Hulusi Üstün, Türk öykücülüğünün önemli temsilcilerinden ve Türk edebiyatında Kafkasya denilince ilk akla gelen isim. Ayrıca, Demokrasi İçin Çerkes Girişimi’nin sözcülerinden biri. ‘Gurbetten Çerkes Hikayeleri’, ‘Burası Çeçen Komitesi’, ‘Şaheser’, ‘Türkü Öyküleri’, ‘Kanatlı Süvarinin Hatıraları’ adlı kitapları, makaleleri ve aktivistliği ile tanınan Hulusi Üstün ile Diçeg’i, Çerkes Hakları İnisiyatifini, Çerkes kimliğini ve Kafkasya’yı konuştuk.

Demokrasi İçin Çerkes Girişimi’nin (DİÇEG) sözcülerinden birisiniz. İsterseniz DİÇEG’in kuruluş fikrinden bugüne, güncel gelişmelere doğru yavaş yavaş gelelim.

Demokrasi, açılım, yeni anayasa tartışmaları başladığında Çerkesler cephesinde endişe verici bir sessizlik hüküm sürmekte idi. Sessizliğin sebeplerinden biri Çerkeslerin çözülmüşlüğü idi. Halk namına konuşacak hiç kimse yoktu. İkincisi ise politik söylemin belirsizliği. Ne çıkacaktı o açılım paketinin içinden? Demokrasi talebinin içi nasıl doldurulacaktı? Talepkar olmak yanlış anlaşılma sonucunun doğurur mu? Tüm bu sebeplerle birbirine muhalif duruş sergileyen, birbiri ile asla mutabık olmamaya ahdetmiş ve her biri camianın tek temsilcisi olma iddiasındaki kurumlarımız son derece temkinli idi.

Nedense ben herkesten daha çok heyecanlı idim. Acep bu atmosfer uzun süredir bitkisel hayatta olduğu yönünde teşhis koyduğum Türkiye’deki Çerkes halkı için bir elektro şok etkisi yapar mıydı? Bu ümit ile dört yıl önce aldığım susma ve ilgilenmeme kararını bozarak sağa sola telefonlar etmeye, mailler, mektuplar yazmaya başladım. Hüsnü kuruntum mudur bilmem ama bu konuda yapılan ilk toplantıların müsebbibi olarak görürüm kendimi. Bunu belirtmemdeki maksat, esasen bu süreç içinde duruşumun başından beri son derece vazıh bir şekilde ortada olduğunu hatırlatmaktır.

Bir kaç toplantıdan sonra DİÇEG ( Demokrasi için Çerkes Girişimi) kuruldu, söyleyeceklerimiz aşağı yukarı belli oldu. Yalçın Karadaş Bey ve ben sözcü olarak seçildik. Camia içinde endişe ettiğim ölçüde yıpratıcı bir tepki ile de karşılaşmadı DİÇEG. Bizi hiç olmadığımız bir siyasi yapıya yakıştırır tarzda birkaç destursuz laf ile ana yurtta yaşayan, yaşlanmış ama thamade olamamış, dünya ile kavgalı bir adamın söylenmeleri haricinde benim kulağıma olumsuz bir tepki gelmedi.

DİÇEG kurulduktan sonra neler yaptınız? Diğer taraftan olumlu tepkiler alabildiniz mi?

Kudretimiz ölçüsünde bir kaç program düzenledik ve en azından biz de varız dedik. Düşüncelerimizi kendi içimizde dile getiriyor, yine kendi halkımıza konuşuyorduk. Sadece susup dinliyordu insanlar. Tepki vermiyorlardı. Kitlesel bir kabul ya da destek de yoktu. ‘Konuşan ben değilsem söylenilenlerin kıymeti yoktur’ tarzındaki geleneksel Çerkes tavrını da seziyorduk.

Sonra uzun bir sessizlik dönemi başladı, sebebi şu ya da bu. Bu sürecin ardından ÇHİ  (Çerkes Hakları İnisiyatifi) oluşturuldu. Bizden de üslubu dairesinde destek istediler, şahsım namına ÇHİ'in seçtiği yöntemi sakıncalı bulmama rağmen muhalif bir tavır sergilemekten kaçındım. İnisiyatifin ne şekilde tezahür edeceği henüz belli değildi çünkü.

Hal böyle iken  DİÇEG ile ÇHİ arasında çok temel bir fark olduğunu belirtmek gerek. DİÇEG Türkiye'de daha demokrat bir ortamın oluşmasına Çerkesler’in de destek verdiğini, bu süreç içinde Çerkesler’in Demokrat duruş sergilemeye kararlı olduğunu, daha geniş bir mutabakatla oluşturulacak daha özgürlükçü, daha çok katılımlı bir anayasadan yana olduğumuzu deklare ettik. Bu noktada bizim talebimiz tüm Türkiye halkı adına dillendirilmiş bir talepti. ÇHİ ise Çerkes halkı namına somut talepler dile getirdi.

DİÇEG ve ÇHİ arasındaki bu temel fark bir öncelik sorunu mu yoksa bir yöntem sorunu mu? DİÇEG’in söylemini belirleyen şeyler nelerdi?

DİÇEG’in öne çıkarttığı söylem, Türkiye'deki etnik gruplardan biri olarak özgürlüğe destek çıkmak idi. Halkımız namına somut taleplerde bulundu isek de zaman içerisinde yaptığımız programlar neticesinde şunu gördük ki halkımız namına somut taleplerde bulunmak pek de reel olmayacak. Eğitim talebinde bulunsak soydaşlarımızın çocuklarına Çerkesçe öğretmek isteyip istemedikleri konusunda ikircikte kalmıştık. Bilinen gerekçeler vardı. Köyler çözülmüş, farklı diller, diyalektler var, şehirleşme halk tarafından farklı algılanmakta, eğitim verecek yetkinlikte kişiler bulmak zor... Çerkesçe televizyon desek hangi aksan ile yayın yapacak. Mevcut yarım saatlik yayının TRT programları arasında hiç izlenmeyen yegane program olduğu bilgisi de elimizde dururken…

Profil böyle olunca talepleri şu şekilde somutlaştırdık.

1- Diller akademik ortamda öğretilip yaşatılmalı.

2- Seçilen bazı yerleşim yerlerinde sembolik de olsa ilk okulda seçmeli anadil eğitimi verilmeli.

3- Kültürel verilerin ve arşiv verilerinin derlenip toparlanacağı bir merkez oluşturulmalı

Vesaire…

Fakat konu dönüp dolaşıp bize, yani Çerkeslere geliyordu. Tüm bunlar için Çerkes örgütlerinin canlandırılması gerekiyordu. İşte o noktada bizim cemiyetlerimizden hiçbir ses çıkmıyordu.

ÇHİ burada ortaya çıktı ve Çerkesler namına somut talepler ileri sürdü. Bu bağlamda ÇHİ ile DİÇEG’in ayrı misyonlar ifa ettiği, birbirinin halefi yahut selefi olmadığı, birbirinin muhalifi yahut payandası olmadığı da ortadadır. En azından ben böyle düşünüyorum. DİÇEG de ÇHİ de Çerkesler tarafından oluşturulmuş iki yapıdır. Biri demokrasiye Çerkesler olarak omuz vermeyi, diğeri Çerkesler namına demokrasi ortamından talepte bulunmayı misyon edinmiştir.

Çerkeslerin fikirlerine Türkiye’nin ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Özgürlük, çoğulculuk, anadil gibi kavramlar konusunda herkesten çok Çerkes halkının birikimi var. Bu kavramlar bizim aydınlarımız tarafından yüz elli yıl önce dillendiriliyordu. Başbakanın 2010’da açılım deyip başlattığı hareket Prens Sabahaddin’in Adem-i Merkeziyetçiliği ile örtüşüyordu. Siyasi taraftarlıkların kısır döngüsünde tartışıp duran Türk entelektüelitesinden ayrı bir yerde Çerkes aydınları yüz yıldır var oluşlarını geleceğe taşımak namına bu kavramları tartışıyorlardı. Bu nedenle Türk aydınlanmasına Çerkeslerin ciddi katkı sağlayacağını düşünüyordum.

Tam da bu noktada, sorunu net olarak gördükten sonra, toplumsal talebi tahrik etmek adına bir şeyler yapılması mı gerekiyordu? 12 Mart’ta Ankara’da yapılan eylem gibi mesela?

Tahrik edilecek bir toplumsal talep var mı önce onu konuşmalı. Türkiye’de yaşayan Çerkesler dillerinin, kültürlerinin yaşatılması konusunda ne derece duyarlılar? Eğer ille ÇHİ’nin bir eksiğinden bahsedilecekse bundan bahsetmeli. Elimizde buna ilişkin hiçbir somut veri yok… Bazı yardımcı verilerden yola çıktığımızda da çok ümitsiz bir tablo ile karşılaşıyoruz. Bence Çerkes kültürünü konu eden yayınların tirajı, programların izlenme oranı, internet ortamındaki bazı sayısal veriler bize tahrik edilebilecek bir talebin var olmadığını gösteriyor. Devlet zorla “Sen bir Çerkessin ve çocuğuna Çerkesçe öğreteceksin” demez, diyemez, bunu bekleyemezsin. Yani Murat Bardakçı o noktada doğru söylüyor, annenizin babanızın yapmadığı şeyi devletin yapmasını nasıl beklersiniz diyor.

Toplumsal talep bu şekilde oluşturulamaz. Bu talebin oluşması kurumsal gayret gerektirir. Bu halkın kurumları bazı sayısal veriler edinmelidir. Kültürü işleyici faaliyetlerde bulunmalıdır dansın dışında.

Hiçbir kültür serada yetişmiyor. Çerkes kültürünün yaşam alanı Anadolu bozkırı değil, Kafkasya. Ama bu topraklarda yüz elli yıldır yaşayan Çerkesler bu topraklara çok değer katmış, sürekli onlardan eksilmiş. Bu insanlar var oldukları sürece Kafkasya ile bu toprakların bağlantısı kopmayacaktır. Öte yandan Kafkasya’da durum hiç de iç açıcı değil, bu ülkelerde varlığımızı korumamız bu yüzden çok önemli.

Devletten istenilen bazı şeylerin telafi edilmesi değil mi?

Evet, tabiî ki o bazı şeylerin telafi edilmesi gerek, onların kati surette arkasındayız. Ama söylemek istediğim şey şu; Öncelikle harekete geçmesi gereken taraf Çerkeslerdir diyorum. Devlet kendiliğinden harekete geçemez. Çünkü devlet seni tanımıyor ayrıntılı olarak. Sen kaç dil, kaç diyalekt kullanıyorsun, Türkiye’de ne kadar nüfusa sahipsin bilmiyor. Biz bilmem kaç cemiyeti olan bir topluluk olarak bu ülkede kaç milyonluk bir nüfusa sahibiz bilmiyoruz. Söylenilen rakamlar 300 binle 8 milyon arsında oynuyor. Tavan ve taban arasındaki farka bakar mısınız? Bu ne manaya geliyor biliyor musunuz? Bu şu manaya geliyor: Türkiye’de hiç kimse Çerkeslerin mevcut durumu hakkında bir bilgi sahibi değil.  En azından köylerdeki nüfus, Çerkesçenin iletişim dili olarak kaç kişi tarafından konuşulduğu tespit edilemez miydi? Bardakçı’nın itirazı da aslında bu. Doğru ama eksik bir yaklaşımı var. Dilin ve kültürün öncelikle senin tarafından dert edinmeli diyor. Beyanından dolayı onu yel değirmeni ilan edip savaşmaya gerek yok. Eksik bildiği şey şu; bu halkın dili ve kültürü ölüyor. Ubıkhça bu topraklarda öldü… Bu halk yüz elli yıldır sürekli bu topraklara değer katıyor ama kendisinden eksiliyor. Bu kültürün ve bu dillerin kaybolması dünyayı fakirleştirecektir. Türkiyeli aydınlar bunu bir memleket meselesi, bir dünya meselesi olarak ele alıp tartışmalıdır aslında. Eğer bu konuda düşüncesini söyleyen kişiyi yuhalar, protesto ederseniz sizin davanız ve sizin varlığınız hiçkimse tarafından dillendirilmez. Yok sayılırsınız, üzeriniz örtülür. Keşke beyanından dolayı Bardaçı’ya birkaç aydını kendisinin karşısına çıkartıp konu ile ilgili bilgi vermeyi teklif etse idik. Ama yok… Suhulet bizim işimiz değil.

Toplumsal talep yok diyorsunuz?

Türkiye’de Çerkes kültürünü anlatan bir kitap 300 satıyor. Aylık gazete iki bin civarında dağıtılıyor. Türkiye’de belki 30-40 bin kişilik Ermeni kitlenin 5 bin satan haftalık yayın organı var, ama bizim yok. TRT televizyonlarının izlenme oranı en düşük programı Çerkesçe yayın. Hiçbir izleyici tepkisi gelmiyor. Bu veriler fikir vermiyor mu? Birilerinin bunları söylemesi lazım. Ben bunu söylemekle mükellef hissediyorum kendimi; Türkiye’de yaşayan Çerkeslerin anadilleri ve kültürlerinin yok olması gibi samimi bir dertleri yok. Şimdi bu tespit yazıldığı zaman ben dünya kadar hakaret alırım ama bana hakaret edecek olanlar da çocuklarını Çerkesçe öğretilen bir okula göndermez.

Peki, toplumsal talep nasıl yaratılır? Hamamözü’ndeki, Uzunyayla’daki Çerkeslerin ‘Bize Çerkesçe okul açın’ diyecekleri süreç nasıl başlayacak?

Bu talebin oluşturulması aydınların gayreti ile sivil toplum kuruluşlarının ortak çabasını gerektirir. Fikir üretilmeli, hayata geçirilmeli. Oysa pratikte tam tersi oluyor. Aydınlar birbirini yok sayıyor. Zaten birkaç kişilik arenada birbirlerini sığ siyasi gerekçelerle tanımaya yanaşmıyorlar. Birbirilerinden desteklerini esirgiyorlar. Mutabık beş adamımız yok… muhalif gırla… Kurumlar da bu sığ gerekçelerle proje üretemiyorlar. Küçük hedefler peşindeler. Varlığın geleceğe taşınması, hayatiyetin sürdürülmesi, etkili olmak… bu amaçlara matuf politika üretecek ufuk yok.

Zaman ve Kapitalizm karşısında Xabze’nin fonksiyonu değişti, etkisi kayboldu. Tevazu pasiflik olarak anlaşılmaya başlandı, cesaret fevrilik olarak anlaşılmaya başlandı, utanmak artık bir erdem değil, ayak bağı. Çerkes halkı kendi kültürünün özünü taşımayan, sonradan geldiği bu topraklarda o kadar yıprandı, o kadar hırpalandı ki bu tarz talepleri dile getirecek hali kalmadı. Çünkü bu talepler toplumun canlı olduğunu gösterir. Eğer talep etmiyorsa ya da tepki vermiyorsa o toplum bitkisel hayattadır ya da ölüdür. Bu toplum hala kendisinden olmayan insanları sahiplenerek kendisine moral veren bir toplum. Mesela hala Ajda Pekkan Çerkes diyor ve kendisini iyi hissediyor. Ajda Pekkan Çerkes değil, Çerkeslerin kendisine sahip çıktığından da haberdar değil. Belki Ajda Pekkan Türkiye’de Çerkes diye bir toplum olduğundan haberdar da değil. Aynı şeyi Murathan Mungan için de yapıyor, beynelmilel şeceresi belli olan Nazım Hikmet için de yapıyor vs. “Görüyor musunuz benim halkımdan ne değerler çıkıyor” deyip kendisini iyi hissediyor. Kompleksi görüyor musunuz? Bu durum çok şey ifade ediyor aslında. Halk kendisine olan güvenini o derece yitirmiş ki övünecek bir tek kişi çıkaramayacağına ikna olmuş, Türk, Kürt, Ermeni, Süryani bir yerlere gelmiş insanlara Çerkeslik yaftasını yapıştırıp kendisini iyi hissediyor. Çerkes toplumu, Çerkes kültürü bitkisel hayatın son aşamasındadır. İşte bunun için, bu dilin 20 sene sonra var olmayacağı düşünüldüğü için, kültür hızlı bir şekilde dejenere olduğu için devlete diyorlar ki; bize bir an önce hayat öpücüğü etkisi yapacak bir şeyler ver. Toplumun hayatiyeti var mı yok mu dikkate alınmıyor. O noktada bu işlerde gayret gösteren grupların, şahısların oturup belirli konularda mutabık kalmaları lazım. Bu toplumun ihyası için uğraşan aydınlarının, yazarlarının, çizerlerinin, aktivistlerinin bir program dahilinde hareket etmesi gerekiyor. Mesela Uzunyayla dediğimiz, bizce mitolojik bir coğrafya olan bölgenin gerçeklerini öğrenmesi gerekiyor. Buralarda ciddi etütler yapılması gerekiyor. Ama bunlar zahmetli işler ve zahmetin ve fedakarlığın olduğu yerde bizim aydınlarımız olmuyor. Kimler fedakarlık ediyor? Gençler fedakarlık ediyorlar. Ekmeklerini tutuncaya kadar, iş sahibi oluncaya kadar, evlenip hayatın içerisine girinceye kadar bu kültürü iki üç kuşaktır gençler götürüyor. Bu kültürü mızıkalarıyla o gençler yaşatıyorlar. Bu kültüre ilişkin kaygıları o gençler dile getiriyorlar. Dilimizi yaşatalım, memleketimizle bağ kuralım diyenler o gençler.

Çerkes aydınları neredeler, o halde?

Aydın olmanın birinci şartı herhangi bir cemiyetin, camianın, ideolojinin adamı olmamaktır. Aydının insan olmaktan başka dini olabilir en fazla, mezhebi bile olamaz. Fakat Çerkes aydını olarak tanıdığımız insanlar genellikle belli cemiyetlerin, ideolojilerin adamları ve Çerkeslik uğraşısı onlar için asli bir uğraşı değil, hobi mesabesinde. Dolayısıyla bir mesafe kat edilemiyor. Geçmişte de böyle idi. Ortak akıl çıkarmak yerine başkalarının aklını ölçmeye çalıştılar.

Şimdi devlet ne yapsın? Devlet mi Uzunyayla’ya gitsin, oradaki kanaat önderleriyle konuşsun, ‘ne olur anadilinizi önemseyin çoluk çocuğunuza öğretin’ diye ikna etmeye çalışsın? Bunları birinin söylemesi gerekiyor. Birilerinin konuşması gerekiyor. Aydın kendi toplumunu rahatsız eder. Ben kendi namıma toplumumu birkaç kez rahatsız etmiş olmaktan dolayı onurduyuyorum.

Biraz daha gerçekliği olan talepler belirlenip bu şekilde tabana inilse heyecanları tetikleme şansı olmaz mı? Soyadı mesela, ciddi bir fedakarlık gerektirmiyor.

Hukuken mümkün de. Bunun önünde bir engel yok, belki yapılması gereken Türkiye’de Çerkeslerin var olduğunu fark ettirmeğe matuf en akli uğraşı budur. Eğer fark ettirmeyi miting yoluyla yapacak olursanız ve “Ben Çerkesim, haklarımı bildiriyorum” derseniz, birkaç temel yanlış yapmış olursunuz. Bu yanlışlardan birisi şu: Türkiye’deki Çerkesler yüzde bilmem kaç oranında Çerkes olmayan kitleyle karışmış durumda. Çerkeslerin politik görüşleri herhangi bir Türk’ten ya da Kürt’ten fark edilmeyen politik görüşler. Üçüncüsü 150 yıldır yaşadığımız bu topraklarda herhangi bir etnik paydalı miting, gösteri, şu, bu yapmamışız, Çerkes kültürü, kimliği de buna uygun değil. Sonra kullanılan üslup çok enteresan! “İnadına Anadil” Kime inat yapıyorsunuz? ‘İnadına’ dediğiniz zaman birilerini karşınıza alıyorsunuz. Böyle bir söylem bize ne kazandırır? Karşınıza aldığınız kitle 150 yıldır sizinle yan yana yaşayan, akraba olduğunuz, size kardeşim diyen kitle. Siz devlet politikalarının mağdurusunuz. Türk ne kadar mağdur olduysa, Kürt ne kadar mağdur olduysa, Laz, Gürcü, Arnavut, Pomak ne kadar mağdur olduysa o kadar mağdur oldunuz. Çerkes olduğunuz için özel bir mağduriyet sürecinden geçmemişsiniz. Kamus-u Türki’de Çerkes sözcüğünün tanımı şu şekilde; “Bilâd-ı Kafkas akvâm-ı islâmiyesinden olup, el yevm ekser efrâdı memâlik-i Osmâniye’de mütemekkin bulunan cesâret ve zekâvetle mümtaz bir kavm ve bu kavme mensub adem.” Bu tarif bize bakışı ortaya koyuyor esasında. Bu tarif atıfetin de ispatıdır. Bugün kalkıp da ‘inadına anadil’ dediğimiz zaman kendi kendimizle çelişiriz. Çünkü o dilden feragat eden, o dilden gönüllü olarak feragat eden bizatihi bizleriz. Halk namına konuşurken dikkatli olmak lazım.

Bu ‘sert’ söylem durumun ‘kritik’ olmasından, meselenin aciliyetinden mi kaynaklanıyor acaba?

Tam olarak öyle… Çerkes halkı, psikolojisiyle, tarihiyle, bütün kültürüyle, bütün moral değerleriyle mercek altına alınıp incelenmesi gereken bir toplum. Çerkes halkı, dünyanın önemli insani servetlerinden bir parça. Çerkesçe yok olursa Çerkes halkının dili yok olur, insanlığın ise zihni… Bu halk dilini, kültürünü, orijinal fizyonomisini kaybediyor… İnsanlığa çağrıda bulunmak gerek… bu hassasiyete sahip olan kişiler bazen sert bir dil kullanmak zorunda kalıyorlar. Bu sesin duyulması gerekir. Bu amaçla yola çıkan ve sert bir söylem tercih eden arkadaşlar bu sebeple mazurdur. Onlar kahramanlardır. Fevrilik bu toplumun psikolojisinin çok önemli bir parçası. Tarih boyunca başımıza ne geldiyse Çerkeslik eşittir fevrilik formülasyonundan geldi. Yani biz aksiyon gösterirken hiçbir zaman 20 dakika sonra ne olacağını hesap etmedik. Çerkes, şahsı ya da toplumu adına hareket ederken hiçbir zaman bir saat, bir gün, bir yıl sonrasını hesap etmedi. Hele hele aksiyona geçmemizin saiklerinden birisi onurumuz, gururumuz, vatanımız ise. Bu özelliğimizden dolayı Ruslar tarafından sürüldük. Karşımızdaki güçle ne kadar savaşabiliriz diye hiç düşünmedik. Çerkes bireyinin tavırlarını genel olarak belirleyen şey o fevriliktir. ÇHİ de bu bakımdan tam bir Çerkes hareketidir, yüzde yüz bir Çerkes hareketidir, planlanmadan hazırlanmıştır. Ama bana soracak olursanız Çerkesler şimdiye kadar sokağa çıkmadı. Bu sebeple sahip olduğu güçten daha fazlası atfedildi kendisine.

 

Kaynak: Ajans Kafkas

Aul'umuzun en yaşlısı Tatlyusten Natho'ya biraz tuhaf bir adammış gözüyle bakılır, ihtiyarlığına rağmen çağa ayak uydurulması, görülecek ne varsa görülmesi, dünyada neler olup bittiğinin bilinmesi gerektiğine inanır ve onun için de her gün radyoyu dinler, düzenli olarak kütüphaneyi ziyaret eder, günün en son gazetelerini okur. Okurken bazen bilmediği bir kelimeyle karşılaştığı olur, ama o bunun ne demek olduğunu sormaya utanan kişilerden değildir.


Daha geçenlerde kendisine bir televizyon satın aldı. Aul'umuzda buna sahip olan ilk kişiydi. Tâ kasabadan bir teknisyen gelip televizyonu onun için kurdu. Herkesin övünecek böyle bir şeyi yoktur.

Öteki ihtiyarlar Tatlyusten'e gülüp iğneleyici lâflar attılar: Şurada iki üç yıllık ömrü kalmış, bir de kalkmış böyle pahalı bir şey satın alıyor dediler, ihtiyar adamlardan biri o parayı, dökülen vücuduna iyi gelecek sağlık merkezlerinden birine harcasaydı daha iyi ederdi dedi. Ama Tatlyusten karşı çıktı: "Öyle bir yere gitmemi kim engelleyebilir? Allah’a şükür hâlâ çalışıyorum ve istediğim yere gidebilirim. Bu işin öbürüyle ilgisi yok. Ama, eski günlerde, evde oturduğumuz yerde dünyada olup bitenleri seyretmeyi hayâl bile edebilir miydik? Böyle şeyler ancak peri masallarında olurdu."

Çok geçmeden millet her akşam, sanki bir kulüpmüş gibi Tatlyusten'in evine dolmaya başladı. Onu televizyon satın almaktan caydırmak isteyenler bile!

Şimdi siz bu ihtiyarın arzu ettiği her şeye sahip olduğunu düşünebilirsiniz: Sayılıp seviliyordu ve hiçbir eksiği yoktu. Ama hayır, ona rahat vermeyen çok eski bir rüyası vardı -bir uçağa binmek, mavi gökyüzüne yükselmek, dağların üzerinde mağrur kartallardan daha yükseklerde uçmak. Zaten, köydeki ihtiyarlardan hiçbiri uçmak nedir, bilmiyordu.

Uçmak hakkında gençlerden işitmiş olduğu o hikâyelerin -korku vericiymiş, insanın midesi bulanıyormuş, hava boşlukları varmış- doğru olup olmadığını bizzat bilmek istiyordu. Ne saçma, havada boşluklar varmış! Ama onlarla tartışmak, onlara kendini göstermek için tecrübe sahibi olman gerekiyordu.

Şans bu ya, Tatlyusten'in beklediği fırsat çıkageldi. Biri gün bir uçak aul'un hemen dışında yere indi. Tatlyusten'in bekçi olarak çalıştığı bir meyve bostanını ilaçlamaya gelmişti, ihtiyar adam pilotla baş başa kalıncaya kadar uçağın etrafında dolanıp durdu, sonra ona uzun zamandır içinde beslediği arzuyu anlattı ve aul'un üzerinde kısa bir uçuş için onu uçağına almasını rica etti.

"Ne istersen veririm," dedi, "Evimin şeref misafiri olursun. Görüyorsun, bugün yarın ölebilirim ve böyle fırsat bir daha elime geçmez."

Pilot güldü, makinasına yürüdü, pilot kabininin kapısını açtı ve ihtiyar adamı içeri davet etti. Tatlyusten bir an için şaşırdı, arzusunun bu kadar çabuk kabul edilebileceği aklından geçmemişti. Yavaşça uçağa yürür ve uçağın üzerine tırmanırken yüzü görülecek haldeydi.

Tabii içi ürperiyordu, ama renk vermiyordu. Pilot onu nallan takılacak kıvrak bir atmış gibi kayışlarla koltuğa bağladı, ihtiyar adamın alnında iri ter taneleri belirmişti, tütün kesesine uzandı, ama pilot ona sigara içmenin yasak olduğunu işaret etti. O da bunun üzerin şapkasıyla oynamaya başladı, iki kere çıkardı, iki kere taktı, sonun da şapkayı ters giydi. Pilot gülümseyerek onu seyrediyordu. Pazar yerine götürülen bir kaz gibi bağlanmış ve ağzı açık bir insanın görünüşü, tabii ki, komik olmalıydı, ama ne yapardın? Uzun hayatı boyunca çok görmüş, çok geçirmiş biri olmasına rağmen Tatlyusten daha önce hiç uçmamış, hiçbir Uçan makineyi içinden görmemişti. Pilota sordu.

"Senin bu harika kuş istediğin tarafa döner mi?"

"Tabii!"

İhtiyar adam hayranlıkla başını sallayarak:

"Vay, vay, insanlar ne güzel şeyler buluyor!" dedi. Pilot ona:
"Kendini nasıl hissediyorsun?" diye sordu.

"Nasıl söylesem? Şimdilik iyi, ama daha sonra... Dağların tepesinde uçan kartalın pençesindeki tavşan kendisini nasıl hisseder?" diye cevap verdi Tatlyusten, "Havalanmadan önce senden bir ricam var: Aul'un üzerinde uçarken tuğladan yapılmış büyük bir bina göreceksin. O okuldur, onun yanındaki de benim evdir. O zaman biraz alçal. Bizim hanımın başını kaldırıp beni görmesini istiyorum, yoksa bana asla inanmaz."

Pilot başını salladı, birtakım pedallara bastı ve uçak tarla boyunca koşmaya başladı. Hızlandıkça zıplıyor, tekerlekler taşlara çarptıkça sarsılıyordu ve derken bir kuş gibi havaya yükseldi, ihtiyar adamın yüreği ağzına geldi, ama bir anda kendisim toparladı ve merakla etrafına bakınmaya başladı.

Tarlalar ve bahçeler bir halı gibi altında uzanıyordu. Pilot keskin bir dönüş yaptı ve Tatlyusten emniyeti için pilot kabininin kıyısına yapıştı, ama her şeyin yolunda olduğunu görünce yatıştı. Yüzünü cama yapıştırmış, çok iyi bildiği, bütün hayatını geçirdiği güzel Adığey'in manzaralarını seyrediyor ve yükseklikten onları şimdi zor tanıyordu. Aul'un yanından akan nehir parıldayan mavi, dar bir kordela parçasına, yollar ise küçük yılanlara benziyordu. Her nedense her şey geri geri kayıyor gibiydi, yollar, step, meyve bahçeleri, otlaklar, nehir... ikide bir uçak düşer gibi oluyor, sonra atmaca gibi hızla yeniden yükseliyordu. Bu, ihtiyar adamı biraz korkutuyor, yüreğini hoplatıyordu. Böyle anlarda gözlerini yumuyor, dua etmeye başlıyordu, ama aklına bir dua gelmiyordu. Allah insanların bir gün kuşlar gibi uçacağını bildirmemişti ve o yüzden de bu duruma uygun bir dua yoktu. Bir zaman sonra yeniden meraka kapıldı ve pencereye döndü, gözleri önüne serilen muhteşem panoramayı seyretti.

Buradan ne de harika görünüyordu her şey! Dünyanın en yüksek minaresinden aşağı bakmak gibi bir şeydi bu. Köyümüz ne kadar da güzelleşmiş!

Köyün hemen dışında kolhozun daha yeni yapılmış su deposu bulunuyordu. Bu yükseklikten, sanki gökten kopan bir parça yere düşmüş gibi görünüyordu. Deponun etrafında da koyunlar, inekler ve atlar ödüyordu. Aşağı bakınca Tatlyusten, uçağın sesini duyan hayvanların bir an donup kulak kabarttıklarını, çelik kuş uçup gittikten sonra yeniden otlamaya devam ettiklerini, çobanın elini gözlerine siper edip uçağa baktığını gördü; yollardaki kamyonları tekerlekli kibrit kutularına benzetti.

Uçak yükseldikçe yükseldi. Aul'u örten gökyüzü ihtiyar adama her zamankinden daha büyük ve daha genişmiş gibi görünüyordu. Aşağı göz atınca uçağın altında kanat açmış bir atmaca gözüne çarptı. Zevkle ve yüksek sesle güldü:

"Ah, benim mağrur atmacam," dedi, "Bütün ömrüm boyunca sana imrendim, senin göklerde uçuşunu kıskandım. Ama şimdi bak, sana yetiştiğim bir yana, senden daha yükseklerde uçuyorum."

İhtiyar adam son derece neşeliydi; yetmiş beş yıllık ömründe ilk defa memleketinin meraları üzerinde mağrur yaşlı bir atmaca gibi uçuyor, bu harikulade uçuştan coşuyordu. Gerçekten de birden bire iki kanat sahibi olmuş gibi hissediyordu kendisini. Şimdi uçak tam da aul'un üzerindeydi, aşağıda çocukların el salladıklarını görüyordu, işte okul, bakkal dükkânı, kütüphane, köy sovyeti, hastane, kulüp. Her şey avucundaymış gibi önünde uzanıyordu, işte evinin, içinde karısıyla onca yıl yaşamış olduğu evinin tepesindeki televizyon anteni. Pilot yolcusunun ricasını hatırladı, evin üzerine gelince o kadar alçaldı ki neredeyse avludaki ağaçların tepelerini sıyırıyordu. Evin üzerinde iki daire çizdi, kanatlarını yana yatırdı, ihtiyar adam karısını görünce gülümsedi, şaka olsun diye, sanki onu selamlıyormuş gibi tütün kesesini aşağı fırlattı. Yaşlı kadına gelince, hayatında hiç bu kadar yakından uçak görmemişti, motorun sesinden ve uçağın havada yaptığı numaralardan ürküp içeri kaçtı. Köyün yaramaz çocukları Tatlyusten'in tütün kesesini ona getirince kadın şaşkınlık içinde bağırdı:

"Aman Allah, ne oldu? Bizimkinin tütün kesesi bu. Ben onu bu sabah meyve bahçesine uğurlamışken uçakta işi ne? Aman, başına bir şey gelmiş olmalı."

Sonunda uçak yere inince, doğrusu, bacakları titriyordu ama Tatlyusten kasılarak ve önemli bir kişiymiş gibi pilot kabininden çıktı. Meyve bahçesinin bütün işçileri onu karşılamaya koştular ve o görününce alkışa tuttular. Onu bir öpmedikleri kaldı. Tatlyusten sanki daha az önce kahramanca bir iş başarmış gibi görünüyordu. Sanki uçağı pilot değil de o kullanmıştı. Ama bu çok sürmedi, ihtiyar kendisini koyuverdi, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Sevinç gözyaşlarıydı bunlar. Ona sordular:

"Eee, nasıldı, neler gördün?"

"Hiç korkmadım. Dedemin de büyük dedemin de hayal edemeyecekleri kadar yükseklerde bir dağ kartalı gibi süzüldüm," dedi Tatlyusten, hararetle pilotun elini sıktı, onu evine davet etti ve yol gösterdi. Karısı kapıda onu bekliyordu:

"O çelik kuşa binip uçtuğunu söylüyorlar. Bu yaşta, bu sağlık durumunla nasıl olur da böyle budalaca bir iş yaparsın?" diye azarladı onu.

"Üzülme, hanım. Hiç sevinçten öleni duydun mu sen? Cennetteydim ben, gökyüzünün yedinci katında. Bu günü göreceğim aklımdan geçmemişti. Atmacaya da, kartala da imrenmeyeceğim artık, onlar bana imrenecek..."

Tatlyusten Natho'nun rüyası işte böyle gerçekleşti.

O günden beri ne zaman köyde füzelerden ve insanoğlunun Merih'e gitme ihtimalinden konuşulsa Tatlyusten:

"Tabii, neden olmasın? Zamanımızda olmayacak şey yok," diyor. Kendisi de uçmuş olduğu için buna candan inanıyor.

Bir ihtiyar adam gökyüzünün yedinci katına çıktıktan sonra, gençler niçin daha yükseklere çıkmasın?

 

Balıkesir ili Kepsut ilçesinin Dereli Abzah köyünden, şimdi rahmetli olan Yusuf, Susurluk ilçesi Demirkapı köyüne,rahmetli Sefer'e konuk gelmiş, kendisine bir pseluh (konuşma yapacak bir kız) bulması için bastırmıştı.

Балыкесир областым епхыгъэ Кепсут районым и Дерели абдзэхэ къуаджэ щыщыгъэ Юсыф,Сусурлук районым епхыгъэ Демиркапы (Гъуч1ыпчъ) адыгэ къуаджэм Сэфэры хьак1эу къыфак1уи сепсэлъыхъонэу зы пшъашъэ горэм идэжь сыщ и1уи ригъэзыгъагъ.

Sefer de,onu birkaç kız ve delikanlının muhabbet (zexes) yaptığı Tenkibar (1) adlı bir kızın evine götürür.

Сэфэри Юсыфыр зы пшъэшъэ-к1элэ куп зышэзэрэугъоигъэ Тенкибар (1) зиц1э зы пшъэшъэ дахэгорэм иунэ ишагъ.

Tenkibar köyün namlı Abzah güzellerinden biriydi.

Тенкибарыр къуаджэм зиц1э 1угъэ Абдзэхэ пъэшъэ дахэмэ ащыщыгъ.

Yusuf ,Tenkibar’a pseluh’a (konuşmaya) başlar:

Юсыф Тенкибарым епсэлъыхъоу ригъэжьагъ:

Köyümden buraya gelmek üzere,yaya olarak,bir başıma yola çıktım.Niye? Demirkapı'nın namlı güzel kızlarını görmek,tanışmak,içlerinden birini pseluh yapmak,onunla konuşmak için yola çıktım.Bir başıma koca bir ormanı aşıp buraya gelmem gerekiyordu.Gözüm bir şeyi görmedi,bir başıma ormana daldım.Ormanın derinliklerinde iri bir erkek ayı ile karşılaştım.

Сикъуаджэ сыкъыщежьи сизакъоу ик1и лъэсэу мыщ сыкъэк1онэу гъогум сыкъытехьагъ.Сыд сыкъызфэтехьагъэр?Демиркапым дес зиц1э 1угъэ пшъэшъэ дахэхэр зэзгъэлъэгъун,ахэмэ нэ1уасэ сяфэхъун,язгори псэлъыъоу/къэшэнэу сш1ын,ащ сыдэгущы1эн с1уи гъогум сыкъытехьагъ.Сизэкъуабзэу сяпэ илъ мэзышхор къэск1уни,къызэснэк1ыни мыщ сыкъэсын сыфэягъ.Синэ згъэуш1унк1и сизэкъо дэдэу мэз к1ырым сыкъыхэхьагъ.Мэз к1оц1ым,мэзым и1анахь к1ырып1э сыкъэсыгъэу зы мышъэ джэдэ ин сяпэ къитэджагъ.

Ayı bana,"Koca adam,bu gür orman benim,böyle acele acele nereye gidiyorsun,amacın ne,bu yerden geçmek için benden izin aldın mı?" diye sordu.Ben de "Demirkapı denen köydeki en ünlü ve en güzel kızları görmek,onlarla tanışmak,içlerinde biri ile psluh yapmak üzere oraya gidiyorum" dedim.Ayı da "O senin dediğin yere öyle elini kolunu sallayarak gidemezsin.Söylediğin o güzel kızlarla pseluh yapman için,önce benimle bir güç denemesi yapman,beni yenmen gerekir.Başarırsan gidebilirsin,yoksa sana yol vermem" dedi.

Мышъэм, «О,делъэшху,мы мэз к1ырыр сэсый,мощтэ угузажъоу,псынк1э псынк1эу тыдэ ук1орэ,сыд узыпылъыр,мы ч1ып1эм ублэк1ынэу изын къыс1эпхыгъа? и1уи къысэупк1ыгъ.Сэри «Демиркапы зыфа1орэ къуаджэм дэс анахь хъупхъэ,анахь пшъашъэ дахэхэр зэзгъэлъэгъун,нэ1уасэ зафэсш1ын,ахэмэ ащыщэу зыпшъашъэ сепсэлъыхъон сэ1уи ащ сэк1о» с1уагъ. «А о зыфап1эрэ ч1ып1эм ащтэ п1э бгъэсысэу ук1оным уфитэп.Къэп1огъэ а пшъэшъэ дахэхэм уяпсэлъыхъон фэш1к1э зэ укъысэбэнын,сыкъипк1ын/укъыстек1он фай.Укъыстак1омэ гъогур къыостын» къыси1уагъ.

Ben de "Sorun oysa,dediğin olsun,güreşiriz" dedim.Ayı arka ayakları üzerinde dikildi,boynumdan beni yakaladı,güçlüydü,başa çıkamıyordum.Nasıl oldu bilemiyorum,cebimdeki tsatse’yi, çift ucu da sivri sert çubuğu çıkarıp ayının ağzının içine soktum.Ayı şaşırıp kalmıştı,ağzından kan boşanmaya başladı,dayanamadı,sallanmaya başladı.Boynumu bırakıp yere çöktü.Ben de ayıyı devirip sırtüstü yere uzattım.

Сэри «1офыр ащ тетмэ,о зэрэп1оу орэхъу,тызэбэнын» с1уагъ.Мышъэр ик1эпс лъакъохэм атэтэу задэ къызэтеджагъ,сипшъэтыкъ къыубытыгъ,к1оч1эшхуагъ,к1уак1э сыфикъушъущтыгъэп.Тощтэу хъугъэ сфэш1эжьрэп,сиджыбэ илъ пхъэ цацэр къисхыгъ,иципит1ури упсыгъэу,пхъэ пытэм хэш1ык1ыгъэ цацэр мышъэм ижэ дэслъхьагъ/дэсцагъ.Мышъэри иш1эн имыш1эжьэу къэнэгъагъ,ижэ лъы къыдэчъэу ригъэжьэгъагъ,илъэк1 зэпыугъ,рэхъыртэу,рэсысэу ригъэжьагъ.Сипшъэтыкъ къит1ыпщи зэхэфагъ.Сэри мышъэр иск1и тхыц1эк1э зэтeсдзагъ.

Ayı yattığı yerden "Artık istediğin yere gidebilirsin,git,git!" der gibi bir elini kaldırıp bana doğru salladı,yolu gösterdi.

Мышъэр здэщылъым щылъэу «Джы уздэфаем ук1онэу уфит,к1о,к1о!» къысе1о п1онэу изы1э къи1эти къысфегъэсысы п1онэу гъогур къысигъэлъэгъугъ.

Ben de yeniden yola düştüm.Biraz ilerlediğimde,bir baktım Demirkapı köyü kırlarına ayak basmışım,gözlerime büyük bir ışık,büyük bir aydınlık görünmeye başladı.Işığı izleye izleye yürümeye başladım,ışık sonunda beni bu bahçeye,bu eve getirdi.

Сэри ик1эрык1эу гъогум сыкъытехьажьыгъ.Т1эк1у сыкъак1уи сыкъызэплъэм Демиркапы шъофхэм сакъынэсыгъэу зыслъэгъужьыгъ,ащ дыхэтэу зы нэфынэшхо къэлъэгъуагъ,сэри мы нэфынэшом сыфежьагъ.Нэфынэм сыкъылъык1оу сыкъак1о сежьагъ,нэфынэм занк1э дэдэу мы щагум,мы унэм сыкъищагъ.

Bana yolu gösteren ışık,ay parçası,artık karşımda.O ışık senden başkası değilmiş.Geldiğim,seninle tanıştığım için büyük bir sevinç,büyük bir mutluluk içindeyim.Bir ay parçası gibi karşımda ışıldamakta olan sen,güzel kız,adını bağışlar mısın?

Гъогур сэзгъэлъэгъугъэ а нэфынэр,а мэзэнэфыр джы сипашъхьэ щыт.А нэфынэр ощ нэмык1ыгъэп.Мыщ сыкъызэрэк1уагъэм,о узэрэслъэгъугъэм фэш1к1э лъэщэу сигуапэ.Зы мэзэ тыгъэм фэдэу рэлыдрэ пшъэшъэ дах,уиц1э къысэп1она?

"Adım Tenkibar" dedi kız.

«Сиц1э Тенкибар» и1уагъ пшъашъэми.

"Maşallahın var,adın bir güzel,sen de adın gibi güzelsin.Tanrının böylesine özenli yarattığı bir güzelliğin karşısında bulmuş oldum kendimi,aradığım mutluluğu ve kısmeti buldum sonunda" dedi Yusuf.

«Мэшаллахь къыосэ1о,уиц1э дахэ,ори уиц1э фэдэ къабзэу удах.Тхьэм къигъэш1ыгъэ мыщ фэдэ зы дэхагъэм ипашъхьэ зыщызгъотыжьыгъ,сызлъыхъущтыгъэ насыпыр иужым згъотыжьыгъ» и1уагъ Юсыфым.

Diğer kızlar da,herkes gibi, bu güzel sözler karşısında büyülenmiş,konuşmayı dinleyip oturuyorlardı.

Адрэ пшъашъэхэри мы гущы1э дахэхэм як1эдэ1ук1ыхэу,ушъухъуахьыгъэм фэдэу ц1ыт1 къызпамыгъэ1ук1эу щысыгъэх.

Yusuf konuşmaya ara verdi,bir süre sessizce düşünüp oturdu.Ardından:

Юсыф игущы1эн щыригъэти т1эк1угорэ зи имы1оу щысыгъ.Ащ нэужым:

"Güzel kız,bağışla beni,seni görünce aklım başımdan uçtu,adın neydi,Kültabak mı demiştin?" demiştin,diye sordu.

«Пшъэшъэ дах,къысфэгъэгъу,узысэлъэгъум сиакъыл къысшъхьык1ыжьыгъ,уиц1э сыдыгъ,Култэбакъ (**) п1огъагъа?

Odadakileri ansızın katıla katıla bir gülme tuttu.

Унэм исхэр ош1э дэмыш1эу гуш1ом зэлъиубытыгъэх.

Gülmenin nedeni,duyulmamış bir ad olanTenkibar adını Yusuf’un Kültabak'la karıştırmış olmasıydı.

Гуш1ор къызхэк1ыгъэри Юсыфым Тенкибар ц1эмрэ Култэбакърэ зэрэзэхигъэгъощагъэр арыгъ.

O günden sonra Tenkibar’ın adı Kültabak olarak kaldı.

А мафэм къынэуж Тенкибарым Култэбакъ ц1эр къытэнагъ.

***

(1) –Tenkibar – Kibar tenli.Тыркубзэк1э- Пкъышъол къабз.

(2) –Сигара/джыгарэр зытыралъхьэрэ эмэсым.

Not:Bu olay 50 yıl kadar önce olmuştur.Anlatan Hafız GUSER Fahrettin Abatay,Adıge din adamı

Мы хъугъэ-ш1агъэр илъэс шъэныкъо ипэ хъугъэ.Къэз1отэжьыгъэр ГУСЭР Фахьрэттин Абатай,Адыгэ динлэжь.

Sürgün Bir Yürek

Aralık 14, 2018

Dedemin hikâyelerinden tanımıştım onu. Kim bilir yüzü ne kadar da güzeldi. Kafkasya'mın güzel topraklarında doğmuş, yağmurlarıyla yıkanmıştı teni. Gözleri o cennet ormanların yeşilliğini almıştı. Yanakları al aldı. Babasını, kardeşlerini bırakıp gelmişti. Gelmek mi! Hayır, o Sürgün edilmişti. Ayırmışlardı onu vatanından. Ama tüm sevdiklerini ilmik ilmik işlemişti yüreğine. Kimseye anlatmamıştı, anlatamamıştı geride neler bıraktığını. 60 yaşına geldiğinde gözlerinin feri sönmeye yüz tutmasına karşın, yüreğinde vatan aşkının ateşi sönmüyordu ve şu cümleleri tekrar ediyordu: "Bir gün, eğer bir gün geri dönebilirsem vatanıma, ne kadar zaman geçmiş de olsa elimle koymuş gibi bulurum evimizi. Ah bir aşabilsem şu Karadeniz'i."

Önce vatanının güzel sahillerine pek de benzemeyen bir sahile indirilmişti, kapasitesi yüz kişi olan tekneden üç yüz vatandaşı ile birlikte. Sonra dillerini bilmediği insanların arasında buldu kendisini. Ne yiyecek bir şeyleri vardı ne de gidebilecekleri bir yer. Kim bilir böyle kaç gün geçirmişlerdi. Zaten vatanında nefes almadıktan sonra ne önemi vardı ki geçen zamanın. Annesi vardı bir tek yanında. Yüreğini daraltan bu acıyı dindirmek için omzunda doya doya ağlamak istiyordu. Ama bugüne dek almış olduğu terbiye ne yazık ki buna izin vermiyordu. Çaresiz gözlerle olup bitenleri seyrediyordu. Günler geçiyor ve her gün bir grup insanını alıp bir yerlere götürüyorlardı. Bir yanda açlık bir yanda hastalıkla mücadele etmek ne kadarda zordu. İnsanları gözlerinin önünden yıldızlar gibi kayıp gidiyordu.

Bir sabah uyandığında artık sahilden ayrılma sırasının, onun da içinde bulunduğu gruba geldiğini anlamıştı. Ancak o, sahilden ayrılmak istemiyordu. Ya bir sonraki tekneyle babası yahut kardeşi gelirse onları tekrar nasıl bulabilirdi! Ama dillerini bilmediği, donuk yüzlü adamlar söz dinlemiyordu. Kağnılara bindirilip yine bir bilinmeze yol almaya başladılar. Annesinin gözlerinde o puslu bakışlar hiç kaybolmuyordu. Yola çıktıklarından beri tek söz de etmemişti zaten. Bir kaç gün süren zorlu yolculuktan sonra hava kararmak üzereyken kağnılar durduruldu. Bir köye varmışlardı. O köye daha önceden getirilip yerleştirilen Adığeler, soydaşlarının bu perişan haline şaşırmıyorlardı. Çünkü onlar gibi niceleri yol alırken bu köye uğramışlardı. Gece burada konaklayacaklar ve sabah tekrar yola devam edeceklerdi. Yola çıktıkları günden beri hasta olan annesi, bu gece daha da fenalaşmıştı, bütün gece sayıklamıştı vatan topraklarında bıraktıklarının ismini. Kebihan'ın gözüne gece boyunca uyku girmedi, annesinin yüzü gittikçe beyazlıyordu, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte bir ses duymak ümidiyle annesine seslendi ama ne çare! Artık annesi istese de konuşamazdı. Sabah Kebihan'ın sessiz bakışları arasında defnettiler annesini ve görevliler tekrar yola çıkmak için emir verdi. Bir gün daha yolda geçti ve akşamüstü bir yere ulaştıklarında artık durulup burada yerleşileceği işaret edildi. Yanlarına alabildikleri birkaç parça eşyayı da alıp indiler kağnılardan. Herkesin koynunda atadan kalma bir kama ve yüreklerinde koca bir yara: SürgünYarası...

Görevliler gitmiş ve bir başlarına kalmışlardı. Kebihan uyumak istiyordu ve uyandığında bu kâbusun biteceğine inanıyordu. Uyudu; işte annesi ve babası "gago Kebihan, zinerdahe (güzel gözlü) Kebihan" diyorlardı ona. Ne tatlı ne sıcaktı sesleri. O güzel bağ evinin bahçesinde koştururken bir baykuş sesiyle açtı gözlerini, o an gerçek tüm soğukluğuyla çarpmıştı yüzüne. İşte yine o zorla getirildiği yerdeydi. Günler geçiyordu, o ve arkadaşları sadece yaşamak için yaşıyorlardı. Artık bu ülkede kalacaktı, anlamıştı bunu. Lakin havası başkaydı bu ülkenin, toprağının kokusu, dağlarının duruşu bile başkaydı. Gökyüzü tüm maviliğini yitirmişti sanki siyah bir örtü kaplıyordu üstlerini. Sevmiyordu burayı sevmeyecekti de.

Nice günler geçti böyle, evlendi, çocukları oldu, tabi sonra da torunları. Torunlarından biri olan dedeme diyordu, 60 yaşına gelen Kebihan: "Bir gün, eğer bir gün geri dönebilirsem vatanıma, ne kadar zaman geçmiş de olsa elimle koymuş gibi bulurum evimizi. Ah bir aşabilsem şu Karadeniz'i." Ama gidemedi aşamadı o kapkara denizi.

Ama ben şimdi yüreğimden ona verdiğim sözleri bir kere daha yinelemek istiyorum: Döneceğim sinane Kebihan, senin ağlaya ağlaya geldiğin o denizden gözyaşlarını toplaya toplaya geri döneceğim. Döneceğim sinane dahe, bana miras bıraktığın yüreğini geri götüreceğim vatanımıza ve yüreğindeki sevgi tohumlarını ekeceğim bahçemize. Senden sonra solan çiçekler yeniden hayat bulacak. Üzülme! Sen rahat uyu, ben seninle senin için geri döneceğim.

 

EBATUGO ESİN GEZ

Nart dergisi Temmuz-Ağustos Sayısından

Kaynak: kafder

Savaş ve sürgünde kaybettiklerimize...

''Ey bahtsız evlatlarım! Haydi toplanın yanıma, Çok yaşlandım ben artık, vakit tamamdır galiba.

İyi belleyin sözlerimi,anlatın sizde torunlarıma.

Biz uzak diyarlarda sürüldük buralara. Hiç gün yüzü görmedik, çok acılar çektik. Bedenimiz burada, ruhumuz hep orada yaşadık. Hani çocukken özgürce koşuşup uçurtmalar uçurduğunuz...

Yemyeşil çimenler arasında kır çiçekleri topladığınız yerlerden... Atayurdumuz Kafkasya'dan bahsetmeliyim önce sizlere...

 

İki deniz arası; Adigey, Karaçay, Balkar'dan...

Çeçenya, Osetya, Abhazya'dan...Dağlar ülkesi Dağıstan'dan. Hatırlıyormusunuz bilmem? mis kokulu yaylaları...Bereketli ovaları...Ulu ağaçlarla dolu gür ormanları... Başından kar eksik olmayan dağları... Elbruz'u, Kazbek'i... Çılgınca akan nehirleri... Baksan'ı, kuban'ı, Terek'i...

Hani nerede onlar şimdi?

Çok işgal görmüş ülkemiz, bunları anlatmalıyım daha...

Hep yurdunu savunmak olmuş kaderi milletimin asırlar boyunca. Yiğit delikanlıları anlatmalıyım daha...

Topuklarından ateşler saçarak rüzgar gibi uçan atların sırtında, gözlerini kırpmadan düşman arasına dalıp savaşan korkusuzca. Vatan için, namus için,bayrak için,din için kıyama kalkan önderleri;  Mansur'u, Sefer bey'i, Gazi Muhammed'i, Şamil'i, Hamzat'ı...

Ve şehadet şerbeti içmiş binlerce adsız kahramanı...

Hiç gülmemiş anaları...

Pencere önülerinde buğulu gözlerle nişanlısını bekleyen kızları...

Masum yaşlı ve çocukları...

Her şehit haberi geldiğinde köylere, karalar giyip aç ve susuz günlerce, matem tutan kadınları...

Göz pınarları kuruyana dek ağlayan nineleri...

Asasına yaslanıp derinden derine düşünen dedeleri...

Evet! Bütün umutların tükendiği bu acılı günleri, hiç bir zaman unutmayın, yad edin yirmi bir mayıs günleri.

Ah evlatlarım Ah! Böyle bir acıyı tarihler yazmamıştır, savaşta kaybettiğimiz yiğitlerimizin yokluğu yüreklerimizi dağlarken, gençlerimiz eylül yaprakları gibi birer birer düşerken toprağın bağrına,sanki yetmezmiş gibibunca acı, çile, kan ve gözyaşı, üstüne üstelik yıkılımış yuvalar... Sönmüş ocaklar... Harap edilmiş köyler...Topa tutulmuş minareler, camiler... Yakılmış ormanlar, ekinler... Ve hepsinden acısı parçalanmış aileler... Daha çekilecek çilemiz varmış meğer! Ülkemizi işgal eden zalimler, bir soykırım demek olan sürgüne karar verdiler.

Nihayet,bu kahredici yolculuktan siyah beyaz tablolar çizmeliyim sizlere...

Çocuk-çoluk, kadın-erkek, yaşlı-genç topluca getirildik iskelelere, balık istifi doldurdular bizi gemilere.

Azgın dalgalar arasında yol alırken gemiler, nice insanlar soğuktan, açlıktan ve hastalıktan öldüler. Bu sürgüne dair çok hikayeler dinledim yaşıtlarımda isterseniz teyid edebilirsiniz bunları Memalik-i Mahruse-i Şahane kayırlarından.

Sevgili oğullarım! Sürgün kalbimize bıçak gibi saplanırken,yer ağlıyor, gök ağlıyordu. Çocuklar ebeveynlerinden, sevgililerbirbilerinden koparılırken, insanlık bu drama sessiz kalıyordu.

Muhacirin sıfatı adımızın önüne eklenirken, yer ağlıyor, gök ağlıyordu.

Sonu bilinmeyen bir maceraya doğru sürüklenirken, ağıtlar, çığlıklar, feryedlar arş-ı alaya yükseliyordu.

Gemiler limandan teker teker demir alırken, masallar ülkesi Kafkasya ardımızda kalıyordu.

Sanki herşey bir anda yok olup gitmişti aniden, kaybettiğimiz binlerce yıllık mirastı dedelerimizden.

Fırtınalar esmiyor artık Elbruz'dan Kazbek'ten, bilmiyorum ezanlar okunur mu bir daha tahta minarelerden?

Canlarım! Sakın ümidinizi yitirmeyin yinede, vatan sevgisini hiç eksik etmeyin kalbinizde,

bakın ne diyor Yüce ALLAH KURAN-I KERİMDE: ''Hayır olabilir şer bildiğinizde, şer olabilir hayır bildiğinizde'' Şükürler olsun!

Yinede yaşıyoruz dost, müslüman bir ülkede.

Nur-ı aynlarım! Zaten bir sürgün yeri değilmi fani dünya? Bazen unuturda insan bunu üzülür geçici ayrılıklara.

Her ne kadar vatan hasreti büyük bir acıysada, esas can yakan acı Allah'tan ayrı kalmaktır oysa. Ben revanım şimdi, özledim mazlumların sığınağı Allah'ı ben revanım şimdi, özledim gariplerin dayanağı Resulullah'ı. Bu duygular içinde ayrılıyorum aranızdan, ağıtlar yakıp, sakın ağlamayın arkamdan, tek isteğim var sizden, bir Fatiha bir Yasin yeter bana, ümit var olun, çalışmaktan geri kalmayın asla, bir gün inşallah bağımsız olacaktır Kafkasya, ''La ilahe illallah, Muhammed'ün Resulullah'' ''İnna lillahi ve inna ileyhi raciun''

Page 1 of 3

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @profdrhalukkoc: Rusya Fed.Ank B.elçisi Aleksey Yerhov;1820-1870 yıllarında her türlü eziyet,baskı ve zorla topraklarından sürdükleri Ka…
https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı