalları, büyüklerimizden dinlediğimiz Kafkasya hikayeleri adeta canlanıp bir film şeridine dönüşüyor ve bilincimizden, yüreğimizden akıp geçiyor…

Dombay’da gözümüzü ve gönlümüzü Elbruz’lara, Oşhamafe tepesine çeviriyoruz… İşte çocukluğumuzda bize anlatılan masallardaki Kaf Dağı’nın ardı burası olsa gerek…
Dağlara, bulutlara yeterince doyduktan sonra, Dombay’dan ayrılıp Çerkeskiy kenti üzerinden yeniden Maykop’a dönüyoruz. Ama gözümüz ve gönlümüz Dombay’da kalıyor…

35 farklı dil konuşuluyor

Kafkasya’da günler süren gezimizde, en çok dikkatimizi çeken konuların başında çok dilli yaşam geliyor. 35 ayrı dilin konuşulduğu ve yaşatıldığı söyleniyor.

Bu konuda ilginç bir hikaye de var.

Anlatıya göre, Tanrı dilleri torbasına doldurmuş ve dağıtmaya çıkmış. Kafkasya’nın yüksek dağları olarak bilinen Elbruz’un zirvesi Oşhamafe’ye gelince, ayağı takılmış. Torbasındaki diller Kafkasya’ya saçılmış.

Çerkesler, Oşhamafe Tepesi’ni kendileri için bir simge kabul ediyor. Yüceliğin, erişilmezliğin, özgürlüğün doruğu olarak düşünüyorlar.

Kaynak: Hürriyet

Çevirerek sunduğumuz bu yazı, 19 Mayıs 1864 günü Çarlık Rusyası'nın başkentinde çıkan «St. Petersburg Jurnali» adlı bir gazetede yayımlanmış. Birkaç nesilden beri Rus İmparatorluğu'na karşı inatla bağımsızlık savaşı vermekte olan Kafkasya'da, son direniş güçlerinin ve sivil halkın adım adım «temizlenerek» ülkenin kesin olarak ele geçirilişini müjdeliyor. Olaya bir sömürgecinin gözüyle baktığından yokedilen binlerce insandan, yakılan köylerden ve tarlalardan, binlerce yıllık bir halkın yok edilen kültüründen pek bahsetmiyor. Bununla birlikte belge değeri taşıması nedeniyle okuyucuya sunmayı yararlı gördük. Özellikle, Çerkes'lerin anayurtlarını Ruslar istemediği halde «Osmanlı propagandasına kanarak», «din adamlarının kandırmacalarıyla» ve «kendi istekleriyle» bırakıp gittiklerini aradan yüz yıl geçtikten sonra «keşfedip» propaganda etmeye çalışanların dikkatine sunmak istiyoruz. (S.E.B.)

KAFKASYA BÜLTENİ

«Russkiy İnvalid»in 78 ve 90 nci sayılarında, Tümgeneral Heymann birliğinin Vubıh'ları 19 Mart'da yenilgiye uğratarak onları savaşa son vermek zorunluluğunda bıraktığından bahsolunmuştu. Bu olayın ayrıntılarıyla ilgili olarak yeni alınan bilgilerin okuyucularımız için ilginç olacağını umarız.

Bu yılın ilkbaharı başlangıcında Batı Kafkasya'da du­rum şöyle idi : Labe'den denize kadar bütün kuzey kesimi vo Kuban nehri ağzından eski Velyaminov Kalesi'ne kadar olan bütün güney kesimi direnen topluluklardan temizlenmişti. Doğudan Pşış'e ve denizden Vubın'e kadar olan bölgeyi işgal eden Kazak'lar tarafindan sıkıştırılmış ve dağlarda birliklerimiz tarafindan kuşatılmış olan Abazeh'ler, kabul ettikleri boyun eğme koşullarının yürürlüğe konmasına karşı koyma olanaksızlığı içinde bırakılmışlar; Şubat ayı içinde aileleri ve malları ile birlikte ya Kuban boyunda kendilerine gösterilen noktalara yerleşmek veya Türkiye'ye göçetmek üzere son kişlerine varıncaya kadar yurtlarını terketmişlerdi. Şubat sonlarında bu sonuç kesin olarak alındığı zaman, Yaver General Kont Yevdokimov, güney kesimindeki çapulcu boyları ya Kuban boyunda kendilerine gösterilen noktalara yerleşmek veya Türkiye'ye göçetmek zorunluluğunda bırakmak için, bu kesimde sebatkâr hareketlere girişmeye karar verdi.

Bu amaçla Tümgeneral Heymann emrindeki Dakho birliğinin dağların ana silsilesini Pşış ırmağı kaynaklarından geçmesi ve Tuapse ovasını işgal etmesi gerekiyordu.

Tümgeneral Kont Sumarakov, Dakho birliğiyle birleşmek için Djuba birliğinin bir kısmiyle Şapsığ havzasını geçerek kıyı yoluyla Tuapse ağzına yönelecek ve Djuba birliğinin diğer kısmı Psekups tarafındaki Pşeha birliğinin haraketlerine katılacaktı.

Yaver General Kont Yevdakimov'un kendi komutası altındaki Dakho birliği 21 Şubat'da ana dağ silsilesini geçti ve 23 Şubat'da Tuapse ağzına ulaşarak eski Velyaminov kalesini işgal etti. Bu harekât Tuapse ve Psesuape ovasındaki bütün dağlı boyların kayıtsız şartsız bağlılığını sağlamış ve üç günlük çarpışmalarda yalnızca üç yaralı ile iki ölü verilmiştir. Aynı zamanda Şebş ırmağının sularının alçalmasını Thamakha karakolu yakınında bekleyen Djuba birliğinin bir kısmı da ana silsileyi aşarak 4 Mart'dan önce Şapsuho ağzına ulaştı.

Öte yandan, Majesteleri İmparator'un maiyeti Turngeneral Grabbe'ın komutası altmdaki Pşekha birliği 1 Mart'da Tuapse ovasındaki Psekups ırmağı kaynaklarını geçerek bu ırmağın üst kısmındaki halkı temizledikten sonra 17 Mart'da Kuzey kesiminde bulunan Khodiji Kalesine girdi.

Bütün kuzey kesiminin yerli halk tarafından boşaltılması, Kuban ilindeki savunma hatlarının (*) büyük bir kıs mının çok zayıf birlikler bırakılarak Mart ayı başlangıcında kaldırılmasını mümkün kılmıştı.

Tümgeneral Heymann, Tuapse boyunca karakollar kurduktan sonra, 4 Mart'da Dakho birliğiyle Psesuape boyunca ilerleyerek 5 Mart'da eski Lazarev kalesini kolaylıkla işgal etti.

Mart'ın 6 sından 16 sına kadar bu birliğin Tuapse ve Psesuape arasındaki güney kesiminde giriştiği temizleme işlemi, Tuapse ağzında büyük kitleler halinde bulunan Şapsığ'ların Türkiye'ye genel göçlerine neden oldu.

Bu arada Akhçıpsı'lardan yardım isteyen Vubih gençliğinin, Şakhe üzerine yapılacak yeni yürüyüşümüze karşı koyacağı ve bu amaçla kıyı yakınındaki Godlik nehri üzerinde uygun bir şekilde toplandıklari haber alındı. Tümgeneral Heymann, bu gurubun yardım alarak güçlenmesini önlemek için Şakhe saldırısına hemen başlamanın gerekli olduğu sonucuna vararak 18 Mart'da Psesuape ağzından üç kol halinde harekete geçti: Ortadaki kol kendi emri altında (2 top ile 5 piyade taburu ve atlı birliklerle) deniz kıyısını izleyen sıradağların yamacında kıyı boyunca ilerledi; Yarbay Soltan tarafından yönetilen sağdaki kol (3 piya­de taburu) deniz kıyısını izledi ve Yarbay Kluk von Klugenau'ın komuta ettiği sol kol (4 piyade taburu, 2 dağ topu ile) dağlardan ilerledi. Düşmanın durumunu öğrendikten sonra General Heymann, Sivastopol ve Baku avci birliklerinin askerlerine sırt çantalarını atarak cepheden saldırıya geçmelerini emretti. Ayni anda Yarbay Klugenau, emrindeki birliklerin bir kısmiyle düşmana yan tarafından saldırırken, diğer kısmıyla da düşmanı kuşatacaktı. Dağlılar, önce kendi konumlarının ilerisinde bulunan köyde ilk saldırılarımıza karşı koydular ve daha sonra ağaçlardan yapılmış siperlerin arkasına çekildiler. Fakat bu savunma durumunda da saldırıya uğrayan Dağlılar çok şiddetli ve kısa bir direnişden sonra kaçmak zorunda kaldılar. Büyük bir kısmı göçetmek üzere deniz kıyısına doğru yöneldi, az bir kısmi ise dağlara çekildiler.

Bu çarpışmadaki kayıbımız, ölü olarak bir astsubay (Sivastopol Piyade Alayı'ndan Teğmen Gavronski) ve yedi kişi ile yarali olarak bir astsubay (Aynı alaydan Asteğmen İvanovski) ve 14 kişidir.

Birlikler 19 Mart'da Şakhe'ye doğru yürüyüşlerini aynı düzende sürdürdüler. Bu yürüyüş sırasında birkaç on kadar Vubıh ve Şapsığ General Heymann'a katıldılar ve ka-tılan yerli atlıların sayısı Şakhe'ye yaklaştıkça çoğaldı. Mart'ın 14 ünde öğleden sonra saat ikide 100 Kazak'dan oluşan bir bölük ve 300 kadar Vubıh ve Şapsığ'ın eşliğindekî General, Golovin Kalesi'ni işgal etti ve daha sonra birliğini bu yönde sevketti.

Casuslardan gelen haberler Vubıh topluluğunun 18 Mart'da yenilgiye uğramasının yandırdığı dehşetin gitgide dağlara yayıldığını gösteriyordu. Vubıh'lar ve diğer boylar
bağımsızlığını korumak konusundaki bütün umutlarını kaybetmişlerdi. Büyük çoğunluğu Türkiye'ye göçetmeyi düşünmeye başlamış ve bu amaçla büyük bir kısmı şimdiden de­niz kıyısında kamplar halinde toplanmışlardı; Deniz kıyısına yakın oturan birkaç yüz aile henüz gelmiş olan gemileri(kaçermas) derhal kiralayarak yola çıkmışlardı. General Heymann, bu durumdan yararlanarak Vubıh topraklarının merkezini ele geçirmek amacıyla, Dağlıların kendilerine gelmelerine fırsat vermeden hemen harekete geçmeye karar verdi.  .

Sonuçta, General, piyadeleri köprüden süvarileri at sırtında ırmağın geçit veren yerlerinden olmak üzere birliklerini nehrin sol kıyısına geçirdi. Nehir geçilirken akıntının şiddetiyle sürüklenen 12 at kaybedildi. General, 22 Mart'da daha önceki gibi üç kol halinde güneye doğru hareket ederek 25 Mart'da Soça ağzındaki eski Navaginski Kalesi'ni işgal etti. Bu dört günlük yürüyüş sırasında Vubıh'lar birliklerimize hiç ateş etmediler.         

Dagomi nehri kıyılarında General Heymann, Vubıh'ların büyüğü ve birliklerimize saldırmak için toplanan Vubih, Şapsığve Abazeh çetelerinin önderi Hacı Degumuko'nun bâğlılığını kabul etti.

Daha sonra Vubıh, Şapsığ, Ciget ve Akhçıpsı'ların büyükleri, Kafkas Ordusu Komutanı Emperyal Alteslerine takdim edilmek ve bağlılıklarını bildirmek üzere 30 Mart'a doğru birlik nezdinde toplandılar.

Nisan ayının 2 sinde Emperyal Altesleri bu büyüklerin bağlılıklarını kabul etti ve isteklerini dinledikten sonra onlara kıyıya hareket etmelerini emretti. Bu emir yerine getirilmektedir. Çok büyük sayıdaki Şapsığ ve Vubıh halkı deniz kıyısında kamplar halinde toplanmakta ve kendilerini almaya gelen gemilerin ulaşımında birbiri arkasından Türkiye'ye doğru yola çıkmaktadırlar.

Mart ayında Tuapse'den 30.000 kişi çıktı. 50.000 kişi civarındaki diğerleri de Djuba ve Tuapse üzerinden gemiye binmek iizere Anapa ve Novorosisk'de sıralarını beklemektedirler. Vubih ve Ciget topraklan kıyılarından da en az bu kadar kişi başlarını alıp gideceklerdir.

Karşı gelen boyların sonuncuları ve en inatçılarının direnmeleri, işte böylece, Kafkasya'daki birliklerimizin sebatkârlığı ve olağanüstü çabaları sayesinde kırıldı. Askerlerimiz bütün dağ silsilelerini dolaşmadan ve buralarda oturanlann sonuncularını da dağlardan kovmadan önce Kaf­kas savaşının tamamen bitmiş olduğunu söyleme olanağı yoksa da, bundan böyle hiçbir yerde inatçı direnmeyle karşılaşmayacağımız umulmakta ve sayı bakımından cok az olmaları nedeniyle, dağların boğaz kısımlarmda kalan boyların, bizim için bundan böyle en ufak bir tehlike arzetmeyecekleri sanılmaktadır.

 

(ST. PETERSBURG JURNALİ) 19Mayis1864

(*) Aşağı-Kuban (Abadzeh), Aşağı Labe Savunma hatları ve Stavropol, Battalpaşa, Proçnokop ve Doğu-Labe savutıma bölümleri.

Gurbetteki Kafkasya II – Sefer E. Berzeg – 1987 Ankara

Makale kafkasyaforumu.org'dan alınmıştır.

Kafkasyalı uzmanlar, ABD ve ab'nin bölge politikasını analiz ederek inanç ve aile değerlerinin hedef alındığını savundu.

"Batı uygarlığının bir parçası olabilmek için Kafkasya halklarının inanç ve aile değerlerinden vazgeçmesi gerekiyor. Batılı hükümetler, yöneticilerin satın alınması yoluyla üçüncü dünya ülkelerinde etkilerini artırıyor. Bunun yanı sıra vatandaşlar arasında 'demokrasi değerleri' olarak adlandırdıkları düşünceleri de yaygınlaştırıyorlar. Böylece toplum içinde abD ve ab'nin çıkarlarına hizmet edecek şahısların oluşturulmasına çalışılıyor." diyen uzmanlar, Batılı değerlerin basın, fonlar, insani yardım görünümlü kurumlar ve diğerleri aracılığıyla yaygınlaştırıldığını ifade ediyor.

Son dönemde ise eşcinsellerin korunması maksadıyla hazırlanan Batı kökenli programlar gündeme getiriliyor. Fakat bu gibi programlar Kafkasyalı aydınların tepkisini çekiyor. Almanya'nın Yeşiller Partisi'ne bağlılığı ile bilinen "Henrich Bell Fonu" Güney Kafkasya'da eşcinsellerin durumu hakkında bir rapor yayımladı. Sözde demokrasi ve insanları hakları savunucusu fon, raporda, Güney Kafkasya'da ikamet eden eşcisellerin durumlarının vahim olduğu ve onlara yardım edilmesi gerektiğini vurguluyor. Ayrıca eşcinsellerin bir araya geldiği kurumların ab'nin çeşitli devlet ve özel kurumları tarafından desteklendiğinin de altı çiziliyor.

Batılı "aydınlar" ise demokrasi değerlerinin önündeki temel engelin din olduğunu düşünüyor. Bu bağlamda İslam'ın yanı sıra Hıristiyanlığın da tehlikeli olduğu savunuluyor.

Raporu değerlendiren Kafkasyalı yazarlar, Batı ülkelerinin çifte satandart uyguladığına dikkat çekerek dini grupların faaliyetinin temel insan hak ve özgürlükleri içerisinde görülmemesini eleştiriyor. Kafkasyalı aydınlar, "Şu anda Güney Kafkasya hükümetleri Batılı ülkelere karşı sempatilerini gündeme taşıyarak siyasi ve ekonomik çıkarlarını gerçekleştirebileceklerini düşünüyor. Ancak Batılılar açısından müttefik devletlerin ideoloji ittifakı içerisinde olması isteniyor. Sadece politika ve ekonomi alanlarında değil kültürel ve sosyal alanlarda da benzer değerlerin paylaşılması talep ediliyor. Bunun için de Güney Kafkasya yönetimlerinin, Avrupa ve abD ile yakınlaşmaları karşılığında milli-manevi değerlerinden vazgeçmek ve toplumları açısından kabul edilemez nitelikte olan bir kültürü kabullenmek zorunda olduklarının farkına varmalı." şeklinde görüş belirtiyor.

Kaynak: Murat Hayati / Dünya Bülteni

15-16 Aralık 2006 tarihinde Abhazya'nın başkenti Sohum'da Dünya Abhaz ve Abazin Halkları Kongresi vardı. Ben de bu kongreye katılanlar arasındaydım. Anadolu'ya özellikle 1864 yılından itibaren yerleşen Kafkas kökenli vatandaşlarımız vardır. Halkımız bunların tamamını "Çerkez" diye isimlendirir. Oysa bu şemsiyenin altında Kabartay, Abhaz, Adigegibi ayrı ayrı kollar vardır. Biz bile Kafkasya'yı görüp iyice tanımadan önce bunlar arasındaki ayırımın pek farkında değildik.

Çerkezlerin Anadolu halkı üzerinde bıraktıkları bir imaj vardır: Bunların medeni, dürüst, kahraman ve göç ettikleri ülkelere fevkalade bağlı oldukları kanıtlanmıştır. Anadolu'da bu insanların Kurtuluş Savaşı'na katkılarını ve hürriyet mücahidi Şeyh Şamil'in hikayesini bilmeyen kimseye pek rastlamazsınız. Kafkasya haritasına baktığımız zaman iki deniz arasında uzanmış sarp ve geçit vermez sıradağların olduğunu görür ve orada yaşayan insanların bu tabiata karşı mücadelesinin ne kadar güç olduğunu düşünürsünüz. Bu iklimde yaşamak bile başlı başına bir kahramanlık gerektirir.

Kafamızda bu düşüncelerle bir Rus uçağına binip Karadeniz'in Soçi Havalimanı'na indik. Burada tahmin ettiğimizden daha güzel bir ülkeyle karşılaştık. Soçi gümrüğünden çıkıp 20 dakika sonra Abhazya hududu olan Psou'ya geldik. Gümrük işlemlerini bitirdikten sonra iki saatlik bir otobüs yolculuğu yaparak Sohum'a ulaştık. Ertesi sabah pırıl pırıl bir güneş gelenleri bekliyordu. Program gereğince tertiplenen toplantıya katıldık. Bu toplantıda dikkatimizi çeken ilk şey; katılımcıların çeşitli ülkelerden gelmiş olmalarıydı. Türkiye'den 200'e yakın delege katılmıştı. Suriye'den, Ürdün'den, Mısır'dan, Almanya'dan, İsviçre'den, Hollanda'dan ve Amerika'dan gelenler vardı. Aklımıza ilk gelen soru, Abhazlar bu geniş coğrafyaya neden yayılmışlardı?

Abhazya'yı gezerken kendimizi Antalya veya Alanya sahillerindeymiş gibi hissettik. Yollar boyunca palmiyeler, portakal bahçeleri ve hatta hurmalar göz alabildiğine uzanıp gidiyordu. Kongreye katılan delegelerin yaşadığı ülkelerin çoğunu tanıyorduk. Abhazlar bu güzel ülkeyi neden terketmişler, kimi Suriye çöllerinde, kimi Mısır'ın sıcak ikliminde yaşamak istemişlerdi? Hatta bunların dünyanın en modern ülkeleri sayılan Amerika veya İsviçre'de yaşamalarının da makul bir izahı yoktu.

Kongrede dikkatimizi çeken ikinci şey, yerleşik Abhazların gelenlere karşı gösterdiği misafirperverlik ve kardeşane ilgiydi. Abhazya Cumhurbaşkanı, Türkiye'de 23 Temmuz 1992'den beri faaliyet gösteren Kafkas Abhazya Dayanışma Komitesi Başkanı İrfan Argun'u sağına alarak yer verdi. Gelenlerle teker teker ilgileniliyordu. Abhazya'da, Abhaz-Gürcü Savaşı sonrası iş bulma, öğrenim vs. sorunlarla ilgili olarak Rusya'ya göç sebebiyle 80 bin kişi kalmıştı. Türkiye'de ise en az 800 bin Abhaz yaşıyordu. Bu durum Demirel'in Arnavut Cumhurbaşkanı'na söylediği bir sözü hatırlattı. Süleyman Demirel, Arnavutluk Cumhurbaşkanı'na "Siz 3 milyon Arnavut'un cumhurbaşkanısınız, ben ise 4 milyon Arnavut'un cumhurbaşkanıyım." Türkiye'den gelen delegeler de salonda bulunan Abhazlara aynı şeyi söyler gibi geliyordu.

Abhazya'nın tarihini çok iyi biliyordum. 2000 yılında Avrupa Konseyi'nde Kafkasya hakkında bir rapor hazırlamıştım. Ayrıca Avrupa Konseyi çalışmalarımız sırasında Çeçenistan Alt Komisyonu'nda üye olarak bulunmuştum. Bu vesileyle Çeçenistan, Dağıstan ve İnguşetya'yı ziyaret etmiştim. Abhazya'yı ziyaret etmiş olmam, Kafkasya ziyaretlerimi tamamlayan bir halka gibiydi. Toplantıda misafir olarak gelenlerle Sohum'da yaşayan Abhazların akrabalık ilişkileri ile birbirlerine kavuşmalarının heyecanı görülecek bir şeydi. Bu buluşma kuzuların ve oğlakların analarına kavuşmalarına benziyordu. Hâlâ aynı sual aklımıza takılıp kalmıştı. Bu kadar güzel bir coğrafyanın insanları ve birbirleriyle bu kadar kaynaşan halk, neden dünyanın dört bir yanına dağılmıştı. İşte bütün mesele bu suale verilecek cevapta saklıydı.

Abhazlar, ülkelerini hür yaşamak adına terketmişlerdi. Esaretten kaçmışlardı. Veya hürriyetlerini gaspetmek isteyenler tarafından sürgüne gönderilmişlerdi. Abhazlar esareti bünyelerine sindirememişlerdi. Onlara yakışmayan tek şey esaretti. Anadolu halkı nazarında bütün Kafkas halkının Çerkez olarak isimlendirilmesinin sebebi de bu büyük benzerlikti. Kafkas halkının kendine yakıştıramadığı tek şey vardı: Esaret! İşte o sıfatları, aralarındaki farklılıkları ortadan kaldırıyor, Anadoluluların kafasında tek isim olarak işliyordu: Çerkezler...

Cevdet Akçalı

Kaynak: Yeni şafak

Amerika Birleşik Devletleri diğer büyük güçler gibi kendi çıkarları doğrultusunda dönem dönem ekonomik, kültürel ve siyasi yayılma siyaseti uyguladığı gibi fiilen askeri birliklerle de müdahalelere yönelebilmektedir. ABD’nin bu harekât tarzına ait örnekler yakın tarihte Güneydoğu Asya’da, Afrika’da, bugün ise Afganistan ve Irak’ta görülebilir.

Karadeniz (1) havzası, dünyanın diğer çatışma bölgelerine yakın olmasına rağmen nispi bir istikrara sahiptir. Amerika Birleşik Devletleri ve diğer Batılı güçler çeşitli siyasi gelişmeleri gerekçe göstererek Karadeniz havzasında doğrudan veya dolaylı yoldan müdahil olma girişimlerini sürdürmektedir.

Bu çalışmada, ABD ve diğer batılı güçlerin müdahale sahasına dönüşen Afrika, Afganistan ve Irak gibi kriz bölgelerinden örnek verilerek, ABD’nin Karadeniz bölgesine yönelik politikaları incelenecektir. ABD’nin insan hakları, demokrasi ve benzeri gerekçeler üzerinden Karadeniz bölgesine nüfuz etme ve bölgede sürekli varlık tesis etmeye yönelik izlediği siyaset analiz edilecektir.

Karadeniz havzası bulunduğu coğrafi konum itibariyle çok önemli stratejik, jeopolitik ve jeostratejik öneme sahiptir. Öncelikle bu coğrafya Rusya, Kafkasya ve Orta Asya’ya yakınlığı nedeniyle enerji, nakil ve ulaşım yolları üzerinde bulunmaktadır. Rusya Federasyonu’nun en önemli ticari ve askeri limanları Karadeniz kıyısında bulunmaktadır. Deniz taşımacılığı bakımından Rusya’nın bu limanları ülke ekonomisi bakımından hayati konumdadır. Rusya, Batı’nın özellikle Avrupa’nın enerji ihtiyacını karşılarken Karadeniz limanlarını kullanmaktadır. Ayrıca Orta Asya’nın Batı pazarlarına ulaşmak için kullanabileceği en önemli alternatiflerden biri Karadeniz’dir.

Kafkasya ülkelerinin, özellikle Azerbaycan’ın Batı pazarlarına ulaşmakta en rasyonel alternatifi Karadeniz’dir. Karadeniz’de bulunan mevcut enerji, nakil hatları ve gelecek dönemde yenilerinin yapılması düşüncesi bir gerçeği ortaya koymaktadır. Bu gerçek, Avrupa’nın enerji ihtiyacını tedarik ve temin için Karadeniz’in vazgeçilmez olduğudur. Soğuk Savaş döneminde Karadeniz havzası Türkiye hariç Doğu Bloku ülkelerinin egemenliği altında bulunduğundan genellikle Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği hâkimiyeti altındaydı. Rusya’nın yanı sıra o dönem Sovyetler Birliği’nin bir parçası konumunda bulunan Gürcistan ve Varşova Paktı (2) üyeleri olan Romanya ve Bulgaristan Karadeniz ülkesiydi.

Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin nüfuz sahasında yer alan Karadeniz’de, Sovyetler Birliği’nin ve ardından Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra dengeler Batı lehine değişmiş oldu. Gürcistan bağımsızlığını kazandıktan sonra liderlerinin tercihi neticesinde hızlı bir şekilde Rusya’dan uzaklaştı ve Batı eksenine yaklaştı. Etnik sorunların ortaya çıkmasıyla kısa süre içinde ülkenin bazı bölgelerinde (3) Tiflis’in hâkimiyeti zedelendi. Daha sonra Rusya’nın Güney Osetya meselesini gerekçe göstererek Gürcistan’a savaş açması bağımsızlığına yeni kavuşan bu küçük ülkeyi önemli sorunlarla baş başa bıraktı. Gürcistan’ın Rusya ile sorunları halen devam etmektedir.

Romanya ve Bulgaristan da Sovyetler´in dağılmasından sonra kısa zaman içinde Batı eksenine müdahil oldu. İki ülke de çok kısa sürede NATO’ya (2004), gerekli reformları gerçekleştirerek Avrupa Birliği’ne (2007) katıldı. Romanya ve Bulgaristan’ın NATO’ya üye olması ise özellikle ABD’nin Karadeniz üzerinde nüfuz tesis etme hedefiyle açıklanabilir. Bu iki ülkenin hem AB’ye, hem de NATO’ya katılması, Gürcistan ve Azerbaycan’ın da başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerle yakın ilişkiler geliştirmesi Karadeniz’deki dengelerin değişmesine neden olmuştur.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Karadeniz havzasında daha önceleri Sovyetler Birliği sınırları içerisinde bulunan yeni devletlerin ortaya çıkması ve bağımsızlıklarını kazanması Batı’nın ilgisini çekmiştir. Özellikle Ukrayna, Beyaz Rusya ve Moldova bu hususta öne çıkmış görünmektedir. ABD ve Avrupa devletleri bütün olanaklarını kullanarak bu ülkeler üzerinde nüfuz tesis etmeye yönelik girişimlerde bulunmuştur. Bu girişimler zaman zaman söz konusu ülkelerin iç işlerine müdahil olmak şeklinde de tezahür etmiştir. Bu nüfuz yöntemi özellikle genel seçimler sırasında, parlamento veya başkanlık seçimleri dönemlerinde büyük fonlarla ve kitle iletişim araçlarının imkânlarıyla gerçekleştirilmiştir. Nitekim George Soros’un (4) Ukrayna ve Beyaz Rusya’daki seçim dönemleri esnasında ve sonrasında meydana gelen toplumsal hareketliliklerde yönlendirici rol oynadığı bilinmektedir.

Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD, Karadeniz havzasında nüfuz tesis etmeye yönelik somut girişimlerde bulunmuştur. Gürcistan, Ukrayna, Azerbaycan ve Moldova arasında oluşturulan GUAM Demokrasi ve Ekonomik Kalkınma Teşkilatı, Washington’ın teşvikiyle ortaya çıkmıştır. 1997 yılında kurulan teşkilat ile hedeflenen NATO’nun Karadeniz havzasında etkinliğini artırması ve Rusya’nın nüfuzunun sınırlandırılmasıdır. Teşkilatın adı 1999’da Özbekistan katılımıyla GUUAM olarak değiştiyse de, 2005’te Taşkent’in bu oluşumdan ayrılması ile tekrar GUAM olmuştur. GUAM’ın Şangay İşbirliği Teşkilatı’na alternatif olarak kurulduğu da ileri sürülmektedir. Bu teşkilatın, bünyesindeki ülkeleri Avrupa-Atlantik kurumlarına yaklaştırdığı gözlemlenmektedir.

ABD, Karadeniz’de etki alanı tesis etme hedefiyle, 2001’den beri Akdeniz’de faal olan NATO’nun Aktif Çaba Harekâtı’nı terörle mücadele gerekçesi ile Karadeniz’e genişletmeye çalışmıştır. Türkiye ve Rusya bu girişime birlikte muhalefet etmiş, Türk yetkililer böyle bir adımın Karadeniz’de gereksiz yere gerilim doğurabileceğine işaret etmiştir. Türkiye, Karadeniz’de terörle mücadeleyi mevcut oluşumların yürütebileceğini beyan etmiştir. Bu oluşumlar 2001’de teşkil edilen Karadeniz İşbirliği Görev Grubu ve 2004’te faaliyete geçen Karadeniz Uyumu Harekâtı’dır. Diğer taraftan, 2005 yılında ABD, Karadeniz Ekonomik İşbirliği’ne gözlemci statüsüyle katılmak istemiş, Rusya veto etmiştir. ABD’nin Trabzon’da bir askeri üs talebinde de bulunduğu, Türkiye’nin ise bu talebe sıcak bakmadığı basına yansımıştır.

ABD’nin Karadeniz havzasında etki kurma çabası Bulgaristan ve Romanya’nın 2004’de NATO’ya üye olması ile hız kazanmıştır. ABD Bulgaristan’la 2006 yılında bir savunma işbirliği antlaşması imzalamıştır. Romanya ile de balistik füzelere karşı konuşlandırılacak bir savunma kalkanı konusunda işbirliği kararlaştırılmıştır. Bu işbirliği doğrultusunda Romanya’ya 2015 yılında kıyı konuşlu radar sistemi ve kara konuşlu füze bataryaları yerleştirilecektir. ABD hâlihazırda iki ülkede de askeri üs bulundurmaktadır. Bulgaristan ve Romanya’nın ABD ile gelişen ilişkileri, İsrail’in de bu ülkelerle münasebetlerini güçlendirmesi için gerekli zemini hazırlamıştır. İsrailli pilotlar Romanya semalarında eğitim uçuşları yapmaya başlamıştır. İki ülkenin hava kuvvetleri ortak tatbikatlar gerçekleştirmektedir. İsrail, Bulgaristan ile de 2011 yılında bir askeri işbirliği anlaşması imzalamıştır.

Son dönemde Avrupa Birliği de Karadeniz bölgesindeki siyasi nüfuzunu artırmaya yönelik somut girişimlerde bulunmuştur. AB, 2007’de bölge ülkeleriyle çevre, ulaşım ve enerji alanlarında sektörel işbirliği ve ortak projeler hedefiyle Karadeniz Sinerjisi girişimini başlatmıştır. AB, Komşuluk Politikası’nın bir parçası olarak geliştirdiği Karadeniz Sinerjisi ile birlikte AB-Rusya ilişkilerinde ve AB-Türkiye ilişkilerinde yeni bir strateji geliştirmiş, Karadeniz’deki varlığını artırmayı amaçlamıştır. AB; Ukrayna, Moldova, Beyaz Rusya, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan ile imzaladığı Doğu ortaklığı stratejisi ile de aynı doğrultuda hareket etmektedir. AB ile gümrüksüz ticaret ve vizesiz seyahatin öngörüldüğü bu strateji ile Birlik, Karadeniz havzası üzerindeki ekonomik ve siyasi nüfuzunu artırmaya çalışmaktadır.

Karadeniz havzası, enerji kaynaklarına yakınlığının yanı sıra bölgesel kriz merkezlerine de yakın mesafede bulunması bakımından önem arz etmektedir. Etnik gerilimin dinmediği Kafkasya, Karadeniz’in güneydoğu bölgeleriyle iç içedir. Gürcistan’da filli bir parçalanmışlık söz konusudur. Kuzey Kafkasya’da Çeçenistan ve Dağıstan sorunlarının ciddiyeti devam etmektedir. Azerbaycan topraklarının başta Karabağ olmak üzere % 20’si (5) Ermenistan işgali altındadır. Bütün bu kriz bölgeleri, Güney ve Kuzey Kafkasya coğrafyasını bir çatışma alanına çevirmiş durumdadır.

Karadeniz güneybatıdan Balkanlar’la iç içedir. Eski Yugoslavya’nın parçalanmasıyla birlikte Balkanlar’da ortaya çıkan uyuşmazlıklar; etnik çatışmalar, iç savaşlar, etnik temizlik ve soykırımı beraberinde getirmiştir. Balkanlar’da nispi bir barış ortamı sağlanmış ise de bölgedeki hiçbir etnik ve dinsel sorun tamamen çözülmemiştir. Ortaya çıkan yeni devletlerin iç siyasi karışıklıkları, birbirleriyle olan sınır anlaşmazlıkları ve diğer sorunları varlığını devam ettirmektedir.

Karadeniz, Kafkasya ve Balkanlar’ın yanı sıra dünyanın diğer çatışma bölgelerine de yakın mesafede bulunmaktadır. İsrail’in Filistin meselesindeki uzlaşmaz tutumu ve bölgesel hegemonya hedefi doğrultusundaki Makyavelist politikaları sebebiyle Orta Doğu’nun kalıcı barış ve huzura ermesinin uzak olduğu söylenebilir. Öte yandan Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasındaki hâkim konumdaki otoriter iktidarları sarsan, Arap Baharı (6) diye adlandırılan toplumsal hareketlilik ve değişim rüzgârı bölgenin istikrarını ve güvenliğini doğrudan etkilemektedir. Diğer taraftan Irak ve Afganistan işgalleri de Karadeniz havzasını yakından ilgilendirmektedir. Zira Irak ve Afganistan Karadeniz’e çok yakın mesafededir.

Karadeniz’de meydana gelen gelişmeler; Rusya, Bulgaristan, Ukrayna, Romanya, Beyaz Rusya, Moldova, Ermenistan ve Gürcistan’ı etkilediği kadar Türkiye’yi de yakından ilgilendirmektedir. Türkiye, Karadeniz’e 1685 km’lik kıyı şeridiyle bu havzanın en önemli aktörlerinden biri konumundadır. Karadeniz’in açık denizlere tek ulaşım yolu olan Boğazlar´ın da sınırları içinde bulunması Türkiye’nin konumunu daha da güçlendirmektedir. Uzun kıyı şeridi boyunca irili ufaklı yüzlerce yerleşim merkezi ve Samsun, Ordu, Giresun ve Trabzon gibi önemli limanların bulunması bu havzayı Türkiye için ekonomik bakımdan oldukça önemli kılmaktadır. Bu nedenle Karadeniz ve havzasında meydana gelebilecek herhangi bir istikrarsızlık ve sıcak çatışma, doğrudan doğruya Türkiye’nin milli güvenliğini tehdit edebilir.

Türkiye’nin enerji ihtiyacının büyük kısmı Rusya ve Azerbaycan’dan doğrudan, Hazar’ın doğu kıyısından dolaylı yoldan enerji nakil hatları vasıtasıyla Karadeniz havzası üzerinden karşılanmaktadır. Karadeniz coğrafyası üzerinden Türkiye’ye nakledilen enerji kaynakları Akdeniz limanlarından, Boğazlar´dan ve Batı sınırından dünya ve Avrupa piyasalarına taşınmakta, bu vesileyle ülkeye önemli bir döviz girdisi sağlanmaktadır. Diğer taraftan Karadeniz’de deniz taşımacılığının yaygınlaşması Türkiye limanları üzerinden gerçekleşen ticaret açısından oldukça faydalıdır. Mesela, Trabzon limanı komşu İran devleti için çok önemlidir. İran’ın bütün dünyadan ithal ettiği mal ve ihtiyaçlarının önemli bir kısmı Trabzon limanı üzerinden bu ülkeye sevk edilmektedir. Bu liman İran dış ticareti bakımından en önemli alternatiflerden birisidir. Dolayısıyla Karadeniz; Türkiye için olduğu kadar komşularla yürütülen ticari ve ekonomik ilişkiler açısında da önem teşkil etmektedir.


Özetle, ABD Soğuk Savaş sonrası dönemde Karadeniz’de bir etki alanı meydana getirmeye çalışmıştır. Bu çabanın 2000’li yıllarda arttığı, somut girişimlere dönüştüğü gözlemlenmektedir. ABD’nin girişimlerine karşın, bölgede Türkiye ve Rusya’nın mevcut dengelerin muhafaza edilmesi doğrultusunda tutum sergilediği fark edilmiştir. Karadeniz’deki mevcut dengenin ABD lehine değişmesi, özellikle Karadeniz’de olduğu gibi Kafkasya ve Ortadoğu’daki hassas süreçleri de olumsuz etkileyebilir.

Son notlar:
(1.) Karadeniz: 461.000 km2‘lik alanı kapsayan 8350 km’lik kıyı şeridine sahip olan Karadeniz’in doğudan batıya en geniş noktalarının arası 1.175 km, en derin noktası 2.210 m’dir.
(2.) Varşova Paktı: Soğuk Savaş döneminde ABD önderliğindeki Batı blokunun oluşturduğu Kuzey Atlantik Antlaşması’na (NATO) karşı Sovyetler Birliği ve güdümündeki ülkeler tarafından işbirliği ve karşılıklı yardımlaşma amacıyla kurulan askeri ve siyasi bir birliktir. 14 Mayıs 1955 yılında Polonya’nın başkenti Varşova’da kurulan Birliğe, Sovyetler Birliği’nin yanı sıra Arnavutluk, Demokratik Alman Cumhuriyeti, Polonya, Çekoslovakya ve Romanya üye olmuştur. Varşova Paktı 1990’da Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla feshedilmiştir.
(3.) Gürcistan: 69.700 km2 yüzölçüme sahip ülkede nüfus 5 milyon (tahmini 2010) civarındadır. Acaristan, Abhazya ve Güney Osetya bölgeleri merkezi hükümetin denetimi dışında bulunmaktadır. Gürcistan, NATO ve AB üyesi olmak için uğraş vermektedir.
(4.) George Soros: 1930 doğumlu Soros, Macar Yahudi bir ailenin mensubu olup, halen ABD vatandaşıdır. Soros, finans spekülatörü olarak özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bağımsızlığını kazanan ülkelerdeki açık ve kapalı faaliyet ve toplumsal hareketleri yönlendirmesiyle üne kavuşmuştur.
(5.) Azerbaycan: Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Dağlık Karabağ’ın yanı sıra halen 7 ilçesi Ermenistan işgali altında bulunmaktadır. Bu ilçeler: Ağdam, Fuzuli, Cebrail, Zengilan, Laçin, Kelbecer ve Gubatlı’dır.
(6.) Arap Baharı: Bkz.

Kaynak: bilgesam

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Abzeh Aile Armaları

Oca 26, 2019 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Post Gallery