Fikri Tuna, Eski Kahramanmaraş Müftüsü, Uzun yıllar Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki önde gelen fikir adamları ile birlikte düşünce hareketleri içerisinde aktif rol oynadı, Özellikle 90'lı yılların başından itibaren Kafkasya ile de yakından ilgilendi, Kafkasya'nın önemli siyaset ve düşünce adamlarıyla görüştü, çeşitli konferanslar verdi. Fikri Tuna ile geçmişten günümüze Kafkasya'nın ve Kafkasyalıların kaderini ve konuştuk. Memlukler, Kafkas-Rus savaşları öncesinde Kafkasya, Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından orada gördükleri, dönüş düşüncesi, Xabze, İslam, Kölelik ve daha birçok konuya değindik.

İkinci bölüme Memluklerle başlayalım dilerseniz. İslam tarihi içinde Memlukleri diğer devletlerden ayıran özellikler neler? Ve tabi Çerkes tarihi açısından bu dönemin önemi nereden kaynaklanıyor?

Mısır'da Osmanlı diye tanıtılan büyük Çerkes aileleri vardır. Vecdi ailesi gibi Demirtaş ailesi gibi... Demirtaş ailesinden bir kadın Kevseri (Mehmed Zahid Kevseri, Düzceli Çerkes bir aileye mensup tanınmış islam alimi, 1879-1951) ile yazışıyor, Çerkes tarihini yazmak için kaynak istiyor. Bu yazışmalar bende var, özel olarak Suriye'ye gittim bunlar için. Kevseri 80 tane kaynak ismi veriyor kadına. Bunlardan bir tanesi çok önemli. Memlukleri ikiye ayırırlar, buna göre bahriler Türk, burciler Çerkesti. Kevseri'nin kaynak gösterdiği kitap onu kabul etmiyor, Memluklerin hepsinin Çerkes olduğunu söylüyor.

İlk dönemdekilerin Türkçe konuştukları söyleniyor? Çerkes derken Türk dilleri konuşan Kafkasyalıları mı kastediyorsunuz?

Türkçe konuşma ve Türkçe isim takma meselesine gelince, o zaman moda oydu diyor Kevseri. Arap tarihçileri Çerkes'le Türk'ü pek ayırmadılar. Hatta Memluklerin ilk dönemi için “bunlar Çerkes'ti” diyen kitap sonra Çerkeslerin Türk olduğunu savunuyor. Mesela İbni Haldun da öyle diyor. Fakat Türklerin beyaz kısmındandır diyor. Sonra buna, Araplar da ikiye ayrılır diye misal veriyor. Kevseri o kadına yazdığı bir mektupta buna cevap veriyor: “Haldun o coğrafyayı bilmiyordu.” Gerek Kürtler gerek Çerkesler, Selçuklu döneminde geldiler. Türkçe yaygın dildi. Kürtlerin de (Eyyubiler) kullandığı atabey gibi unvanlar Türkçe idi. Tarihçilerin hatası orada, birinci dönem Türk'tür, ikinci dönem Çerkes'tir denilmesinin sebebi o. Yine o kitapta geçen, yazarın “Benim yanında çalıştığım sultanım Çerkestir” dediği Sultanın adı Tatar. Tatar Çerkesçe değil, ama Türk ismi kullanmak yaygın.

Memluklerin Mısır'a gelişi ile ilgili olarak, köle olarak getirildikleri tezinin yanında, Moğol istilası zamanında yenilgiye uğrayan Müslüman Kafkasyalıların, İslamın o zamanki merkezi olan Mısıra göç ettikleri yönünde bir tez daha var. Çerkesler nasıl geldiler o coğrafyaya?

Çerkeslerin Arap dünyasına girmeleri, doğudaki gibi olmadı. Azerbaycan ve Dağıstan'a Ömer zamanında girildi. Ama Çerkesler Osmanlı zamanında Müslümanlaştı. Dağıstan'dan Kafkasya'ya giren İslamiyet'in Allah inancının batıya da ulaşmış olması muhtemel. Belki önceden de vardı. Yahudilerden, Hristiyanlardan ya da İranlılardan gelmiş olabilir. Orada Allah inancı vardı fakat İslamiyetin tatbikat şekli yoktu diyebiliriz.

Kafkasya'dan, Türkistan'dan, Gürcistan'dan paralı asker alma uygulaması Abbasiler döneminde başladı. Mutasım'ın annesi Türktü. Türktü derken belki de Çerkesti, Arap tarihçiler ayıramadıkları için bilemiyoruz. Mesela bütün Mısırlı yazarlar -Mahmud Abbas Akkad gibi- Stalin için Çerkes Stalin ifadesini kullanıyorlar. Çerkes-Gürcü ayırımı da yok. Onu bilmiyenler karıştıyor. Kevserinin İbni Haldun o coğrafyayı bilmiyordu demesi gibi.

Mutasım, İranlılara karşı Dehlevi Türkleri kullanmak istedi. Onlara bir şehir kurdu. Gittikçe çeşitli yerlerden, Afganistan, Gürcistan, Kafkasya'dan asker almaya başladı ve 12 bin kişilik bir kuvvet oluştu. Hatta islamın yakın döneminde hicaz valisi bir Çerkesti deniliyor. Çerkeslerin islam dünyasına ilk ayak basmaları o şekilde oldu. Fakat Mısır'a gelen Çerkesleri, yüzdeye vurursak yüzde 70-80'ini Selahaddinin torunlarından birisi ve Eyyubilerin son sultanı olan Necmeddin Salih getirdi.

Peki neden Necmeddin Salih tarafından, Kürtler tarafından getirildi Çerkesler? Kürtlerin önayak olmasına sebep şu; birbirlerini tanıyorlar, Kürtler, Çerkeslerin güvenilir ve savaşçı olduklarını biliyorlar. Ayakta kalmak için güç lazımdı. Bu gücü nereden arayacaklar? Araplar olmaz, Türkler zaten hasımları. O zaman işte çok iyi tanıdıkları Çerkesleri düşündüler. Kendileri gibi azınlık oldukları için, güçbirliği yapmak için Çerkesleri çoğalttılar, ve bu köle ticareti kanalıyla olmadı. Heyetler gönderildi, Kafkasya'yı tanıyan kimseler gitti. Oradan gönüllü olmak isteyen gençler seçildi. Ve çok küçük değillerdi, kendilerine makam vadedildi ve gönüllüler seçildi.

İbn Haldun çok enteresan bir biçimde anlatıyor: O gelen gençler için İskenderiye'ye, üzerlerinde Çerkes koşum takımları olarak Çerkes atları götürülür. Gemilerden inen gençler bu atlara bindirilir Kahire'ye gelirlerdi. Orada kendilerine ayrılan konaklara yerleştirilir, özel eğitim için medreselere verilirlerdi. Şimdi bunun kölelikle ne alakası var?

O halde Memlük (köle) isimlendirmesinin sebebi ne?

İslam dünyasında Muaviye ile başlayan bir krallık dönemi devam ediyor. Memlukler de bu islam dünyasının göbeğinde oluşmuş bir devlet. Azınlık olarak geldikleri bir yerde güçlü bir askeri kuvvet kurdular, dayanıştılar, iktidarı kazandılar ve tamamen meriyette olan geleneğe aykırı olan bir idare kurdular. Babadan oğula intikal eden yönetim yok. Peki ne var? Kırk kişilik bir şey meclis var ve bütün kararlar bu mecliste alınıyor. Bütün dünya krallık sistemine dayanırken Çerkesler tamamen aykırı bir sistemle geldiler. Böyle olunca, koskoca İslam dünyasında nasıl olur da bunlar geleneğe muhalif bir biçimde iktidar olurlar diye çekemedikleri için, hasedlerinden bu tabiri, köle tabirini kullandılar. Sultan demediler, halbuki Selahaddin Eyyubi'den beri sultan unvanı kullanılırdı.

Geçtiğimiz aylarda Libya'da olaylar patlak verdiğinde Libya Çerkesleri gündeme geldi. Siz muhtemelen orada Çerkeslerin yaşadığını biliyordunuz. Libya'daki Çerkeslerin hikayesi nedir?

Libya Çerkesleri deyince, hiç unutmam seneler önce Bingazi de bir terzi dükkanına girdim. Terzi tanıdığım bir Türk'tü. Sonra içeri sarışın bir genç girdi, terzinin patronuymuş. Dedim ki Arap mısın? Hayır dedi. Türk müsün, Giritli misin, Berberi misin? Hep hayır. Sonra Çerkesim dedi. Öyle değince Libya da Çerkes var mı dedim. Bingazi de iki bin aile oluyoruz. Misrata başka yerlerde de çok var dedi. Şimdi ben merak ettim o meseleyi. Bunlar nerden gelmiş? Memlukler desem uzak. Balkanlardan gelenler mi? Kafkasya'dan doğrudan gelenler mi derken arşivlerde çalışırken bir belge geçti elime, Suriye'ye giden Çerkeslerden bahsediyor. Bingaziye üç bin aile gitti diyor. Peki ne oldu? Yani Misratadakilerle görüştüm Çerkesiz diyorlar ama herşeyleriyle Araplaşmışlar.

Peki ama sürgün zamanında geldilerse Suriye'deki, Ürdün'dekiler kadar kimliklerini muhafaza etmiş olmaları beklenemez mi? Bu süre içinde bu kadar hızlı bir asimilasyon nasıl olmuş olabilir?

Suriye'deki Çerkesler, Bedevilerin hucumunu bertaraf etmek için yerleştirildi, aynen Anadolu ve Balkanlarda benzer amaçlarla yerleştirilmemiz gibi. Ama Libyadakiler o mıntıkada belki büyuk bir köy ya da küçük bir şehir olarak iskan edildi. Siirta ve Misrata. İkisi de kısa sürede büyük birer şehir oldular. Böylece ikinci nesilden itibaren hızla eridiler ve kayboldular.

Sizin sık kullandığınız bir kavram var: “sömürüye elverişlilik durumu.” Dilerseniz buna da kısaca temas edelim.

Hiçbir sömürü, elverişlilik durumu olmadan tahakkuk etmez. Bu nazariyeyi en fazla savunan Cezayirli büyük mütefekkir Malik bin Nebi'dir. “Müşkületü's-Sakafe” (Kültür Problemi) adlı kitap serisinde bu konuları en güzel şekilde ele alır. Malik bin Nebi Batıyı en iyi tanıyan İslam düşünürlerinden biridir. Batıyı tanıyan çok azdır İslam dünyasında. Bir İkbal, iki Hamidullah, üç Prens Halim Paşa. Cemil Meriç, Paşa için Batıyı en iyi tanıyan Türk aydını der. Bunlara ben Malik bin Nebi'yi ve Tunuslu Hayreddin Paşayı ekliyorum. Nalçik'te Nalo Zaur televizyon programında şöyle bir soru sormuştu: “Çerkeslerin dünya medeniyetine pek katkısı olmadığı söylenir, ne dersiniz?” Bu soruyu cevaplarken bahsettiğim iki isimden biri Hayreddin Paşa, diğeri de Kevseri idi. Hayrettin Paşa Batıyı çok iyi tanıdığı için, ıslahatların nasıl olması gerektiğini en iyi şekilde planlayabileceği için Abdülhamid zamanında sadrazam yapıldı. Kevseri ise sadece bir din alimi değil büyük bir islam müterfekkiri. İslam kültürünün safiyetiyle yeniden ortaya çıkarması bakımından kültürler arası çatışmada islam kültürünün önemini ortaya koyuyor.

Peki bu özellikleri Kevseri'nin ya da Tunuslu Hayreddin Paşa'nın Çerkes olmalarıyla mı alakalı? Yahut kişileri bir taraf bırakırsak, Çerkeslerin ne gibi katkısı oldu dünya medeniyetine?

Burada iki önemli nokta var. İslamdan önce ve sonra kurulan devleterde, İran'da, Avrupa'da hele hele Orta Doğu'da krallıktan başka bir şey yoktu. İslamın ilk zuhurunda gerçekleştirdiği şura ve meşverete dayalı sistem Muaviye'nin Emevi hanedanına dayanan bir devlet kurmasıyla son buldu. Babadan oğula intikal eden bu idare sistemini, Emevi, Abbasi ve diğer hanedanlarla devam eden bu alışkanlığı yok eden Mısır Çerkesleri olmuştur. 40 kişilik bir meclisleri vardı. Ehliyete, liyakata dayalı bir sistem kurdular. Hanedana mensubiyet ön planda değildi. İslam devletlerinde ilk olarak Çerkeslerin Mısırda zuhuru ile kurulan ve 300 senen devam eden, -Memluklerin iki dönemi de Çerkestir- hatta M. Ali Paşa'nın meşhur katliamı tahakkuk edene kadar diyebiliriz, çünkü Osmanlılar ancak bir sen kendi kanunlarını tatbik edebildiler Mısır'da, sonra idareyi yine Çerkeslere bıraktılar. Yani 600 senelik iktidarları boyunca Çerkesler, Mısır'da hanedan mensubiyetine bağlı olmayan bir yönetim uyguladılar. Birinci nokta budur. Fransızlar geldiğinde biz buna krallık diyemeyiz, bu olsa olsa Cumhuriyettir dediler. Bunu söyleyen meşhur Mısırlı tarihçi Ceberdi. Bunun önemi ne? Şu: batı nasıl krallıktan kurtulup demokrasiyi ortaya çıkardıysa, Çerkeslerin sistemi de devam ettirilip geliştirilebilse idi aynı şey İslam dünyasında da tebellür edebilirdi.

Peki neden Çerkesler böyle bir sistem kurudular, bu anlayış nasıl ortaya çıktı?

Bu sistemi seçmelerinin sebebi sanıyorum, Emevi ve Abbasilerde hanedanlar arasındaki çekişmeyi görmüş olmaları. Bununla birlikte, devlet hiyerarşisini bilmemeleri, hür kabileler ararsında yetiştikleri ve hür düşünceleri disiplin mekanizmasını tanımadığı için böyle bir sistem seçmiş olabilirler diye düşünüyorum.

İki önemli nokta var demiştiniz. Birincisi şura ve meşverete dayalı sistem, ikincisi?

Şimdi gelelim ikinci noktaya. Mesela Türkleri ele aldığımız zaman, İslamdan önce Türkler çeşitli dinlerin, mezheplerin etkisi altında kalmışlardı. Şamanistler, Budistler, Hind, İran... O karışık kültür hareketi aynen Anadoluya geldi. Hem Türkler'de hem Araplar'da bir sürü mezhepler var. Sürekli boğuşuyorlar, işte Yemen'de Suriye'de. Ayrı ayrı mezheplere bölünmeyen, hepsi aynı mezhepte olan ve mezhepte aşırılağa gitmeyen tek millet Çerkeslerdir. Bilakis 4 mezhebi gayet mükemmel şekilde hem Mısır'da hem Suriye'de uygulayan topluluk Çerkeslerdir. Baybars zamanında da Kanşawe Gur zamanında da, her zaman 4 kadı var: Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli. Başka hiç bir dönemde 4 kadı yok. Bu ne demek? Mezhep taassubunu yok etti. Halbuki mezhep taassubu başlamıştı. Baybars zamanında kadılık da yapan Necmeddin Tarsusi, kendisi hanefi mezhebinin mutaassıbı, bütün mücadelesi hanefiliğin resmi mezhep olması. Çerkeslere bunu kabul ettirmeye çalışıyor. Mısırlılarda sayı olarak Şafilik çok, birinci kadıyı Şafi yaptılar o yüzden, halbuki Çerkeslerin kendileri Hanefi.

Çerkeslerin ana vatanlarındaki devlet tecrübesine bakarsak, tam bir devlet mekanizmasına sahip olmamalarını nasıl yorumluyorsunuz? Bir başarısızlık, geri kalmışlık mı, yoksa kültürlerinin, sosyal yapılarının, yaşama tarzlarının getirdiği bir şey mi? Bunu şu yüzden soruyorum, güvenlik ve ortak bir hukuk sistemi gibi temel devlet fonksiyonlarının toplum tarafından işletildiği bir bölgede devlet zorunluluk olmaktan çıkar şeklinde bir görüş var ve Rus işgali öncesinde Çerkesya'nın bu özellikleri taşıdığı söyleniyor.

Devlete lüzum yoktu görüşüne katılmıyorum. Orada kabile sistemi söz konusu oluyor. Haldun'un bir tabiri var: Umran. Genel bir kalkınma, insan aklının geliştirdiği ne varsa; hukuk, mimari, kıyafet, askeri kalkınma vs. bunların tümünü ifade ediyor. Çerkeslerin Mısır'daki hakimiyeti çok önemlidir. Ele alınması gereken, tartışılması, tanınması gereken bir dönemdir. Firavunlardan sonra en parlak kültür dönemi Memluk dönemidir. İdare tarzlarından dolayı Fransızlar geldiğinde biz buna kralık diyemeyiz bu olsa olsa cumhuriyettir dediler. Kafkasya'daki küçük idari sistemler ise kabile hayatına dayanıyor. Herkes tarafından boğun eğilen çok bağlayıcı bir xabze var. Kabile liderlerinin (Pşı) de büyük yetkileri yok xabze karşısında. Kabile fertleri aynı hürriyete sahip. Devlete gerek yoktu diyenlerin işaret etmek isteği nokta sanıyorum budur. Bu konuda İsmail Berkok, insanın köleleştirilmemesi için bu hürriyet bu şahsiyet önemlidir ama disiplinize edilmediği taktirde baş belası olur diyor, ben de bu görüşe katılıyorum.

Nasıl baş belası oluyor? Biraz açabilir miyiz bunu?

Bizde xabze var. Xabze öyle bir duruma geldi ki Çin'de olduğu gibi, Japonlarda olduğu gibi en büyük otorite vasfına sahip olan şey oldu. Pşı da olsa werk de olsa herkes buna tabidir. Devlete gerek yoktu görüşünün işaret etmek istediği nokta orasıdır. Ama aşırı ferdiyetçilik ve kabile taassubu işin içine girince sömürü düzenine elverişlilik başlıyor. Bazı Pşılar kendi menfaatları için gidiyor Rusya'yla anlaşıyor, Osmanlıyla anlaşıyor. İşte Çerkeslerin söyleyemedikleri şeyler bunlar. Kendi ailesi için kabilesini yok eden pşılar çıkmışıtr. Xabzeye werk xabze adını verenler, yani werkler, o toplumu, yani halkı bertaraf etmek istediler. Halbuki xabzeyi yaşayan halk.

Ne şekilde bertaraf etmek istediler?

Kölelik meselesi! Maykoplu yazar Meretıko aynen şu tabiri kullanır; Kabardeylerin tasnifi ne dine ne akla ne insanlığa sığmıyor. Hiçbir werk neden werk olduğunu, hiçbir pşı altındaki kölelerin neden köle olduğunu bilmiyor. Çünkü köleliğin de şartları var. Ecdadının üçüncü batından beri fiilen köle olarak gelmesi şartını koşuyor İslam hukuku. Tiflis köle pazarından al! Bunu bizzat yapanlar da werklerdir. Aldığın insan köle mi değil mi bilmiyorsun. Yine İslama göre meşru savaş olmadan esir alamazsın. 3. asırdan beri Gürcülerle savaş yapmadı Osmanlılar, Kafkasya'ya ise hiç hakim olmadılar. Oysa ki sarayda bir sürü Gürcü, Çerkes kadınları var. Peki bunlar nasıl köle oldu? Esir tüccarlarıyla geldi diyor Meretıko, “şehzadeler istedikleri gibi aldırıyordu. Bütün şehzadeler piçtir, çünkü hiçbiri meşruiyet çerçevesinde köle olarak getirilmedi.” Hür insanlar alınmış köle edilmiştir. Neden Türkiyede'ki, Osmanlıdaki İslam alimleri bu durumu açıklamıyorlar? Çünkü korkuyorlar. Malesef kaçırdıkları hür insanları Tiflis'te, Fergana'da köle pazarlarında satanlar da pşılardı, werklerdi. Kırım Tatarları köle istediği zaman pşılar kendi çocuklarını verecek değillerdi herhalde, gidip halktan alıyorlardı. Bizim tarihimizn tamamı iftihar edilecek şeylerle dolu değil. Bunlarla yüzleşmeliyiz. “Ben razıyım ne olursa olsun, bana dokunsun, aileme dokunsun, sülaleme dokunsun ama gerçekle yüzleşelim.” Bunu demiyen adam tam manasıyla Çerkes değildir. Çerkes tarihi şahsi menfaatlar üzerine kuruludur. Bunu kabul etmediğimiz takdirde hala falan alile şöyle, filan aile böyle muhabetti gider.

O halde sizden daha geniş bir Kafkasya tarihi yorumu alabilir miyiz?

Boyların, kabilelerin yani ayrı ayrı var oluşların büyük okyanusa intikal etmesi ve bir millet olarak ortaya çıkması. Bunun en güzel misallerinden biri Araplardır. Ruslar da öyleydi, ta ne zamana kadar çeşitli barbar boyları olarak yaşıyorlardı. Bir slav virliğinin kurulması çok eski değildir. Ancak birlik olduktan sonra geliştiler, büyüdüler ve Kafkasya'yı da o şekilde yuttular. Bütün milletler için geçerlidir. Bu olmadığı takdirde, kartalların leş bekledikleri gibi güçlü devletler bu gibi küçük boylara ayrılmış milletlerin zaafını istismar eder, varlığına göz diker, istila eder. Sömürü düzeni budur. Sömürüye en elverişli durumdur o parçalanmışlık. Mevcut düzene sızmalara yol açan bir şeydir.

Osmanlının emrine riayet etmeyen, dolayısıyla azledilen Kırım Hanı Muhammed bir rüya görüyor. Rüyasını Evliya Çelebi'ye anlatıyor: Osmanlı Padişahı beni öldürecekti, seni ancak Dağıstan kralı kurtarabilir dediler, ben de Dağıstan'a sığındım. Çelebi de diyor ki; evet ancak Dağıstan'a sığınırsan kurtulursun. Sonra gidiyorlar beraber. Tabi oraya giderken bütün Kafkasya halklarınn arasından geçiyor ve seyahatnamesinde de anlatıyor gördüklerini. Şimdi bunu söylememin sebebi şu; geçtiği yerlerdeki boyların askeri güçlerini sayıyor. Şapsığların askeri gücü ne kadar, diğer halkların ne kadar? Mesela Şapsığların on bin, falanların şu kadar... Dağıstanlıların diyor, 80 bin kişi. Bunun tahlilini yapan birisi, kimdi hatırlamıyorum, İlk zamanlarda Rusların Kafkasya'ya indirdiği güç hiç bir zaman 60 bini bulmadı diyor. Halbuki Evliya sadece Dağıstan'ın 80 kişiye sahip olduğunu yazıyor. Buna muhtemelen Çeçenler de dahil. Ama neticede bunlar birleşince nererdeyse 200-250 bin kişilik cengaver bir ordu ortaya çıkıyor. O orduyla neler yapılmazdı! Birleşik bir Kafkasya kurulabilseydi. Gerek coğrafi durumun genişliği, toprağın münbitliği, bazı zananatların gelişmişliği hem Dağıstanda hem de Çerkesler de. Diğer taraftan bir rus subayı anlatıyor: en güzel bahçeleri yaparladı. Türklere ağacın kıymetini kafksayalılar öğretti. Bir birleşebilselerdi! Bu bir temennidir ama, işte bazı temenniler gerçekleşebilirdi. Akılcı, geniş düşünceli, ileriyi çok iyi görebilen, kültür seviyesi yüksek bir millet olsaydı. Belki bugün Rusya'nın da kimsenin de yutamayacağı 40-50 milyonluk gayet büyük güçlü bir devlet meydana gelirdi.

Bir; kabile taassubu. Kabilecilikte ancak kendisini düşünme vardır, hatta daha da sıkışınca sadece kendi ailesini. Bu anlayış başkalarıyla ilişki kurmayı düşünmez. Dolayısıyla uzağı görmez olur, sonra yakını bile göremez duruma gelir. Kafi kültür seviyesi olmadığı için bunun zararlı olup olmadığını da anlamaz. Bu sosyal yapı inanç haline dönüşür. Bu düzen belirli bir zümrenin lehine ama halkın aleyhine işleyen bir şeydir. O savaşlarda hiç çekinmeden bir pşı kendi menfaati için Ruslarla bir diğeri Osmanlılarla, başkası Tatarlarla anlaşır.

Esas itibariyle bizim yüzleşemediğimiz tarih budur. Bu korkunç tarih, bu lekeli, bu gayri insani, bu gayri dini tarihle yüzleşebilecek bir nesil orataya çıkmazsa, dün olmadığı gibi bugün de Çerkeslerin istikbali olmayacak.

Bizim Çerkeslerin adetidir; biri meşhur oldu mu o Çerkestir diye övünürler. Bunlar şahsiyetsizlikten, kültürel şahsiyetin tekemmül etmeyişinden doğuyor bence. Sayıyorlar falan paşa Çerkes, İnönü'nün arkadaşı. İnönünün arkadaşı olmak iftihar meselesi değil zillete müncer bir durum. Halbuki saydığın adamlar İnönü'den daha şahsiyetli.

Şamil Vakfı'nda bir gazetecinin konferansı vardı. Biri bir sordu teşkilatı mahsusanın yüzde sekseni neden Çerkesti diye. Ben de dedim ki bunun sebebi yiğitlik ne şu ne bu. İki şey: gösteriş budalalığı ve hedefsizlik. Kültürel kişilikleri teşekkül etmediğinden büyük fırsatları kaçırdılar. Zaten kişiliği olan bir kimse ajan olmaz. Makam ve mansıbın peşinde koştular.

Kabile taassubu birleşmeyi düşünürmez. Şunu düşünemiyorlar, bundan kurtulalım bir araya gelelim, etrafımızda bize göz dikenler var. Biz küçüğüz Kafkasya gibi bir cenneti bize bırakmazlar. Daha güçlü olmanın yolu herşeyden önce birleşme. O zaman millet mefkuresine yönelmemiz gerekir. Türkler yaptı bunu, Ruslar yaptı.

Devletleşme mefkuresi olmayınca, köy durumunu aşma da gerçeklemiyor. Burada İbni Haldun “bedavet” ve “hadar” kavramlarını kullanır. Hadara dediği medeniyet, Uygarlık; Bedavet ise göçebe hayatı. Bir Arap bedevi için herkes ötekidir. Kaynaşamıyor o derece kaynaşamıyor ki zekatı kabul etmiyor. Ben niye kureyşe vergi vereceğim diye düşünüyor. Anlayışa bak! İlk dönemlerde Arapların 3'te 2'si irtidat etti. Kureyşten peygamber geldi bize niye gelmedi diye sahte peygamberler çıkarıyorlar.

Şimdi şuraya geliyorum insan doğuştan medenidir, şehirlidir. Şehre elverişliliği ihtiyaçtan doğar. İhtiyaçlar genişledikçe şehirleşme gerçekleşir. Çerkesler ellerinde olandan daha fazlasına ihtiyaç duymuyorsa bu kültür olmadığı için. Kültür, yükselme fikri de iki şekilde kazanılır: kitaplar ve seyahat. İkisi de yok Çerkeslerde.

Son olarak, bugün için ayrıca ne söyleyebilirsiniz?

Hazreti Peygamberin bir hadisi var: mümin bir delikten iki defa ısırılmaz. Milletler mücadeleri ile yaşıyor. Peygamber mücadelesini, elçisini Habeşistan'a göndererek, Medine'ye hicret ederek, elden gelen gizli aleni her türlü çalışma ile yaptı. Demin dedim ya, sömürüye çok elverişli bir milletiz, çünkü imkanlarımız çok kısıtlı. Türkiye'de hem maddeten hem fikren en zayıf milletiz belki. Fedakar değiliz, yapabileceğimizden çok aşağısını yapıyoruz. Başkalarından yardım beklemekle hiç bir şey kazanamayız. Tehlike çanları kapımızı önünde. Bu çok fazla sürmez. Elli, belki yüz sene. Bunu idrak ederek kadınıyla erkeğiyle, var olan bütün imkanları kullanarak Çerkes varlığını kurtarma çabası göstermekten başka çare göreniyorum.

Ajanskafkas

Fikri Tuna. Eski Kahramanmaraş Müftüsü, Uzun yıllar Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki önde gelen fikir adamları ile birlikte düşünce hareketleri içerisinde aktif rol oynadı, Özellikle 90'lı yılların başından itibaren Kafkasya ile de yakından ilgilendi, Kafkasya'nın önemli siyaset ve düşünce adamlarıyla görüştü, çeşitli konferanslar verdi. Fikri Tuna ile geçmişten günümüze Kafkasya'nın ve Kafkasyalıların kaderini ve konuştuk. Memlukler, Kafkas-Rus savaşları öncesinde Kafkasya, Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından orada gördükleri, dönüş düşüncesi, Xabze, İslam, Kölelik ve daha birçok konuya değindik.

90'ların başında Kafkasya'ya bir seyahatte bulundunuz ve özel bir amacı vardı bu seyahatin. O döneme gidersek, Sovyetler Birliğinin çöküşünün ardından nasıl bir Kafkasya ile karşılaştınız?

1992'de gittim ben Kafkasya'ya. Niyetim buradan bazılarının yaptığı gibi sülalemi görmek değildi. Bütün Kafkasya'yı dolaşmak istedim. Bunun da sebebi komünist sistem çöktükten sonra oradaki durumu görmekti. Komünist dönem idaresinde Kafkasyalılar ne şekilde yaşadılar? Komünizmden ne şekilde istifade ettiler veya zarar gördüler? Yani komünizm onlara ne verdi?  Tabi burada komünizm deyince ideoloji ile idareyi birbirinden ayırıyorum. İdeolojiyi bilen kişileri çok az gördüm. Komünizmin felsefesini bilen çok azdı. Marks kimdir? Marksizm nedir? Komünizm denir? Bunları cevap verebilecek kişiler parmakla gösterilebilecek kadar azdı. Sanmıyorum ki buradan giden çokları bu melese üzerinde durdular, bu iki şeyi birbirinden ayırdılar.

İlk olarak Nalçik'teki Xase’ye gittim. Kendimi tanıttım, sonra neden Kafkasya'ya geldiğimi anlattım. “Gürcistan'dan başladım Mahaçkale'ye kadar gideceğim, arzum Kafkasya’yı tanımak, komünizmin Kafkasyalılar üzerindeki tesirini görmek. Eski yaşantılarına göre ne gibi farklar oluştu, eskiye nazaran ne kaybettiler, ne kazandılar. Bunu incelemek için geldim” dedim. O zaman oranın salahiyet sahibi isimlerinde Lide adlı bir hanım dedi ki; “Fikri, bize şimdiye kadar Suriye'den, Türkiye'den, Almanya'dan, çeşitli yerlerden Çerkesler geldi. Şimdiye kadar kimse sizin temas ettiğiniz noktalara değinmedi. Görüşlerini bir konferans serisi halinde buradakilerle paylaşmanı rica ediyorum. Ben, Cumhurbaşkanı dahil Nalçik'in bütün elit tabakasını getirmeye söz veriyorum.” Çok iyi olur dedim, yalnız bana biraz daha zaman ver, çünkü bütün Kafkasya'yı dolaşmam lazım. Böylece anlaştık, ben seyahatime devam ederken Lide de konferansların hazırlıklarına başladı. Çeçenistan'a, Osetya'ya oradan da Mahaçkale'ye gittim.

Nelerle karşılaştınız, ilk gözlemleriniz neler oldu?

Uygulamada kolhoz sistemi Çerkes ailelerine çok zarar verdi. Daha doğrusu komünizmin sistemine hazırlıksız yakalandılar. Alışılagelmiş hayat sistemlerinde, yani pederşahi bir ailede kendi disiplinleri, xabzeleriyle, binlerce seneden gelen kendilerine has dayanışma, sevgi, saygı kuralları içinde yaşıyorken hiç bu gibi şeylere kıymet vermeyen, meseleye sadece materyal şeklinde bakan, hatta felsefesi bakımında bunlara karşı çıkan bir sistemle karşılaştılar. 

Mesela sevgi meselesi, vicdan meselesi, din… Bunlara Marksizm kıymet vermez. Çünkü materyalist bir felsefeyle bakıyor, öyle bakınca bu şeyler tali meseleler de değil inkar edilecek şeyler olarak kabul ediliyor. Mesela bunların arasında aile mefhumu. Fakat komünist rejimde aile mefhumu yoktu diyenlere karşıyım. Bu mesele tüm dünyada, İslam dünyasında, özellikle de Türkiye'de istismar edildi. Hele sağ cenah, Kabaklı gibi Necip Fazıl gibi… Öyle yazılar okudum ki, öyle propagandalar yapılırdı ki; şapka örneği verirlerdi mesela: Akşam bir kimse tarladan evine döner, kapıda şapka asılıysa orada başka bir erkek karısıyla beraberdir, o zaman o adam evine giremez. Aile mefhumunun yıkılması meselesi Marks’la başlamıyor, Darwin olsun daha başka birtakım sosyologlar dile getirdi bunu. Bilhassa Darwinizme göre insan tabiatın bir parçasıdır, başkaca bir özelliği yoktur, tabiatta ne oluyorsa insan toplumunda da o olmalıdır. O zihniyet 18. asırda başladı ama 19. yüzyılda da o bakış yıkılmaya başladı. Bir takım nazariyeler o bakışı da Darwinzmi de çürüttüler.

İslam yazarlarından biri Vahidüddün Han, İslam meydan okuyor adlı eseri var, İkbal’in önemli katkıları var,  Ferid Vecdi’nin, -Vecdi, çok iyi tanıdığım Mısırlı Kabardey bir ailedendir- Mahmud Abbas Akkad’ın... Hem İslam dünyası hem Batı dünyası maddeci akıma muhalefet etti. Sonra dinin önemi, ruhaniyetin önemi anlaşılmaya başladı. Rusya'da da denildiği gibi aile mefhumu yıkılmadı. Ama kadını baskıdan, erkeğin egemenliğinden kurtarmak, kadına hürriyetini vermek için alınan bir takım tedbirler, teşvikler, ideolojinin etkisi dolayısıyla bir takım değişik tatbik şekilleri olarak gelişti.

Neticede oradaki durumu inceledim. Aile yapısının ne kadar bozulduğunu gördüm. Fuhuş, alkol, boşanmalar korkunç seviyelere ulaşmıştı. Dediğim gibi Çerkesler hazırlıksız yakalandı komunizm sistemine.

Bizdeki saygı, büyüğe hürmet belki dünyanın hiçbir yerinde yoktu, bunun istismar edilmemesi gerekirdi, ama maalesef edildi kendi toplumuz tarafından. Hele bizi hiç anlamayan bir toplumla karşı karşıya gelince… Ne Ruslar anladı bizi, ne Türkler ne de Araplar. Anlmadılar. Hala anlamıyorlar. Düğünlerimizi anlamadılar. Düşünmeler bu insanlar neden bu kadar serbest bir şekilde yaşıyorlar, bu güven bu nereden kaynaklanıyor diye düşünmüyorlar, öyle bir alışkanlıkları da yok. Ruslar gene biraz daha iyiler. Meşhur bir şairleri terbiyeyi Kafkasyalılardan öğrenin diyor. Hiçbir Türk bunu dememiştir. Bunlar medeni olsalar, bu milletin güzel özellikleri var, bu özelliklerini biz de alalım derler. Kültürlerini korumalarına yardım edelim diyecekleri yerde,  asimile etme derdindeler. Çerkeslerin bir şanssızlığı da içine düştükleri halkların gayri medeni oluşu. Dinin bu halklar arasından yobazca yorumlanması nedeniyle öyle bir duruma geldi ki, kızlar erkekler dans ediyorlar, bunu yapan dinsizdir, bu zinadır diye vaaz verdiriyorlar. Hadi halk anlamıyor da elit tabaka niçin bilmiyor? Onlar da bilmiyor. Araplar da öyledir.

Din konusuna gelmişken, burada bir parantez açalım. Çerkeslerin İslam'ı algılayış ve yaşayış biçiminde diasporada birlikte yaşadıkları Müslüman toplumlardan bir hayli farklılıklar göze çarpıyor. Çerkeslerin din ile ilişkisi bugüne kadar nasıl şekillendi?

Bu bizi çok şeylere götürür. Benim en fazla şikayet ettiğim noktalardan biri de bu. İslam beynelmilel bir dindir. Beynelmilel bir din demek? Okul sistemini ele aldığımız zaman ilk okul, orta okul, üniversite, gittikçe tekamül eder. Eğitim sistemi, müfredat ona göre gider ve insanın aklı tedricen, yavaş yavaş kemale ulaştırılır. Allahın dini gönderirken uygulamak istediği siyaset budur. İnsanlık bir takım aşamalardan geçti, gerek din düşüncesinde gerekse uygarlık bakımından. Şimdi Mezopotamya'daki, Mısır'daki, Hindistan'daki, Atina'daki, Roma'daki, Yemen'deki medeniyetler, insanın birçok şeyler elde ettiğini gösteriyor. Topyekun gelişme, yani İbni Haldun'un ortaya koyduğu Umran. İslam son din olunca ve bütün beşeriyetin hem maddi hem manevi ihtiyacına cevap vermeye geldiğini söyleyince ve meydan okuyunca, o dinin çok yüksek düzeyde olması gerekir.

Şimdi bu dini, böyle yüksek düzeyde bir uygarlığı temsil eden bir dini, bizim oradaki Kızılcık, Karlıkavak, Avşarlar gibi köylerden çıkan bir çocuk imam hatip'te okur, sonra hoca olup topluma bu dini anlatır. İşte mesele buradan doğuyor, o çocuk ne o dini bilir ne toplumun geleneklerini göreneklerini anlar.

Ama xabzenin içeriğine girdiğin zaman, gerek insanlık anlayışı, gerek felsefi görüşü, tanrı anlayışı, bilhassa insanlar arasındaki ilişkiler... Bunlara bakınca o zaman o toplumun yüksekliği ortaya çıkıyor.

Ferah Ali Paşa, Çerkeslerin arasına gelince bir Çerkes kızıyla evleniyor. Daha sonra kızın anası kızını görmeye geliyor. Bakıyor kız namaz kılıyor, Hz. Muhammed’den bahsediyor, yani bilmedikleri bir takım şeylerden bahsediyor. Sonra kızını çağırıyor, diyor ki: “sen de bu şeyleri yeni öğrendin daha pek iyi bilmiyorsundur. Biz tanrıya inanıyoruz ama senin Muhammed dediğini tanımıyoruz. Bu kıldığın şeyi de bilmiyoruz. Paşa'ya söyle de gelsin bize dini güzelce anlatsın”. İşte Türk tipi din anlayışı burada kendini gösteriyor. “Benim kaynanam benim için namahrem değil ama ötekiler hep namahremdir, onlarla görüşemem” diye cevap veriyor. Buna da çok canı sıkılıyor kaynanasının, onlar bizim de çocuğumuz sayılır diye geldiler, Paşa nasıl böyle söyler diye kızıyor. Kız da gidiyor anasının niçin kızdığını anlatıyor. Yanlış yaptığını anlayınca paşa gidiyor özür diliyor ve kaynanasına İslam’ı anlatıyor güzel bir şekilde. Kaynanası o şekilde anlattıktan sonra diyor ki; “Bu din tam bize uygundur. Senden bir ricam var, bunu bizim için İstanbul'a yaz da oradan büyük efendiler gelsin, çünkü biz bu dini sahtekar Tatar mollalardan almak istemiyoruz.” Kadının yaklaşım tarzına bakın! Mesele uygarlık meselesi. Yani İslamiyet, Çerkesler gibi, cenaze, evlilik, düğün gibi sosyal müesseselerinde bu kadar mükemmel bir seviye yakalayan bir toplumla karşılaşınca işte o zaman yerini buluyor.

Abbasi Devletinin kurucusu Aba Muslim Horosani Kafkasya’ya gidince kayanın üstüne oturup ağlıyor, eyvah diyor, “Demek ki İslam bu millet için gelmiş”. Gerek şecaat, gerek dürüstlük, doğruluk... Mesela Çerkeslerdeki sığınma meselesi. Birisi gelip size iltica etse ne sebeple olursa olsun onu sonuna kadar savunur ve teslim etmezsiniz. Bu anlayış her millette yok, hatta bugün Uluslararası kuruluşların koymak istediği kurallar bile bu seviyede değil.

Ne diyor Peygamber: “Ben yüksek ahlakı tamamlamak için gönderildim”. Demek ki bir takım şeyler var, her şey yeni koyulmuyor, akıl var. Çerkes toplumunda da kendi varlıkları akılları, tecrübeleri yoluyla bir takım güzel yaşantı tarzını yakalamışlar. Çerkeslerin dindarlığının, geniş, müsamahakar oluşu ve insancıl yönünün büyük oluşu bu yüzden.

Kafkasya seyatiniz sonrasına dönelim. Bir Konferans verecektiniz?

Evet, Nalçik'e döndüğümde hazırlıklar tamamlandı ve konferans günü geldi. Lide her şeyi ayarlamıştı. Başbakan vardı, Cumhurbaşkanı'nın yardımcısı vardı, kendisi Moskova'da olduğu için gelememişti. Bakanlar, gazeteciler, şehrin önde gelen birçok ismi katılmıştı. Konferans sonrasında yüzlerce telefon aldım. Lide ve Nalo Zaur Kabardey-Balkar'ın her yerinde konferanslar düzenlemeyi teklif ettiler, ancak vaktim olmadığı için kabul etmedim. Yemen'de çalışıyordum, dönmek zorunda kalmıştım. 

Nelerden bahsettiniz o konferansta?

Konferansta şunu savundum; Kafkasyalıların tamamen yok olmamaları, varlıklarını koruyabilmeleri üç esasa bağlıdır: dil, aidiyet ve din.

Bir milleti yok edeceksen, bu gayet basit ve vecih bir şey: dilini yok et. Zaten dili yok olursa yaşantısı ve geleneği de yok olur. Bütün bu şeyler, Çerkes kimliği dille irtibatlıdır. Dil meselesi o kadar önemli ki! Ama dil meselesine verilen şey taşıdığı önemin bir milyonda biri değildir. Nerde o mücadele? Hemen hemen yüz sene oluyor, Çerkeslik için bu kadar cemiyetler kuruldu. Elle tutabilecek ne var somut olarak? Hiçbir şey. Dava sahibi sensin. Sen mücadele etmezsen ve ciddi şekilde, hatta ölüm pahasına, ölmezsen dilin uğrunda Kürtlerin öldüğü gibi bir şey kazanamazsın.

İkincisi toprak, aidiyet. Bu toprak sizin değil diyor şimdi Ruslar. Toprağın bize ait olduğunu dünyaya delillerle isbatlamak gerekli. Bu mevzularda çalışacak bir enstitümüz neden yok? Malesef yaşadıkları yerlerde güçlü olmaları bile kendilerini kurtarmalarına yetmedi Çerkeslerin. Kafkasya'ya yardım edebilecek durumdayken bile. Kahire'de Çerkesçe okutmayı men eden ne vardı? Demek ki buna kıymet vermediler.

Üçüncüsü din. Ben dine biraz namaz biraz oruç şeklinde değil, sosyal bir müessese olarak yaklaşıyorum. Kafkasya'nın tarihi hemen hemen bin seneden beri İslam dünyası ile bitişik bir tarihtir. Sonra Kafkaslıların çok büyük çoğunluğu Müslüman’dır. Dolayısıyla Kafkasyalı yaşayışını, adetlerini anlamak için İslam'ı iyi anlayacaksın, bunu anlamadığın takdirde bu işler olmaz. Ancak burada şunu söylemek lazım, Kafkasya'nın geleceği mevzubahis olunca dinsizle dindarın bir araya gelmesi gerekir, bu ayrı bir şey. Türkiye'deki tuhaf sağ-sol zihniyeti bize de intikal etti. Çünkü ne solculuk anlaşıldı bu memlekette ne sağcılık. Ben bu işin çok iyi içindeyim. İlk defa bir müftü olarak solculukla itham edilen kişiyim. Şimdi bizdeki solcuların, dine karşı Türkiye'deki bu genel durumdan kaynaklanan tuhaf bir yaklaşımı var. Oysaki Çerkeslik mevzuunda dayandıkları kültür mirasının hemen hemen yüzde sekseni din adamları tarafından yazıldı. Aytek Namitok, General İzzet, İsmail Berkok, Meretıko... hangisini alırsan al hepsi medreselerde okudular, çünkü medrese haricinde bir eğitim yok. Şimdi bu gerçeği bilmeyenler solculuk saikiyle acayip laflar ediyorlar. Halbuki kendi tarihinin, kültürünün kimler tarafından yazıldığını bir öğrenmen lazım önce. Mesela Jabağı dediğin adam kimdir? Bir din adamıdır. Medresede tahsil görmüş bir adam başka bir şey değil ki.

Sovyetlerin dağılmasından sonra dönüş fikri ortaya çıktı. Hala da tartışılan bir konu. O dönemde siz bu meseleye nasıl yaklaşıyordunuz, şimdi nasıl yorumluyorsunuz?

Bu mesele sadece duygusal bir şekilde ele alınmamalı, bizde yapıldığı gibi. Birçokları gittiler bir sene kalmadan geri döndüler. Bu kadar dönüş propagandası sonunda kaç kişi gitti? Kafkasya’dan göç de bu şekilde ele alındı, muhakeme yapılmadan, neticeleri değerlendirmeyerek... Ne göçü teşvik eden devlet ne de bilfiil göçe maruz kalan Çerkeslerin elit tabakası bunu düşünebildi. Rusya'nın arzu ettiği şey Çerkeslerin yaşadığı toprakları elde etmekti, Osmanlının aradığı da taze bir kan. Çerkesler kullanıldılar ve her yere dağıtıldılar. Tabi tüm bu kayıplardan sonra, asimilasyondan sonra, komünizm çökünce bir hareket başladı: karşı göç. Diasporadaki Çerkeslerin anavatana dönmesi meselesi. Ama bu basit, duygusal yaklaşımlarla olabilecek bir şey değil. Oraya göçecek adam nasıl yaşayacak? İstikbali, çocuklarının istikbali ne olacak? Nitekim ilk zamanlarda bazı Suriyeli aileler orada çok zor durumlarda kaldılar. Pencereleri kırıldı, evleri yağmalandı, oradaki propagandalar neticesinde bir düşmanlık yaratıldı. Türkiye’den gelenler için için bunlar kapitalisttir ve saire dediler.

Bazı yetkililerle görüştüm bu konu ile ilgili. Maykop'ta Cumhurbaşkanının yardımcısı Gazi adlı biriyle görüştüm. O adam bana şunu dedi: “Suriyeliler sürekli mektup gönderiyorlar Yeltsin'e, biz anavatanımıza dönmek istiyoruz diye. O da bize havale ediyor. Burada bir masa açtık bu iş için gelen mektuplara cevap veriyoruz sadece. Gereksiz baş ağrısı.” Meseleye böyle yaklaşıyorlardı. Buradakiler de aynı şekilde gayri ciddi yaklaşıyorlardı.

Suriye’de yaşayan Çerkes'le Türkiye'de yaşayan Çerkes'le Kafkasya'dakinin kaynaşması, beraber yaşamaya alışabilmeleri için hayli zaman gerekir. Bunun için heyetler teşekkül edecek, bu heyetler çok güzel bir şekilde, nizam ve sistem içerisinde çalışacak. Bu iş büyük paralar gerektirir. Bu sadece göç etmek isteyenle göç almak isteyenler arasında bir şey de değildir. Bunların bağlı oldukları devletler var. Bu devletlerin haberi olmalı bu devletler tarafından yardım edilmeli, Dünya'nın yardımı olmalı. Çünkü Kafkasyalılar zulme uğramıştır, ezilmişlerdir. Dünya'ya bu zulmü dünyaya anlatmak ve kendi vatanlarına dönerken bu zulmü gidermek için Dünya'nın yardımını istemek gerekir. Bunlar için büyük hazırlıklar gerekir.

Öncelikle soykırımın dünyaya tanıtılması gerekiyor diyorsunuz?

Evet, dünyaya tanıtılması gerekiyor. Bunlar ciddi şekilde uğraş istiyor. Bugün Çerkeslerin durumu buna müsait değil. Gerekli ciddiyet ve fedakarlık yok. Birtakım şeyler oluyorsa, bazı haklar elde edilmişse, bunlar da Kürtler sayesinde elde edilmiştir. Kendi çabamız, kendi fedakarlığımızla elde ettiğimiz hiçbir şey yoktur. Maalesef durum böyledir. Her şeyden önce bir şeyi kabul etmeli: Çerkeslerin kendi tarihlerine ciddi bir özeleştiri ile yaklaşma zamanı gelmiştir. Hala tarih yazarken ne kadar hain varsa onları yükseltirler. Kafkasya'dakiler Marksizm felsefesinden eğer istifade etselerdi bugün hala orada Pşı’ları savunacak fertler karşımıza çıkmazdı. Hala sınıf sistemini savunan bir sürü Kafkasyalı ile karşılaştım ben.

 

devam edecek...

Ajanskafkas

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @profdrhalukkoc: Rusya Fed.Ank B.elçisi Aleksey Yerhov;1820-1870 yıllarında her türlü eziyet,baskı ve zorla topraklarından sürdükleri Ka…
https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı