Kuzey Kafkasya’daki birlik hareketleri ve diaspora özellikle Doğu Avrupa’daki Kafkas kökenli hareketler üzerine çalışmalarıyla tanınan Aydın Turan, Ajans Kafkas'tan Hüseyin Tok ve Mevdudi Bayçora'nın sorularını yanıtladı. Turan'ın Çerkes kültürünü besleyen ve koruyan asıl kaynağın köy olduğu yönündeki yaygın kanaate ciddi itirazları var.

Turan, "Temel problem, kitlelerin “geleneksel toplum modeli”ni bir üst modele çevirememesinden, hala “köylülük” girdabında olmasından ve üstelik bunu bir fazilet gibi algılamasından kaynaklanıyor. İlerleyen teknoloji iki nokta arasındaki zaman faktörünü ortadan kaldırırken yeni ufukları beraberinde getiriyor. Bunların yarattığı fırsat alanları, ister “khabze” densin, ister “5000 yıllık kültür” densin, durağanlıklara kurban edilemez. Eğer “kurum” ve “kanaat önderleri” olarak kasaba veya kentlerde “köylülük platformu” rolünü yüklenen dernekler ile varlıklarına ulvilik izafe edilen “thamatemsi” yarı-kırsal tiplerden bahsediliyorsa, bunların mevcut dokusuyla “olumlu dönüşüm”lerin gerçekleştirilebilmesi hiç mümkün gözükmüyor. “Kültür”ü halkoyunları, “siyaset”i sırt sıvazlama, “eylem”i sokak gösterisi, “dayanışma”yı haluj partisi sanan kafaların yarattığı görüntüler Freddy kâbusları gibi" diyor. İşte Aydın Turan'la ufuk turu:

Çerkeslerde en temel sorun köylülük

Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?
Her insanda birçok yön bulunduğuna göre, bunların hepsiyle veya bazılarıyla kendilerini tanımlamaları mümkün. Ben durduğum noktadan kendimi satış-pazarlama alanında profesyonel yönetici, ekonomik ve sosyal gelişmelere ilgisini yüksek tutmaya çalışan dikkatli bir gözlemci, politika ve iktisat tarihine meraklı bir araştırmacı; Kuzey Kafkasya emigrasyonuna mensup bir birey olarak tanımlıyorum. 

Özellikle 20. yüzyılda hız kazanan Kuzey Kafkasya siyasal hareketleriyle yakından ilgileniyorsunuz. “Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti”, Avrupa’da merkezli “Kafkasya Dağlıları Birliği”, “Kafkasya Dağlıları Halk Partisi” ve Osmanlı dönemindeki “Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti” ile “Şimali Kafkas Cemiyeti” gibi oluşumlar ilgi alanınızda. Bu oluşumlar üzerinde yoğunlaşmanın özel bir sebebi var mı?
Doğru, bunlar yirmi yılı aşkın süredir ilgi alanımda duruyor. Her biri, gelecek perspektifleriyle, verili toplumsal-siyasal gerçekliklerin farklılaştırılmasına yönelik faaliyetleriyle dikkat çekiyor. Tanımladıkları milli çıkarlar, bu çıkarlar doğrultusunda kurgulanan projelerin ve tasarımların hayata taşınması önemli. Kuzey Kafkasya tarihinin bence en önemli “siyasal yapı”ları olarak tümü, sömürgeleştirilmiş Kuzey Kafkasya’nın “bağımsızlığını” politik ideal olarak benimsemiş; ırk, dil, din farkı gözetmeksizin Kuzey Kafkasyalıların “milletleşme” sürecine katkıda bulunmuştur. Dolayısıyla bu oluşumları “milletleşme”, “devletleşme” ve hele hele “bağımsız, birleşik Kuzey Kafkasya” mefhumlarından yalıtıp sadece “kültürel” eksende değerlendirmeye kalkmak büyük eksiklik ve çarpıtma olur. Gerçek şu ki, 20. yüzyıl başından itibaren, toplumsal değişimi yönlendirmeye çalışan, “planlı değişim projeleri” üretenlerin nihai hedefi vatanın bağımsızlığıdır. Bunların üzerinde yoğunlaşmamın sebebi, önemli siyasal birikime duyduğum sempati olsa gerek.

Bu oluşumları bugünkü diaspora hareketleriyle karşılaştırırsak gerek mantalite, gerek hedefler açısından farklar nelerdir? Geçmişle kıyasladığımızda bugün neredeyiz?
Devirleri kendi içlerinde değerlendirmek gerek. Ama tarih aynı zamanda farklı dönemlerden oluşan bir “süreç”. Diaspora denilen kesitte, ne yazık ki, siyasi literatürdeki şekliyle “hareket” olarak nitelendirilebilecek çoklu bir manzara gözükmüyor. Böylesi güce sahip olan, az önce bahsedilen yapıların vücuda getirdiği “bağımsız, birleşik Kuzey Kafkasya” çizgisi dışında bir “hareket” mevcut değildir. Gerisi hem “hareket” özelliği taşımadığından; hem vizyon, milli kök ve derinliğe sahip bulunmadığından, dönemsel karşılaştırmalara konu teşkil edilebilecek totaliteler değil. Beyaz Orducuların “kaderimiz Rusya’ya bağlıdır” söylemini veya üç-beş Bolşevik yardakçının “Rusya ile ilelebet” sloganını tekrarlayan, günümüzde de “Rusya’ya gönüllü katılışın 450. yılı” şaklabanlığı ile tarihsel haklılık zeminlerini Moskova’ya peşkeş çeken marjinaliteler siyasi-kültürel değerlendirmelerin değil, ancak psikolojik etütlerin konusu. Dolayısıyla, geçmiş-bugün hattında, nihai hedef ve “motto”su değişmeyen, büyük birikim ve tecrübeye sahip tek “hareket” vardır. Bu hareket de devraldığı mirası değişik koşullarda, farklı siyasal atmosferlerde geliştirerek “geleceğe” yürüyüşünü sürdürmektedir. 

Dünya değişiyor ve bunun Türkiye’ye etkileri söz konusu, Türkiye’deki Kuzey Kafkasyalı kitleler de hızlı bir şehirleşme sürecindeler. Geleneksel değerler ve kültür, oluştuğu şartları kaybediyor ve işlevsiz hale geliyor. Bu, dışardan, şartların dayattığı bir değişim mi?
Değişmek kötü mü? İnsanlık serüveni değişimlerin ta kendisi. Kitlelerin gündelik yaşamını etkileyen üç büyük dönüşüm yaşadı yeryüzü. Bunlardan ilki organize tarım, sonra sanayileşme ve nihayet şimdiki bilgi ekonomisi dönüşümleri. Türkiye’de köylerden şehirlere kitlesel akış, yani şehirleşme süreci, sanayileşme hamleleriyle başladı, 1940’lardan sonra hız kazandı. Cumhuriyetin kuruluşundan beri köylüye verilen destekler bile bunu yavaşlatmadı. Vergi vermeyen, verimlilik, rekabet, piyasa mefhumlarından uzak bu kesim, düşük faizli kredilerden, destekleme alımlarından, taban fiyat uygulamalarından, ucuz elektrik ve sudan, karşılıksız zırai mücadele ve veteriner hizmetlerinden, ucuz gübre ile tohum tahsisinden, küçük çiftçi muafiyetinden; işçi, memur, küçük esnaf ve müteşebbisin cebinden pompalanan başka birçok destekten yararlanmasına rağmen, köyler kendine yeterli birimler olmaktan çıktı ve sanayinin ihtiyaç duyduğu kol gücüne yataklık etti. Şehirler bedeli ağır olsa da, köylerden daha fazla gelir sunuyor. Sanayileşme sürecinde böylesi mobilite kaçınılmaz. Aslında sorunun içinde cevap var. Yani “geleneksel değerler ve kültür oluştuğu vasatları” yitirerek işlevsiz hale dönüştü. Bunun anlamı, o değerlerin ve kültürün yaratıcısı “geleneksel toplum modeli”nin miadını doldurup sahneden çekilmesidir. Bilinen tarihi faktörlerle, Kuzey Kafkasyalıların gelişim çizgisi hem Kuzey Kafkasya’da, hem diasporada “sanayi toplumu”na dönüşümden uzak kaldı. Sosyal yapısını dünyanın yönelimlerine göre içinden şekillendiremeyip başka orijinlere eklemlendi. Ama artık gündelik yaşama ağırlığını koyan “bilgi çağı”, klasik emek faktörünü de, “sanayi toplumu”nu da tasfiye ederek kendine özgü yapıları kuruyor. Dünyanın rotası bu ve “durdurun iniyoruz” demenin alemi yok. Durmayacak, kapı açılmayacak, inilemeyecek. Olgulara bakışta radikal değişikliğe gitmek, figüratif başlıklar yerine uygun kavramlar üzerinden konuşmak gerekli. “Değişim”in kendisini ve şehirleşmeyi “milli facia” halinde algılamaktan kurtulmak lazım. Facianın büyüğü genel trendleri kavrayamamak, kullanılabilecek enstrümanların varlığından habersiz kalmak ve geleneksel toplum yapısıyla var oluşun mümkün olabileceğini sanmaktır.

Bu süreçlerde, kültürel bakımdan köylerin şehirlere nazaran daha avantajlı olduğuna dair iddia ve inançlar için ne diyorsunuz? 
O çeşit iddialar halüsinasyondan kaynaklanabilir. Anakronik gözükse de, sosyolojik kategori olarak “köylülük”, hala sosyo-politik analizlerin anahtar kavramlarından biri. Önce bazı kritik soruları sormak lazım. Acaba, göreli kapalı sosyal birimler olarak “köy/köylülük” denilen alan nedir, ne boyutlara sahiptir? Değerlerin üretimine katkısı var mıdır? Buraların kognitif (aynı kökten gelen) yetenekleri ve sosyal organizasyon tarzıyla bu mümkün müdür? Bir model teşkil eder mi? Ya da herhangi bir kültürel, siyasi veya iktisadi hareket buraları merkez kabul ederek ivme kazanabilir mi? Bu bağlamdaki sorulara verilecek pozitif karşılıkların sorunlu olacağı düşüncesindeyim. Sosyal organizasyonu, zaman algıları, artı-değer üretimi, bilgi kaynakları ve bilgilenme metodu yetersiz, dünya ile asenkronize, ritmi düşük sosyal birimlere özel misyonlar yüklemeye kalkmak, oralarda “direniş destanı” yazıldığını sanmak abestir. (Oswald) Spengler, tarihteki mühim sosyal hareketlerin birer “kent hareketi” olduğunu söyler. Çünkü felsefe, fikir, ideoloji ve sanat akımları olsun, bilimsel ve teknolojik buluşlar olsun, hiçbiri köylerden çıkmış değil. Hem ampirik hem de tarihi olarak şurası son derece net, çığır açan tüm oluşumların başlangıç noktası kentler, bitiş noktası köylerdir. Bunu organizmacı metaforla açıklayıp, köyleri parmak uçlarına benzetenler var. Nasıl ki kan, en geç parmak uçlarına ulaşıyorsa, pozitif ve negatif yönlü sosyal değişmeler de en geç köylere ulaşıyor. Son sığınak arayanlar oraya koşabilir. Ama bu nostaljik atak, musalla taşına koşmaktan başka şey olmaz. Yok eğer bir “yaşayan toplum” kaygımız varsa, gecikmişliklerden kaynaklanan travmalardan kurtulmak için özel çaba gerekiyor ki, bunun ve “zihni uyanışın” doğal platformu kentlerdir. 

Bir olumlu “dönüşüm” projesinin gereğinden bahsediyorsunuz; ama Kuzey Kafkasya toplumu muhafazakâr yönüyle birlikte yapılması gerekenlerle ilgili birçok şeyden yakınıyor. Bunların bazılarının sebeplerini kültürel kodlarımızda aramalı mıyız? Bağlı olarak, olumlu dönüşüm projelerinin odağında neler yer alabilir ve kurumlar ile kanaat önderlerinin üstüne düşen nedir?
Doğrusu, Kuzey Kafkasya toplumuna “muhafazakarlık” atfetmek iddialı konumlandırma olur. “Muhafazakarlık” büyük siyasi doktrinlerden biri. Burada bahsedilen şey bir fikir disiplini olamaz. Kuzey Kafkasyalı kitleler de bu manada “muhafazakar” falan değil. Zaten toplum üzerine konuşurken “yekparelik”ten bahsetmek pek anlamlı gözükmüyor; zira “toplum” kategorize edilebilen, “puzzle” gibi birleştirilebilen, farklı özelliklerde parçalardan müteşekkil. Yakınanlara bakıp herkesin yakındığını veya yakınıyormuş pozundakilerin gerçekten yakındığını sanmak yanılgı. Dünyanın her yerinde olduğu gibi bu kategoriler mevcut, büyük kısmı da “zihinsel kapalılık” içinde reflekslerle hayatını sürdürüyor. Buna karşılık son derecede iyi donanımlı kesimler var. “Kültürel kodlar” yenilenebildiği, dünyanın gelişim çizgisine doğru toplumu taşıyabildiği sürece önemli. Fakat, zamanın ruhundan koptuğunda, yeni ve üstün formlar doğurabilme yeteneğini yitirdiğinde, potansiyel dinamizmi öldürücü atalete sürükleyerek toplumu antropolojik yığın haline çevirmeye başladığında, süratle tasfiyesi gereken kötü yazılım haline gelir. Temel problem, nerede olursa olsun Kuzey Kafkasyalı kitlelerin “geleneksel toplum modeli”ni bir üst modele çevirememesinden, hala “köylülük” girdabında olmasından ve üstelik bunu bir fazilet gibi algılamasından kaynaklanıyor. Transformasyon gerekli mi? Evet, hem de çok acil. Olağanüstü koşullar içinde olağanüstü duyarlılık göstermek, olağanüstü çözümler üretmek ve olağanüstü hızla davranmak durumundasınız. Toplumsal alanla ilişkili hiçbir şey “kutsal” ve “dokunulamaz” değil. Sadece maziye bakılarak bir yere varılabilir mi? Değişim süreçleri okunarak, “kritik rekabet alanları” takip edilerek, bir “gelecek algısı” üzerinden adaptasyonlar yapılmak zorunda. Fırsatlara veya tehditlere veya bunların bileşimlerine göre dönüşüm programları uygulanmak durumundadır. İlerleyen teknoloji ve gelişkin iletişim araçları iki nokta arasındaki zaman faktörünü ortadan kaldırırken, yüksek devinimler yeni ufukları beraberinde getiriyor. Bunların yarattığı fırsat alanları, ister “khabze” densin, ister “5000 yıllık kültür” densin, durağanlıklara kurban edilemez. Eğer “kurum” ve “kanaat önderleri” olarak kasaba veya kentlerde “köylülük platformu” rolünü yüklenen dernekler ile varlıklarına ulvilik izafe edilen “thamatemsi” yarı-kırsal tiplerden bahsediliyorsa, bunların mevcut dokusuyla “olumlu dönüşüm”lerin gerçekleştirilebilmesi hiç mümkün gözükmüyor. “De facto” bir “devlet başkanı”nı bir düşünce kuruluşuna veya birkaç kalburüstü yazarın masasına götürmektense, bilmem hangi köye sürükleyen kafa yapısının pozitif süreçlerle irtibatlanması mümkün mü? “Kültür”ü halkoyunları, “siyaset”i sırt sıvazlama, “eylem”i sokak gösterisi, “dayanışma”yı haluj partisi sanan kafaların yarattığı görüntüler Freddy kâbusları gibi. Lakin, yeni dünyalar kolay oluşmaz; dönüşümler de bilgi esaslı uzmanlıklara ve ilgilere yönelik formel veya informel organizasyonlarla ivme kazanacak.

O halde kültür ve ilişkili alanlara bakışta bir problem mi var?
Gerçekten fazlasıyla var. Hatta işin doğrusu bir “bakış” olduğunu da sanmıyorum. Tanımlamada başlayan problem zaten silsile takip ederek sorunlu modellemelere dek sürüyor. Bakıyorsunuz ki, son derece dinamik bir kavram “cemaatleşme” ve “gettolaşma” gibi düşük profilli sosyal eğilimlerin amentüsü haline dönüşmüş. İzahını yapamadıkları, tanımlayamadıkları bir kelimeye yaslanarak başlığında “kültürümüzle varız” sloganı bulunan birkaç sayfalık mecmua çıkarabilen insanlardaki “iyi niyet”, sadece “iyi niyet” olarak kalıyor. Oysa “iyi niyet”, “doğru” şeyler yapmak için başlı başına ne gereklilik, ne de yeterliliktir. Ciddi antolojilerde “kültür” üzerine 1600 farklı tanıma rastlanırken, bizim dar kalıba sıkıştırılmış bu kavrama vurulan zincirleri kırmamız gerekiyor. “Kültür”ü Şerif Mardin’in önerdiği gibi “sosyal yaşamın öğrenmeye dayanan bütün yönleri ile ilgili” şeklinde kullanmak daha açıklayıcı, daha elverişli. Bu konumlandırma “kültür”ü, “toplumsal değerler”i ve “normlar”ı arkeolojik malzeme olmaktan çıkarır, üzerilerine giydirilen “antik giysiler”den kurtarır, yanılgılardan sıyrılmaya yardımcı olur. “Üstünlük” vehimlerinin yerine, “göreli bütünlükler” algısı yerleşir. “Kültür”ün bir donukluktan ibaret olmadığı, kültürel sistemlerin sosyal ve iktisadi sistemlerle karşılıklı etkileşimlerle birbirini tetikledikleri tartışma platformlarında yer alır. Böylelikle, “Çerkes kültürünün muhteşemliği”nden dem vururken Kazanoko Cabağı’ya gönderme yapmayı ihmal etmeyen böbürlenmenin, ondaki reformcu bilge ruhu görememesine veya “adet uygun olandır”, “geçmiş ders alınması gereken, geri gelmeyecek eskimiş bir değerdir”, “soyluluk kanda değil, tavırdadır” sözlerini bilmemesine hayıflanmazsınız. Müziğin üniversal bir ses sistemi olduğundan habersiz nice insanın “kültürü muhafaza etme” adına gitar, org, saz ya da klarnet gibi aletlere burun kıvırıp, Avrupa’da geliştirilen Çin kökenli körüklüleri, Scandali, Weltmeister ve Hohner amblemli akordeonları “milli çalgı” kabullenişine acı acı tebessüm etmezsiniz. Şamil’i muharebe kahramanı halinde portreleyenlerin, onun aynı zamanda “nizam kurucu” derinliğinden bihaber oluşlarına sinirlenmesiniz. Kuzey Kafkasya ile ilgili egzotik tasvirli folklorik öğeleri yaşamın ve var oluşun kaynağı görenlerin dil hususunda sergilediği duyarsızlığa üzülmezsiniz. Kısacası, kültür ve ilişkili sahalara dair ciddi bakış geliştirilmesi, anlamsız debelenişlere yön vererek enerji kayıplarını minimize edecektir.

 

Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Destandır

Ajans Kafkas'ın ufuk turuna konuk olan Aydın Turan, röportajın ikinci bölümünde geçen yüzyılın başında Kafkasya'daki siyasal birliğin yegâne örneği olan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'nin başarısız bir deneyim olduğu eleştirisine yanıt veriyor. Turan etnik temel, din ve dil farklılıklarına bakmaksızın Kafkasya'yı ortak bir siyasal geleceğe yönlendiren projenin henüz bitmemiş bir mücadele olduğunun altını çiziyor.


Kimi zaman Polonya direnişini örnek göstermenizin özel bir sebebi var mı?

Direnişin tek yolu, sadece öldürücü silahlar kuşanmak değil. Çok gerilerde kalmış olmasına rağmen, Polonya direnişinin özellikle “uçan üniversite” diye bilinen uygulamaları enteresan örnektir. Entellektüel ve moral gücü geliştirmeye yönelik informel eğitim sistemiyle Ruslaştırma çabalarına karşı muazzam bir direniş öyküsü yazıldı. Başta Madam Curie ve Frederic Chopin olmak üzere, birçok tanınmış sanatçı ve bilim adamı yetiştiren “uçan üniversite”lerde Polonya’nın istikbali şekillendi. Dönemler, koşullar, araçlar farklı olmasına rağmen, toplum vicdanında bir şuurun uyanmasına vesile olan, belki de en önemlisi insanın önce kendine karşı sorumlu olduğunu gösteren bu öykünün tekrar tekrar okunmasında yarar var. Nerede yaşarsa yaşasın her Kuzey Kafkasyalı, bu öyküden bazı toplumsal organizasyonların nasıl kurgulanabileceğine, insan iradesinin nelere muktedir olduğuna dair çıkarımlar yapabilecektir.

Tekrar tarihe dönecek olursak, bazı çevrelerin polemik konusu yaptığı Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, Birleşik Kafkasya’nın başarısızlık öyküsü müdür? 

Laf kalabalıkları kenara bırakıldığında, ciddi polemiklerin ortaya çıkarabileceği farklı ve ilginç perspektiflerin yararına inanıyorum. Ne var ki, bugüne dek sarf edilen birkaç tansiyon yükseltici söz, zihni şahikalardan sayılan “polemik” kategorisine giremediğinden, fayda doğuracak açılımları da beraberinde getiremedi. Belki, fikir hayatımızdaki kifayetsizliğin göstergelerindendir. Ama, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, hem kurucu aktörlerinin, hem üzerinde çalışanların vurguladığı gibi, tüm paradokslarıyla birlikte Birleşik Kafkasya hareketinin çok özel bir etabıdır. (Charles) Dickens’ın “İki Şehrin Hikâyesi”ndeki “zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü; aydınlığın mevsimiydi, karanlığın mevsimiydi; umudun baharıydı, umutsuzluğun kışıydı” tasviriyle örtüşen bir dönemde beliren bu yapı belki de en güzel öykülerimizdendir. Neden? Çünkü iki yüzyıl boyu sistematik katliama uğrayan, toprakları tarumar edilen, halkının büyük kısmı vatanında yaşama hakkından mahrum bırakılan bir coğrafyanın diriliş öyküsüdür. Neden? Çünkü fiziki parçalanma altında “milletleşme” süreci darbelenen bir ülkenin “ortak değerler ve geçmişi”ni ve en önemlisi “gelecek düşüncesi ve hayali”ni harmanlayarak yeni varoluş konsepti ortaya çıkardığı için. Neden? Çünkü kan, etnik temel, dil, din farklarına bakmaksızın Kuzey Kafkasya halklarının politik bir birlik oluşturduğunu; insanlarının “anayasal kontrat” çerçevesinde modern bir devletin vatandaşları olarak görülmeleri gerektiğini seslendirdiği için. Neden? Çünkü siyasi bağımsızlığını eline alamayan toplumların kendi geleceğini reel olarak dokuyamayacağını anımsattığı için. Neden? Çünkü birbirinden farklı toplumsal kesitlerin bir coğrafyaya ilişkin “ortak menfaat algısına”, “ortak aklına” dayandığı için. Neden? Çünkü devasa problemlerin risklerini paylaşanları “hür irade” ile bir ideal etrafında toplanmaya çağırdığı için… Hasılı Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, kendisine hayat veren düşünce sistematiği ile bizatihi bir destandır. Pratikte karşılaşılan konjonktürel dertler, siyasi kadro ve organizasyon sorunları, askeri kuvvet ve donanım meseleleri, kaynakların denetimine ilişkin problemler, uluslararası sistemdeki farklılaşmadan kaynaklanan yalıtılmışlıklar bir başarısızlık öyküsünü değil; tam tersine, tüm bunlara rağmen sergilenen direncin, kararlılığın ve iradenin öyküsünü anlatır. Azgın emperyalist sürüler karşısında kaybedilen bir savaş ne yenilgiye işaret eder, ne de başarısızlığa… Üstelik bu henüz bitmemiş bir mücadeledir.

Yine bu bağlamda, 11 Mayıs’ın diasporayla kopuk olduğu, Avar-Çeçen merkezli diskurla tabuya dönüştüğü, temsil sorunu yaşadığı, bağımsızlık taraflılarının Kuban meselesi, asimilasyon ve dönüş gibi aktüel sorunlara duyarsız kaldığı, Sovyet kazanımlarını görmezden geldiği şeklindeki eleştiriler bir gerçeği yansıtıyor mu?

Tarihin her “an”ına bakılır; en azından bazı analizler için lüzumludur. Ama alacakaranlık içindeyseniz ve üstelik durduğunuz yer görüş ufkunuzu alabildiğine daraltıyorsa, bu sınırlar kuşatıcı bakışa imkân tanımaz. Hatta birkaç adım sonra “zeka tutulması”na da yol açabilir. Mesela Sovyet tarihçiliğinin yaşadığı dram, böylesi atmosferin ürünü. En “doğru”yu, en “mükemmel”i kendisinin bildiğini iddia ve dikte eden bir tek parti, Marksizm’in farklı yorumlarına dahi tahammülsüzdü. İnsanı ve ortamı hem karanlığa, hem de ufuksuzluğa mahkûm bırakmıştı. Bazı batılı entellektüellerin ihtilalle kararan gözlerini açan, yine Sovyet sistemi oldu. Andre Gide kendisini “zekâ tutulması”ndan kurtaran SSCB gezisi sonrasında lafını esirgemeden Hitler Almanya’sının bile fikir özgürlüğü bakımından Sovyetlerden ileri olduğunu söyleyiverdi. Şimdi, bu aktardığınız şekilde kendini belli eden bir söylem, öncelikle ışığı doğru yerden alamaması dolayısıyla ciddi problematikleri bünyesinde taşır. Sayılanlar bir “gerçeği” yansıtır mı? Evet, sadece kendi “gerçeğini” yansıtır. Fakat “doğru” diye bir mefhumumuz olmayacak mı? Çünkü bu ifadeler birer “doğru”yu yansıtmıyor.

Yani bu eleştirilerin somut zemine dayanmadığını mı söylüyorsunuz?

Hiç kuşkusuz. Hem somut zeminden uzak, hem de doğru değil. Öncelikle 11 Mayıs 1918’de deklare edilen Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti anavatan ve diasporasıyla Kuzey Kafkasya dünyasının ileri bir adımıdır. Ortak çalışmanın ürünüdür. Hatta “Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti” kadrolarının formatlayarak, 1916’da Lozan’daki “III. Milliyetler Konferansı”nda açığa vurdukları projenin geliştirilmiş versiyonudur. Müşir Fuad’ın ve Muhammed Kamil’in diasporadaki kitleleri anavatana yerleştirme çabalarını nasıl görmezden gelebiliriz? Bu bakımdan diasporayla kopukluk iddiası son derece şaibelidir. Öte yandan, bırakınız sıradan insanları, o dönem kadrolarının kavramsal düzleminde bile olmayan, hatta dönemsel hiçbir geçerliliği bulunmayan terminoloji ve “kimlik”ler üzerinden bir diskurun merkezini belirlemeye kalkmak galiba “taşra siyasetçiliği”ne ve biraz da “toplumsal amigo”luğa giden yolun gereği olmalı. Ağustos 1908’de “Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti”nin kuruluşunun, kimilerinin şimdilerde cari kılmaya çalıştığı ayrıma denk tasnifle “bir Avar olan” İmam Şamil’in Koska’daki konağında yapıldığını unutabilir miyiz? Ülke tanımını Kuzey Kafkasya’nın “Rus imparatorluğuna dahil edildiği zaman sahip olduğu tarihsel sınırlar”la örtüştüren bir hareketin Kuban’ı nasıl konumlandırdığı açıkken, figüratif tartışmalar üstünden tersi çağrışımlar yaptırmaya yeltenen söylem bir “kasıt” değilse nedir? Slavlaştırma politikalarını göz önüne alarak “Kuban mevzuunda efkârı umûmiyeyi hazırlamak herkesten fazla bize düşer” sözü Said Şamil’in miydi, yoksa Brejnev’in ya da Valeri Kokov’un mu? Adıyaman büyüklüğündeki 7.600 km2’lik sahayı “vatan parçası” değil de “anavatan” sayan kafa yapısının hadi bırakalım Kuzey Kafkasya sorununu, “Kuban meselesi” diye bir problemi dert edip gündeme taşıdığını kim görmüş? 1918-1922 arasında yaşamını yitiren binlerce Kuzey Kafkasyalı, ülkeden ayrılmak zorunda bırakılan yüzlerce parlak dimağ, 1930’lu yıllardaki “kolektivizasyon”da açlıktan ölüme terk edilen büyük kitleler, sovyet askeri harcamalarını finanse etmek üzere müsadere edilen kişisel ve milli varlıklar, aralarında yerel KP yetkililerinin de bulunduğu binlerce kişinin “karşı-devrimcilik, pan-türkizm, pan-islamizm, ekonomik sabotaj” gibi aslı olmayan isnatlarla ortadan kaldırılması, 1943-1944’de olur olmaz suçlamalarla 1 milyon Kuzey Kafkasyalının Sibirya’ya sürgünü, ülkenin nükleer silah deposuna dönüştürülmesi, 1928’den itibaren dünyayla teması sıfırlayan demirperdenin indirilmesi Sovyet “kazanımlar”ı arasında sayılabilir mi? Böylesi büyük bedellere maruz kalmak bir “kazanım” ise, bugün Kuzey Kafkasya’nın her bölgesinde izlenen asgari geçim seviyesinin altındaki yaşam standardını da “kazanım” olarak zikredebilir miyiz? Örneğin Adigey’in %80’i asgari geçim düzeyinin altındayken “iyi ki %85 olmamış” demek gerekir mi? İnguşya için %99, Dağıstan için %60, Kuzey Osetya için %64 seviyesindeki oranlar, “bunlar nasıl olsa Adige ve Abhaz değil” diye içselleştirilmeli midir? “Aktüel sorun” tanımı ne zamandan beri tali başlıklar veya toplam sorunun parçacıkları üzerinden yapılmaktadır? Kuzey Kafkasyalılar açısından uzunca zamandan beri “aktüel sorun” “özgürlük ve bağımsızlık sorunu” iken, bu temel meseleye duyarsız kalanların ve görmezden gelenlerin “bilinç kayması ve bilinç kaydırmasını” acaba “iyi niyet” çerçevesinde görmek mümkün müdür? “Bilgi ve uzantısı durumundaki noktalara” dair yapısal yetersizlikleri bulunan, “bilgi felsefesi”ne ilişkin bir arkaplan göremediğim bu tarz ifadelerin, içerdiği “algılama(ma)/anlama(ma)/yorumlama(ma)” süreçleri dolayısıyla son derece sorunlu olduğu kanaatindeyim. Steril olmayan mutfaklardan sağlıklı yemeklerin çıkması olanaksız. Nihai sözüm; hiç kimse kendi yetersizliklerini ve zihinsel geri düşüşlerini 11 Mayıs üzerinden örtmeye kalkmamalıdır.

Sözleriniz diğer taraftan okunduğunda geri düşüşün sebeplerinden biri olarak “devlet” şeklinde organize olmamayı gösteriyor gibi. Eğer böyleyse, Kuzey Kafkasya’daki mevcut yapıları nasıl değerlendiriyorsunuz ve nasıl bir devlet tahayyülünüz var?

Elbette. Bunca geri düşüşün sebeplerinden biri bu. Değişik tanımlar yapılabilir ama, temelde “devlet” denilen aygıt toplumların kültürel ve siyasi olarak organize olabilme yeteneğini gösterir. Aynı ırk veya kökenden gelmek “devlet”lerin “olmazsa olmaz”ı olmadığı gibi, yeterli “olması gereken”i de değildir. Kültürel ve siyasi bakımdan organize olmak ortak coğrafyayı, hafızayı, ekonomiyi, siyasal erki gelecek odaklı örgütleyebilmek demek. Kuzey Kafkasya’daki yapılara gelirsek, bunların hepsi, rahmetli Bekir Sami Kundukh’un ifadesiyle “hayali cumhuriyet”. Hepsi, Kuzey Kafkasya’nın Kızıl Ordu tarafından istilasını takiben çizilmeye başlanan kötü karikatürler. “Şekillerin değeri şekil olmaktan öteye gitmez” deyişini haklı çıkarırcasına, Rus vassal sisteminin uzantıları olarak halen mevcutlar. Biliyorsunuz vassallar sadece efendilerine sadakatle hizmet eder. Hizmetkârlar için efendiler epey mana ifade etse de, efendileri onlara herhangi bir değer atfetmez. Hizmetkâr-efendi ilişkisinin mekaniğine dair bilgi sahibi olanlar da, Kuzey Kafkasya’daki yapıları birer “devlet” olarak hiç görmüyor. Zaten adı ne şekilde konulursa konulsun bunlar birer “nominalite” olmaktan öteye gitmiyor. “Nasıl bir devlet olmalı?” sorusuna verebileceğim cevap, liberal teorinin sınırlarıyla örtüşüyor. Meşruiyet zeminini, kolektif ihtiyaçların kolektif iradeyle ve kurumla karşılanmasından alacak devletin faaliyet alanı, son derece dar. Kuruluş sürecinin handikapları ve gereklilikleri bir yana bırakıldığında, olgunluk yolundaki devlet adalet, iç güvenlik ve savunma hizmetlerini hakkıyla yerine getirmeli; bireysel hürriyetlerin en geniş manada kullanılıp geliştirebileceği atmosferi tesis etmeli, bunun ötesinde ne iktisadi, ne de sosyal yaşamın düzenlenmesinde rol yüklenmemeli, yüklenmeye yönelik herhangi adım atmamalıdır. İdeal rejim ve sistem dizaynı ise bu temele uygun yapılmalıdır.

 

En büyük tehdit Avrasyacılıktır

Kafkasya’nın aydın yetiştirmedeki sıkıntılarına vurgu yapan Aydın Turan, Ajans Kafkas’a röportajının üçüncü bölümünde en büyük tehdidin ‘Ortodoks Rus aromalı’ Avrasyacılıktan geldiğini söylüyor. Turan Birleşik Kafkasya’yı da bir medeniyet projesi olarak niteliyor.

Peki diasporada etnik kimlik üzerinden siyaset yapılmasına nasıl bakıyorsunuz?

Kötü, emsal teşkil etmez. Etnik kimlik denilen amorfluk, kazanılmış aidiyet türü olmaması, verili durumdan öteye gitmemesi dolayısıyla en sığ aidiyet alanlarından biri. Özel formasyon ve bilinç içermiyor. Benim nazarımda “siyaset” yüksek bir faaliyet türüdür ve “hemşehricilik” oyununun adı değildir. Kuzey Kafkasya kavramını ve görüntüsünü flu hale getirecek, hele “kapalı toplum” tahkimatına yarayacak bir yaklaşım hiçbir zaman doğru olamaz. En azından “Kuzey Kafkasya” kaygısına sahip biri olarak, hem diasporada, hem de Kuzey Kafkasya’da etnik temelli siyaset şahsen hiç tasvip ettiğim husus değildir.

Entellektüel hayatımız üzerine neler söyleyeceksiniz? Entellektüel kimdir, ne yapar? Yeryüzünde halktan uzaklıkla, halkın içinde olmamakla suçlanan bu kesim bizde nasıl bir serüven izlemiştir? 

O hayat, dalgalar arasında farklı coğrafyalara yelken şişiren kâşiflerin ve takipçilerinin oluşturduğu özel bir vaha. Entellektüel, toplumun açtığı pozisyonları dolduran “görev adamı”, bürokrat, teknokrat, akademisyen, sanatçı, araştırmacı veya siyasetçi, hasılı “aydın” veya “elit” değil; o, bitmeyen meraklarla kendine sorumluluk yükleyerek faaliyetini yürüten bir varlık. Üstelik çoğunlukla, “topluma rağmen” yürüten bir mücadele adamı. Kim ne derse desin, tutarlı bir kavram veya sistem kurgulamaya yönelik zihni faaliyetlerin sürdürüldüğü bu saha tamamen “bireysel”. Zaten doğası kalabalıklara değil, yalnızlığa müsait. Entellektüel farklı kaynaklardan beslenme, kavramsallaştırma boyutu, düşünce sistematiği, değişik ifade biçimleri, retorik gibi ayırt edici vasıflarıyla tahliline konu olan “şeyler”i parçalayacak, ayrıştıracak, bütünleyecek, yorumlayacak, hükümlere ulaşacak, önermelerde bulunacak. Bu “bir şeyler”i hem içinden, hem de yüksekten izlemedir, “birilerine” tepeden bakma ve küçümseme değil. Doğru, bahsettiğiniz o çığlıklar kâh yükselir, kâh durulur; ama “halka yakın veya içinde olmak” da ne demek? Kime konuşur bu çileli yolculuğa katlananlar? Elbette kendisini dinleyebileceklere, sesinin en fazla duyulabileceği noktadan konuşur. Sokağın kelimeleri felsefi, ilmi, edebi, siyasi ve teknik lisanla örtüşmüyor ve böylesi davetler biraz çiğ popülizm kokuyor. Eğer bu çağrı “düz mantık” kullanımına, yaygın davranış kalıplarına veya 150-200 kelimelik ifade sığlığa çağrı ise, diyeceğim şu ki; insanlar zar atmayı, üç-beş akordeon tınısıyla günlerce oynamayı, kaşen muhabbetinin tadını, efsane kahramanlarının isimlerini hıfzetmeyi, “atları bile Çerkesçe konuşan” bir “topluluğun” mensubu olarak traktör kullanmayı öğrendikleri gibi, gerçekten ihtiyaç duyuyorsa, basamak tırmanmayı da öğrenmeli. Birkaç basamak tırmanmanın en azından kendilerine katkısı olacaktır. Entellektüelin popüler okuma-yazma yapmasını ummak ve istemek bir garabet. Popülerliğin kutsanması onun işi değil. Kalemi belki kalem, belki fırça, kimi zaman mikser, belki de bir silah olarak kullanacak bu kesit bizim dünyamızda birçok gecikmeli alan gibi yeni oluşuyor. Nümayişlerini sözcüklerle yapacak, kendi dinamikleriyle büyüyecek ve özgün geleneğini oluşturacak.

Bu entellektüel geleneğin olmadığı anlamına mı geliyor?

Evet. Ama “entelektüel faaliyet” olmadığı manasına gelmiyor. “Entellektüel gelenek” kavramı tarihi derinlikle ilgili ve mahiyeti dolayısıyla kırsal yaşamın dışında bir zemine ihtiyaç duyar. Yani kent hayatına, bu hayatın içindeki dinamiklere. Neden-sonuç ilişkileri üzerine ciddi bir analizin gerektiğine kuşku yok. Bununla birlikte, uygun gözükmeyen vasatlara rağmen, XIX. yüzyıl sonlarında düşünce akımlarıyla cılız biçimde tanışan kırılganlıkların bir çırpıda “entellektüel gelenek” yaratamayacağını kabullenmek gerek. Muhammed Hacetlaşe, Said Gabi, Yelbızdıko Britay, Pşimaho Kosok, Ahmet Tsalıkkatı gibi isimlerin çabaları dönemin hızlı deviniminde koşulların zorlamasıyla, siyasi faaliyetlerin girdabında kesintiye uğradı. Mehmet Fetgerey Şöenu’nun yanı sıra, hayli geç keşfettiğimiz Aytek Kundukh ve Balo Bilatti’yi geleneğin oluşumu için efor sarf eden önemli isimler arasında görüyorum. (Karl August) Wittfogel’in “asyatik despotizm” örneği olarak gösterdiği, dünyanın en büyük terör aygıtını kuran Sovyet rejiminin böylesi geleneğin oluşumuna geçit vermediği tartışma götürmeyecek mevzudur. Yıpratıcı atmosfere rağmen, Fazıl İskender ve Resul Hamzatov’u kullandıkları hiciv enstrümanıyla belki daireye sokmak mümkün. Günümüzde Ahmet Zakayev ile Stanislav Lakoba’yı entellektüel yaşamın mümtaz simaları olarak zikrediyorum.

Kuzey Kafkasya dünyasının bugün ve yakın gelecekte karşı karşıya bulunduğu en önemli tehdit veya tehlike sizce nedir?

Bana göre büyük resimdeki en büyük tehdit, birçok versiyonu bulunmakla birlikte, merkezinde Rusya’nın yer aldığı emperyal tasavvurları içeren “Avrasyacılık” akımı. Rus politikalarının belirleyicisi bu akım, zihni arkaplanları, perspektifleri, tasarımlarıyla Kuzey Kafkasya dünyasına yönelik en büyük tehdidi oluşturuyor. Huntington’un Ortodoks Rus versiyonu olan Aleksandre Dugin’in politik, dinsel, felsefi formasyonlarla süslediği; Kremlin’in reel hayatın duvarlarına asmaya çalıştığı tablo, üç dönemin (Çarlık, Sovyet, post-Sovyet) sürekliliğini kabullenen jeopolitik kurgulu bir “kıtasal imparatorluk” hareketidir. Rus halkına da mistik görevler biçen Moskova eksenli bu “gerçeklik” kendi kudretine doğrudan veya dolaylı destek sağlayan her şeyi makbul, buna engel teşkil edeni de kötü kabul ediyor. 

Peki, Avrasyacılık denilen olgu Kuzey Kafkasya’yı ne şekilde algılıyor, nereye oturtuyor? Ve bu algıları nasıl okumamız gerekiyor?

Kullanılan “siyasi lisan”a bakmak yeterli. Ortodoks Rus aromalı o dil, Rusya’nın felsefesinden pratik programına dek bütün süreçleri anlamaya yardımcı. Kuzey Kafkasya, kuruluşundan itibaren kâğıt üzerinde federasyon olan Rusya için sadece “arka bahçe” değil; aynı zamanda “başarılar”ı kutsanan bir “imparatorluğun mirası” ve Rus yayılmacılığın güzergâhıdır. “Gerçekperest”ler Rusya’nın siyasi, kültürel, askeri lisanının, “Kuzey Kafkasyalının bulunmadığı Kuzey Kafkasya” arzusu taşıyan sayısız kelimeyle dolu olduğunu, bu kelimelerle konuştuğunu görmek istemiyor. Bu isteksizlik, post-Sovyet dönemde nüfusun %83’nü Rusların teşkil ettiği sözüm ona federasyonun hızla “ulus-devlet” menzilinde ilerlediğini algılamaya da engel oluşturuyor. Hiç kuşku yok ki “Rus federalizmi” aldatan ve aldatılanların beraberliğinden ibarettir. Teknik düzeyde algılanan üniterleşme adımları (ki bunun açık göstergelerinden biri, fiktif “cumhuriyetler”in başkanlarının Rusya liderliğince belirlenip karikatür seçimlerle halka onaylatılmasıdır), mekanizmanın “uyumlulaşma”sından ibaret değil. Bu adımlar, başta Kuzey Kafkasyalılar olmak üzere, Rus olmayan halkları “homojenleştirme” işlevine de sahip. Rusya’nın ruhunu oluşturan Avrasyacılık, siyasal sınırları içinde tuttuğu halkları politik ve kültürel açılardan daha da ayrıştırarak, iç çelişkileri artırarak atomize etmek; yerli unsurlar arasındaki gerilimleri tırmandırmak için her şeyi yapmaya kararlı gözüküyor. Kabardey-Balkar, İnguş-Oset, Abhaz-Gürcü, Oset-Gürcü gerilimlerini maniple eden Moskova; orta ve uzun vadeli amaçlarına erişebilme noktasında, İran’la ittifakta zorlanmıyor, Türkiye’yi Kürt ayrılıkçılığı üzerinden kendisine çevirme gayretini hızlandırıyor. Kuzey Kafkasya’da artış gösteren Kürt ve Ermeni kolonileri bile Avrasyacı projeler kapsamındadır. Özetle, Rusya azgın bir iştah sahibi olarak dünyadaki rant kavgasının taraflarından biridir.

Modern bir siyasi proje olarak Birleşik Kafkasya’yı sizin “Kuzey Kafkasya dünyası” diye tanımladığınız alanda somut temeller üzerine oturtan şey nedir?

Günümüzde farklı birçok yorumu olabilir, fakat yüzyılı aşkın modern derinliği ve anlamıyla Birleşik Kafkasya önce bir “medeniyet projesi”dir. Sadece “siyasi” vasfıyla bu hareketi tanımlamaya kalkmak yetersiz yorumları beraberinde getirebilir. Tabiatıyla aydın hareketi şeklinde beliren Birleşik Kafkasya, sıkıntılı ve yorucu süreçlerde sistemleştirdiği taleplerini kitlelerin doğal talebi haline getirmeye çalışmış, Kuzey Kafkasya’nın kaderinde söz sahibi olma iddiasını da, belli konjonktürde başarmıştır. Birleşik Kafkasya, yeryüzünün birçok bölgesinde yaşayan “Kuzey Kafkasya dünyası”na yönelik, ortak tarihi mirası geliştirme, parçalanmışlığa son verme, geleceği esas alarak “milletleşme”, kendi gerçekliğini ortaya koyma, gasbedilen hak ve özgürlüklerine sahip çıkma, kendi kaderine belirleme, bağımsız ve egemen ülkeyi el birliğiyle oluşturma, demokrasi ve hukukun üstünlüğüne dayalı kamu düzeni kurma çağrısıdır. Yaralı, yetersizlikler içinde kıvranan, çağın gerektirdiği donanıma sahip olamayan, dertlerden muzdarip insanımıza kendine ait yeni bir dünya öneren konsepttir. Yakındığımız, üzülerek eleştirdirdiğimiz her şey istisnasız biçimde Birleşik Kafkasya’nın somut temellerini oluşturur. “Kuzey Kafkasya dünyası”nın son yüzyılda ağır bedeller ödeyerek yaşadığı tüm tecrübeler; politik, ekonomik, kültürel ve sosyolojik göstergelerin hepsi Birleşik Kafkasya’yı gerekli kılar. Benim düşümdeki Kuzey Kafkasya etnisite, dil veya din farklılıklarına bakılmaksızın anayasal düzeninde gelişmesini yapabilecek, iç huzura kavuşmuş, kendi ayakları üzerinde durabilecek, kendi dinamikleriyle kaynaklarını rasyonel biçimde kullanabilecek, yetenek ve kuvvetini “gelecek” denen henüz “yaşanmamış zaman”lara göre de ayarlayabilecek, üreten ve servetini değerlendiren bir refah ülkesidir. Zaman alıcı ve zahmetli olsa da, gücü ve saygınlığıyla dünyada kabul gören bir ülkeyi kuramazsak tarih sahnesinden silinmekten kurtulamayız. “Kuzey Kafkasya dünyası”, tüm trajik geçmişine, taşıdığı gerilimlere rağmen, kendi geleceğini belirleyebilme iradesine ve potansiyeline sahiptir. Zaten hâlihazırdaki tehdit ve tehlikeler de bu kader ortaklığını her zamankinden fazla gerekli kılmaktadır.
Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim. 

MB/HT/FT (Ajans Kafkas)

Kuzey Kafkasya Üzerine DüşüncelerBirleşik Kafkasya Hareketinin tarihsel gelişimi üzerine yapılan çalışmalara önemli bir katkıda bulunacak "Kuzey Kafkasya Üzerine Düşünceler" kitabı Birleşik Kafkasya Derneği tarafından yayımlandı.

Kitap; XIX. ve XX. yüzyılın ilk çeyreğine ilişkin batı sosyolojisi ve ekonomi politiğine ilişkin güçlü

Kafkas Dağlıları Halk Partisi PeriyodikleriKuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nin, sömürgeci Rus-Sovyet gücü tarafından yıkılmasının ardından Batı ülkelerine yerleşen politik göçmenlerin kurduğu Kafkasya Dağlıları Halk Partisi – KDHP, yakın tarihin aktörlerinden biridir. II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesine kadar yaşamını sürdüren KDHP, 1927’de başlattığı süreli yayın serisi ile Sovyet hegemonyası altındaki Kuzey

Rus intelijansiyasının önemli isimlerinden biri Bakunin.... Baskıcı bir imparatorluğun ikliminde şekillenmiş. İsmi zikredildiğinde akla ilk gelen: "anarşizm" Sokaktaki adamın kafa­sında bulanık bir imajla duran bu kelime kimi za­man "terörizm"e eşdeğer.... Oysa,otoritenin tüm bi­çimlerini reddeden bir düşünce sistemi "anarşizm". İktidar,rengi ne olursa olsun sadece beşeriyetin mutsuzluğuna damgasını vurur bu ekolün mensup­larına göre...

Bakunin 1870'lere doğru "tepedeki adam"a he­nüz güvenini yitirmemiştir... Çara ve kamuoyuna deklere edilen fikri, "saltanata destek"; ama şartları var.... II. Alexander'e "milli bir Çar" olmayı arzu ederse,kendisini takip edebileceğini ilan etmiş,is­teklerinin yerine getirilmeyeceğini bile bile koşulla­rını sıralamıştı: Çar öncelikle Alman etkisinden kurtulmalı, Polonya ile uyuşmalıydı.Bürokrasiyi dağıtıp toprakları köylülere paylaştırmalı, Finlandi­ya'ya, Litvanya'ya, Ukrayna'ya, Polonya'ya bağım­sızlıklarını vermeli, Kafkas halklarının da özgürlük­lerini iade etmeliydi. Elbette iktidar,aristokrasinin haşarı çocuğuna hiç hoş bakmaz. "Yıkıcılık tutkusu yaratıcı bir tut­kudur" diyordu, Bakunin ve popülist söylemiyle "avamı" isyana davet ediyordu. İcabet bir yana, Ro­manoflar bildikleri gibi yönetmekten şaşmazlar im­paratorluklarını.

Yüzyılımızın başlarına dek, Uzakdoğunun uç noktalarından Avrupa içlerine, Kafkasya'nın yalçın doruklarından kuzeyin sert hinterlandına kadar ya­yılı geniş bir coğrafyayı kontrolü altında bulundurur Rusya... Birbirinden bambaşka halkları ve kültürle­ri boyunduruğu altına alan, sertlikle lütufkarlık arasında keskin zigzaglar çizen imparatorluk içten içe kaynar... Nihilistler, anarşistler, burjuvalar, marksistler, liberaller,sosyal demokratlar hepsi sahnede yer alır.1904'te Rus-Japon savaşı patlak verir, sonuç hüsrandır, saltanatı kurtarma uğruna Çar tavizler vermek zorunda kalır... 1905 manifes­tosu küçümsenemeyecek bir geri adımdır Romanoflar için,ama "bütün doğru Rus oğullarını" göreve çağırırlar. Devlet Duması ve Şurası'nın tesisini ilan ederler...

27 Şubat 1917'ye kadar tahtın sahibi II. Nikola... Oysa sokak huzursuz, aç ve sefil... Bir dilim ekmek, savaşın olanca yükünü çeken kitlelerin beklentisi... Ama verilen,doğrulan namlulardan gönderilen kur­şunlar... Duma başkanı Rodzyanko'nun çırpınışla­rı bile imparatoru etkilemez,ortam kontrolden çı­kar, isyan bayrağı dalgalanır... Binler onbinlere kat­lanır, soğuk bir kış günü Romanof hanedanın ihtişa­mı hırçın kalabalıkların ayakları altında kaybolur.. 28 Şubat'ta "Petrograd Sovyeti"nin bildirisi el­den ele dolaşmaya başlar. Krenski,Skolobev gibi Rus; Çkheidze, Tseretelli gibi Gürcü, Tsalıkkatı gibi Kuzey Kafkasyalı üyeleri barındıran "sovyet" politik bir görev çerçevesi çizmektedir: "Halkçı güçlerin ör­gütlenmesi ve Rusya'da halkın egemenliğinin yer­leştirilmesi. Eski rejimin eksiksiz bir biçimde orta­dan kaldırılması gizli,doğrudan,eşit ve herkesin katıldığı bir oylama ile seçilen kurucu bir meclisin toplanması.. "İktidar sorunu bu sesle birlikte kar­maşık hale gelecek, 1 martta "Duma"nın "Kadet","Menşevik", "Sosyal Devrimci" milletvekilleri Rodz­yanko yönetiminde biraraya gelerek "Geçici Hükü­met" kurulmasına yönelik çalışmaları başlatacak­lar, ertesi gün Prens Lvov'un başkanlığındaki kabi­ne açıklanacaktır.Yetke yakın gelecekte yapılacak demokratik seçimle oluşacak Kurucu Meclis'in top­lanmasına dek bu hükümette toplanacaktı.

Anweiller titizlikle, kafalardaki bulanıklığı gi­derme uğraşısı sergilemiş: "Rusya'da Sovyetler (1905-1921)".. Hiç bir ihtilal anlık hezeyanların ese­ri değil... Uzun hazırlık dönemlerini,çatışmaları, uzlaşmaları, bölünmeleri ile süreç halinde değerlen­dirilmeli... Yoksa Marks'ın "deterministik" şablonu ile değil... 1917 Şubat ihtilali bütün monarşi karşıt­larının işi, cephe geniş;Ekim ihtilali ise bolşevikle­rin,yani profesyonellerin... Çarlığın tavsiyesinde "sovyetler "in rolü görmez­likten gelinemez;ama "sovyet" kavramı,yüzyılımız­da boy atan bir imparatorluğun ismini çağrıştırma­malı... Anweiller,yaygın olarak kullanılan bir yan­lışlığa dikkat çekerken bunun üstüne basıyor ve "sovyet" kavramı ile "bolşevizm" kavramının özdeşleştirilmesini "tarihsel bakımdan savunula­maz" görüyor. Çünkü 'Sovyetler", yani "konseyler" başlangıçta bağımsızdır.Ne Lenin'in,ne de Stalin'in yeri yoktur "sovyetler"de. İktidarın çok başlı bir gö­rünüm verdiği 1917 ilkbaharında bu bağımsız gu­ruplar işçilerin, köylülerin, askerlerin ve entellektü­ellerin garip bileşimini yansıtırlar... Merkezileşme­miş, dağınık odaklar olarak dikkat çekerler... Ama denklemde de bir gücü temsil ederler... Stalin "biz, bizim çoğunlukta olduğumuz sovyetlerden yanayız" der pervasızca. Yani, "bolşevikler"in ağırlık taşıdığı konseyleri hor görür...

"Petrograd Sovyeti" üyeleri arasında ismine rast­lanılan Tsalıkkatı kimdi?

Çok iddialı başlık taşıyan bir kitabın sayfaların­da ne doğum tarihi bellidir, ne de ölüm senesi... Ya­zarı zahmet edip 145.sayfayı ayırmış kendisine... "Muhaceretteki Çerkes Aydınları"nda" çok bü­yüklüğü'nden bahsediliyor sadece: "çok büyük..." İz­zet Aydemir bugüne dek doğru bilgiye ulaşmada kendini hiç zorlamadı ki... Her kelime boşlukta. İçi doldurulamayan bu yığınlara nasıl ciddiyetle bakı­labilir? Hele hele "önsöz"de "ölümleriyle birden orta­dan kaybolan aydınlarımızın bibliyografyalarını" hangi güçlüklerle bulabildiğini söylemesi yok mu?.. İki yerde de ısrar ettiğine göre, üstad "biyografi" ile "bibliyografya"nın anlamlarından bîhaber olsa ge­rek. Ama o bilmiş edası...

Sormak lazım,"aydın" kim diye... Met Çunatuka İzzet'le Neveser Kökdeş'i hangi ortak paydada bu­luşturabilirsiniz? Lemi Atlı hem "Çerkeslik yönü hiç olmayan" bir kişi, hem de "Muhaceretteki Çerkes Aydınları" arasında... Şevket Dağ, Aziz Meker'le ay­nı kategorik başlık altında... Kronolojik hatalar ca­bası, bilgi yanlışları dizboyu...

Ahmet Nimbolatoviç Tsalıkkatı Osetya'da doğ­muştu... Kuzey Osetya'nın Kurtati Boğazı'ndaki kü­çük bir köyde, Nogkau'da yaşama gözlerini açtığın­da Kafkasya mücadelesinin hatıraları henüz sıcaklı­ğını koruyor, tarihler 1882'yi gösteriyordu... Çocuk­luğu destani ve dramatik anılarla şekilleniyordu... Despot bir yönetim, sömürgecilikten asla taviz ver­meyen beyinler... Bütün sömürgeleri olduğu gibi Kuzey Kafkasya’yı da kuşatan atmosfer bu...

Tsalıkkatı'nın okuması lazımdı. Dış dünyayla doğrudan ilişkisi Stavropol Orta Öğrenim Okulu'­nda başladı. Başka Kuzey Kafkasyalı öğrencilerle aynı sıraları paylaştı. 1899'da Gimnaziya'dan me­zun olduğunda önünde yeni hedefler vardı... Mosko­va Üniversitesi'nde farklı bir dünyayla karşılaştı Tsalıkkatı. Hukuk Fakültesi'ndeki öğrenciliğinde monarşi karşıtı arkadaşlar edinmiş, devrimci dü­şüncelere ilgi duymaya başlamıştı. Üniversite başka bir atmosfer teneffüs ettiriyordu; Rusya Sosyal De­mokrat Partisi'ne girişi bu döneme rastlamıştı... Ta­bii, güvenlik örgütlerinin takibine uğrayışı yine ay­nı zamanlarda tanıştığı bir gerçeklikti... İzlenme, hapis cezaları onun yaşamında elbette izler bıraka­caktı... Rejim, sürgün gibi başka nimetleri de sunu­yordu. Tsalıkkatı Moskova'dan Kafkasya'ya uzaklaş­tırılan bir gençti.. Onun için bir "sürgün"den çok ba­ba ocağına dönüş olmuştu 1903... Kuzey Kafkasya'­da yaptıklarına gelince: Terek Bölgesi'nde sosyal de­mokrat komiteler kurar, devrimci düşünceleri Oset­ya'ya getirir, dar alanda kalmaz, çalışmaları Dağıs­tan'a yayar ve Rusya Sosyal Demokrat Devrimci Partisi Terek-Dağıstan Merkezi'nin oluşumuna emek harcar... Bir anlamda monarşi karşıtı politik zeminlerin meydana getirilmesinde birinci derece­den roller yüklenir Tsalıkkatı.

1904'de Moskova'ya okuluna döner. Kiev'deki Rusya Gizli Öğrenci Kongresi'ne Moskova Üniversi­tesi temsilcisi seçilir... Rusya'da kurucu meclis se­çimleri yapılmasını talep eden ilk öğrenci bildirisi Tsalıkkatı tarafından kaleme alınır... Nihayet,1907'de Hukuk Fakültesi'ni bitirerek avukatlık yap­mayı dener... Ama tatmin olmaz ve politik arenaya büyük bir arzu ile geri döner... Russkoe Slovo, Ran­neye Utro, Vestnik Yeuropı, Utro Rossii gibi zamanın büyük yayın organlarında çalışır, ayrıca şiir, hika­ye, roman ve denemeler kaleme alır. Yazarlık günle­ri Devlet Duması'nın müslüman milletvekillerince izlenir, dikkatleri çeker ve okullar konusunda çalış­mak üzere davet edilir. Aynı zamanda "Musulmanskaya Gazeta" adlı gazetenin sahipliğini de ya­par Tsalıkkatı; daha farklı konularla uğraşarak dü­şüncelerini sürekli geliştirir. Bu gazete bir okul işle­vi yüklenir adeta... 1911'lerde, sonradan ünlenecek Sultan Galiyev de bu gazetede "Başkır Kızı", "Tatar Düşü", "Bitmeyen Şarkı", "İnsan", "Sis Altında" gibi öyküler yazar.

Evet, Şubat 1917 İhtilali Rusya'ya bir iyimserlik havası vermişti, ama bundan sonra "ne olacaktı?" Pek de uzak olmayan bir geçmişte Başbakan Stoli­pin, Ortodoks Yüksek Dini Şurası Başkanı Lukya­nov'a yazdığı mektupta açıkça "Hristiyan milletinin müslüman dünyası ile çatışması, dini olmaktan çok politik ve kültürel bir mücadeledir" derken bir ger­çeği dile getiriyordu... Karşılıklı güvensizlik daima varlığını korumuştu. Rusya egemenliği altına aldığı toprakları, bu topraklardaki halkları kaybetmek is­temiyordu... Bir yandan ekonomik kaynakları dene­timi altında tutmak, öte yandan askeri kaygıları belli ölçülerde telafi edebilmek imparatorluğun sö­mürgelerde uyguladığı politikanın esasını teşkil edi­yordu.

Hanedanın sahneden çekilişi ile herşeyin düzel­mesi sağlanabilecek miydi? Böyle bir beklentinin gerçekçi olmayacağını müslüman topluluğun politik deneyim sahibi temsilcileri elbette biliyorlardı. Şu­bat 1917 sonrasında, Müslüman topluluğu ile mer­kez arasındaki olası ilişkilerin yönünü belirlemek üzere 4.Duma'nın müslüman milletvekilleri 15-17 Mart 1917 tarihleri arasında Petrograd'ta biraraya geldiler. Paradoksal durumun analizi ve ortak hare­ket imkanının sağlanmasına yönelik olarak Mayıs başlarında geniş katılımlı bir kongrenin toplanması­nı karara bağlarlar. Misyonun ise bir "Geçici Mer­kez Büro" kanalıyla gerçekleştirilmesi uygun görü­lür:

1)Rusya'daki bütün müslüman milletleri yapı­lacak kongreye katılmak üzere davet edilmeli.
2)Ka­tılacak temsilcilerin nisbeti prensibine mümkün ol­duğunca uyulmalı.

3)Bütün müslüman kültür ve eğitim kurullarının, öğrenci cemiyetlerinin, inanç birliklerinin, kooperatiflerin ve buna benzer örgütle­rin temsilcilerinin bu yeni bütün Rusya Müslüman­ları Kongresi'ne katılmaları için davet edilmeleri.

Tsalıkkatı'nın Rusya platformunda hızla yükseli­şine zemin hazırlayan ortamı bu toplantı sağlamıştı. Oluşturulan 28 kişilik "Geçici Merkez Büro"nun başkanlığı, aynı zamanda "Petrograd Sovyeti"nin ateşli bir mensubu olan Tsalıkkatı'ya verilmişti. Rusya müslümanları gerçekte çok farklı eğilim­lerde, dağınık bir manzara gösteriyordu... Sadri Maksudi her ne kadar Kadet'lerin kongresinde tersi bir demeç verdiyse de, durum onun söyledikleriyle apaçık çelişiyordu. Maksudi'ye göre "otuz milyon Rusya müslümanı Hürriyet Partisi cephesindeydi ve öyle kalmıştı... " Ilımlı bir rota takip eden Büro, söz­cüsü aracılığıyla Kadet'lerin dengesiz politikalarına cephe aldığını açıkça ortaya koymakta tereddüt et­medi... "Golos Dagestana" gazetesinin 30 Nisan 1917 tarihli nüshasında yer alan açıklama aynı za­manda Sadri Maksudi'ye bir cevap niteliğindeydi... Bu deklere,aralarında Maksudi'nin de yeraldığı bir­çok müslümanın Kadet saflarından kopmasına yola­çacaktı: "Yaşadığımız saatlerde müslüman toplumu­nun en ılımlı tabakaları bile,soylular ve kentsoylu­lar Kadet saflarında yer almayı uygun görmemekte­dirler.Rusya müslümanları yıllarca Rus emperya­Lizminin kurbanı olmuşlardır ve bugün aynı emper­yalizmin savunuculuğunu üstlenmeye razı değiller­dir. "

Mart ve Nisan ayları,tasarlanan kongrenin ha­zırlıkları ile geçerken üç alternatif eğilim hemen he­men netlik kazanmıştı. Bu alternatifler aynı zaman­da temel konular üzerinde uzlaşabilmenin güçlü­ğünü de anımsatıyordu. Muhtemel çözüm şekillerin­den ilki "kesin bağımsızlık" idi ve buna Ekim 1917'­ye kadar ciddi şekilde sahip çıkan olmayacaktı. Bu­na karşı "merkezileştirilmiş bir devletin içinde kül­türel özerklik" formülü, homojen görüntü vermeyen Tatar ticaret buıjuvazisi, liberal, islambirlikçi veya Türkbirlikçi ya da sosyalist aydınlar tarafından rağ­bet görüyordu. Öte yandan "federal bir cumhuriyete bağlı halde toprakların özerkliği” alternatifi de kar­maşık bir fikir dokusunun manzarasını ortaya çı­karmaktaydı. Bu gurup Kazan’ın genç sanayi burju­vazisi, Türkistanlı "Cedid" hareketini benimseyen entelllektüeller, Azerbaycan burjuvazisi, Başkır sos­yalistleri ve Tatar sosyalistleri gibi kesimlerce oluş­turuluyordu.

Müslüman siyasal gruplaşmaları arasında"alı­şılmadık taktik ittifakların" oluşacağı, "kesin ba­ğımsızlık" istemlerinin çok geri planlarda kalacağı 1-11 Mayıs 1917 tarihleri arasında süren "Rusya Müslümanları Kongresi"nde, (bütün müslüman halkların "sayısal ağırlıkları"na göre) 900 delege bu­lunur. 1 Mayıs 1917'de kürsü, reformist bir din ali­mi olan Musa Carullah Bigi'ye teslim edilir... Bigi,kısa törenden sonra sözü, "Rusya Müslümanları Ge­çici Merkez Bürosu Başkanı'na verir. Başkan Tsalıkkatı,Şubat ihtilali ve konumları içeren açılış kö­nuşmasında heyecanını gizleyebilecek durumda de­ğildir:

"Milletlerin, yüzyıllardan beri içinde ızdırap çek­tiğimiz karanlık zindanı, halkın ayaklanmasının patlamaları arasında ezilmiştir. Bu salonda yaptığı­mız toplantımız hürriyet şafağının ışıkları ile aydın­lanmıştır. Fakat kalplerimizi dolduran mutluluk hissi, politik sorumluluk duygusunun ve asırların tarihi derslerinin verdiği uyanıklığı örtbas etmeme­lidir. Şimdiye kadar müslümanlar hristiyanların ayakları altında ezildi ve ikinci, hatta üçüncü sınıf vatandaş muamelesi gördü..."

Bolşevikler dışında tüm politik fraksiyonların ve siyasal eğilimlerin temsil edildiği kongrenin ciddi toplantıları ancak 3 Mayıs'ta başlayabilmiş ve Tsalıkkatı kürsüye gelirken etkili bir metin hazırlamış, konuşmasını Batı dünyası üzerine kurgulamıştı. Zenkovsky, onun "Kafkas mizacının bütün şiddetiy­le" sahneyi kapladığından bahsediyor... Petrograd Sovyeti'nin "kayıtsız şartsız barış" çağrısını tekrar­layan Tsalıkkatı'ya göre Batı, daima sinsiliğin odağı olmuştu: "Bütün Avrupa hükümetleri şimdiye kadar hürriyeti ve demokrasiyi ezberden okuyan güzel ko­nuşmalarla kötü niyetlerini ve yaptıkları işleri ga­yet mahirane şekilde gizlediler... Şimdi Avrupalı kuvvetler tarafından organize edilen birçok savaşla­rı hatırlayarak şu sözü aklımıza getirebiliriz: 'Rüz­gar eken fırtına biçer.' Size teşekkürler. Avrupalı­lar, son üç yıldan beri insanlık kan ağladı ve mülev­ves oldu."

Bu yarı alaycı, yarı hedef gösterici konuşma sa­londaki katılımcılar arasında derin akisler yapacak kuvvetteydi: “Rus İhtilali Aurupa'yı cezalandırmak ve insanlığı Batı'nın kaplamış olduğu pislikten arın­dırmak için gökten gelen bir yıldırım gibi yetişti. Bu ihtilal Moğol steplerinden Atlas okyanusuna kadar bütün İslam dünyasını uyandırdı.Asya ve Afrika halklarının meydana getirdiği bu Türk-Tatar dün­yası çok önceden İslamiyeti kabul etmişlerdi ve İs­lam kültürüne sıkı sıkıya bağlıydılar.Rusya müslü­manları olan bizler, bütün islam memleketleri ara­sında en ileri olanlarıyız ve hürriyet uğruna birlik teşkil etmeye bir örnek vermek bizim görevimizdir. Bugün islam dünyası geri bir durumdadır,fakat bu Avrupa'nın gem vurmasının bir sonucudur.Bu sıra­da dünya kuvvet toplamaktadır.Biz müslümanlar, İslamın kutsal ve büyük kitabına dayanarak, bütün müslümanları kendi itikatlerini ve medeniyetlerini müdafaa etmek için ayaklanacakları ve kendilerini hala kainatın yöneticileri olarak görmeye devam e­den Avrupalılara karşı mücadeleye başlayacakları zaman yakındır. Yakın Doğu halkının uyku içinde olduğu ve bu sessizliğin onların toprakları üzerinde hüküm sürdüğü her zaman söylenmişti. Artık bu uy­ku sona erdi...”

Tsalıkkatı'ya göre "uyku sona ermişti..." Roman­tik bir yaklaşımdı bu... Hakikat bambaşkaydı, ama konuşma bitmemişti: "İranlıların ve Jöntürklerin ihtilali, Trablusgarp'daki ayaklanma ve son olarak bizim Rus ihtilaline katılmamız Doğu'nun uyan­makta olduğunu göstermektedir. Avrupalılar hala İslam memleketlerindeki durumu yanlış anlamakta­dırlar, fakat kendilerinin müdafaa durumuna geç­mek zorunda kalacakları ve üstün gayretlerini bir zamanlar kendilerine köle gibi hizmet eden ve kendi­lerinin istismar ettikleri kimselere karşı kullanmak zorunda kalacakları zaman yakındır."

Resulzade'ye gelince; o Tsalıkkatı'nın aksine, sos­yo-kültürel prensipler çerçevesinde birleşmeyi değil, "ulusal varlıkların” kabulünü içeren otonom devlet­lerin kurulmasından yana olduğunu vurgular ve "halkların kendilerine mahsus özellikleri'nin çözüm arayışında öncelikli kalacağını” söyler... Mehmet Emin Resulzade; görüşlerini bütünüyle "ulusal" perspektiften işlerken pan-türkizmin ötesinde kal­maya özen gösterir: "Benim fikrime göre gelecekteki Rusya, muhtar arazileri ihtiva eden bir federasyon olmalıdır. Rusya'nın müstakbel politik orgainizasyo­nu her birinin kendi ulusal memleketleri olması ge­reken bütün halkını tatmin etmelidir." Resulzade'­nin konuşması bir protesto dalgasıyla karşılanır. Tsalıkkatı ve taraftarları kendilerine denk düşme­yen bu sesi kongre salonunu terkederek protesto ederler. Gerginleşen durum üzerine genel toplantı usulü 7 Mayıs'a dek askıya alınır, alt komisyonlar çalışmalarını sürdürür.

Belirlenen tarihte tekrar başlayan oturumda Tsalıkkatı, Kazak delegesi Dosmuhammedov'un hış­mına uğrayacak ve onun ağır sözlerinden nasibini alacaktır: "Milliyetin ne olduğu hakkında hiç bir fik­riniz var mı? Bu kan, ruh, gelenek, dil adet ue top­rak bütünlüğü demektir.Toprak bütünlüğü olma­yan,merkezileşmiş otonomi esasına dayanan bir "müslüman" ulus yaratamazsınız. Siz bir pan-isla­miyetçi değil misiniz? Pan-islamiyetçiliğin arkasın­da, bir milliyetin diğerine hühmetmek istemesi gibi entrikaların gizli olduğunu biliyoruz."

Bu sert çıkışlara rağmen kurultaydaki kadın de­legelerin çoğunun da desteğini alarak "Merkeziyet­çi" tezi savunan Tsalıkkatı bir çok sebep öne sürerek federalist tezi reddediyordu:

1- Federatif bir devlet içindehi müslüman emek­çiler ileri derecede bulunan Rus sosyal hukukundan faydalanamayacaklardır.
2- Merkez dışı eğilimler her müslüman toprağını kültürel ve dinsel yönden yanlız bırakacak, Sünni­lerle Şiilerin birleşmeleri geri kalacak ve eski ayrıca­lıklar yeniden su yüzüne çıkacaktır.
3- Kafkasya ve Kuzey Türkistan gibi nisbeten “ge­ri" kalmış bölgelerde kadın hakları konusu daha bü­yük zorluklarla karşılaşacaktır.
4- Merkez dışı eğilimler Tarım Reformu'nu zor­laştıracaktır.
5- Ortadan kaybolmaktan uzak bulunan milliyet­ler sorunu, tersine bir dizi yerel sorun doğuracaktır. Ayrıca Rus halkının arasına dağılmış olan küçük müslüman topluluklar her türlü özerklikten yoksun olarak daha hızlı bir Ruslaştırmaya uğrayacaklar­dır.
6- Müslümanlar'ın birleşik cephesi zayıflayacak ve Türk halklarla Türk olmayan halklar arasındaki beraberlik zarar görecektir.Böylece Rus islamı'nın iki büyük tarihsel görevi olan, Büyük Asya Müslü­man Kültürünün Rönesansı ve Müslüman halkları Avrupa burjuvazisinin boyunduruğundan kurtarma amacı suya düşecektir.
7- Yoğun merkez dışı eğilimler varlıklı sınıflar­dan başka kimsenin işine yaramayacak ve bundan sadece soylular, burjuvalar ve din adamları faydala­nacaklardır. "

Neresinden bakılırsa bakılsın, kongre, çarlığın "yamalı bohçası"na uzun bir süre içinde dahil edilen irili ufaklı İslam topluluklarının bir eylem planı çer­çevesinde bir araya getirilebilmelerinin bütün güç­lüklerini ortaya koyuyordu. "Ünitarizm" ve "federa­lizm" uçları arasına sıkışan delegeler, sonucu belir­leyen oylamada Tsalıkkatı ve destekçilerini derin bir hayal kırıklığına uğratmışlardı... Resulzade ve ta­kipçileri neredeyse yarıya yakın bir farkla oylama­dan galip çıkmışlardı(sayım sonuçları Swietochows­ki'de 271'e 446, Zenkovsky'de ise 271'e 466'dır). An­cak çarpışan iki görüş arasında daha fazla açılma­nın engellenebilmesine yönelik girişim Tatar sosya­list Ayaz İshaki'den gelecek,kongrenin son günü olan 11 Mayıs'ta "ortak siyasal eylemi koordine et­mek" üzere oluşturulan "Milli Merkez Şura"nın ba­şına Tsalıkkatı getirilecektir. "İcra Komitesi" ise İs­haki'nin yönetimine bırakılacaktır. Bununla birlikte Resulzade kongrenin nihai metnine damgasını vu­racak ve bu metin "Geçici Hükümet"e tavsiye karar­ları olarak iletilecektir:

"a) Rusya Müslümanları Kongresi, müslüman halkların çıkarlarına en uygun çözümün, ulusal top­rak temeline dayanan federatif demokratik bir cum­huriyet olduğuna inanmıştır. Sadece belirli bir top­rak sahibi olmayan milliyetler ulusal,kültürel özerklikten faydalanacaklardır.

b) Ortak dinsel ve kültürel sorunları çözüme bağ­lamak ve müslümanların milliyetçi hareketlerini ko­ordine etmek için tüm Rusya için yasama gücü taşı­yan, müslümanlar arası bir organ meydana getirile­cektir. "

Kongre bunlara ilave olarak, Geçici Hükümet'ten müslüman komutanlar emrinde müslüman askeri birimlerin kurulmasına izin vermesini de isteyecek­tir.

Bu kritik dönemdeki toplantı her ne kadar, ortak zeminin yakalandığı hissini uyandırıyorsa da, son­radan gelişen olayların da göstereceği gibi yollar ay­rılmıştı. Buna rağmen Milli Şura,"Geçici Hükü­met"teki kadet bakanların çekilmesi üzerine,yeni kurulacak kabinede en az iki bakanlık elde edebil­me ümidiyle harekete geçmişti. Tsalıkkatı ve İsha­ki'nin başkanlığındaki delegasyon Lvov'u ziyaretle­rinde bunu vurgulamışlar ve Tarım Bakanlığı ile boştaki başka bir bakanlığı istemişlerdi. Ancak bu istek Petrograd Sovyeti Başkanı Çkheidze ile yine bir Gürcü menşevik olan Tseretelli tarafından şid­detli bir tepkiyle karşılanacak ve Tsalıkkatı'yı şaş­kınlığa sürükleyecektir.

Milli Şura ile Petrograd Sovyeti arasındaki bu çatışma 9-14 Eylül 1917 arasında geçen sinir har­binde askıya alınmışsa da Tsalıkkatı'nın "Rus ve Gürcü sosyalistlerden uğradığı hayal kırıklığı'nı as­la ortadan kaldıramamıştı... Buna rağmen, beyaz general Kornilov'un 9-14 Eylül devresinde "Geçici Hükümet"i alaşağı etme harekatı sürerken Tsalıkkatı tüm uzlaşmazlıkları bir kenara bırakmayı ter­cih edecektir... Alman sınırından Petrograd'a çeki­len "Vahşi Tümen" diye anılan 7 alaylı Kuzey Kafkas Fırkası Krenski hükümetinin sonunu getire­bilecek darbeyi kolaylıkla atabilecek güçteydi... 1917 Haziranında Pşimaho Kosok'un "Geçici Hükü­met'ten ülkelerine iadesini istediği kuvvetler şehiri kuşattığında "devrim garnizonunun askerleri" silah­larını bırakmışlar ve geri çekilmişlerdi. Tabii bir spekülasyon; ancak Kornilov harekatı başarıya ulaşsaydı belki "tarihin akışı" çok daha farklı olabi­lecekti. Ancak beyaz generalin umut bağladığı Ku­zey Kafkas Fırkası Ahmet Tsalıkkatı, Aytek Nami­tok gibi isimlerin sayesinde, komutanları ikna edile­rek engellenebildi... Demokratik ilkelere olan inanç­ları ile Kuzey Kafkasya'nın delişmen gençlerini geri çevirdiler: "baba ocağına dönün ve anarşinin tehdit ettiği vatan toprağını savunun..."

Şubat 1917 ile Ekim 1917 arasında devrimin ko­şulları hakkında yapılan tartışmalar birgün ansızın bitiverdi. "Belki daha iyi birer marksist olan menşe­vikler" Merkezi Rusya'daki iktidar kavgasını 26 Ekim 1917'de kaybettiler. Geçici Hükümete karşı Troçki'nin insiyatifinde başlatılan darbe başarıya ulaşır; bolşevikler Petrograd'da kendi dönemlerini başlatırlar. İhtilalin ilk günlerinde "mazlum millet­lerin kalplerini kazanacak mahiyette" kaleme alı­nan,dağılan imparatorluğun teb'alarına yeni bir dünya vaadeden bildirilerini yayınlayan Bolşevikler "Rusya halklarının eşitliği ve hakimiyetleri", "otode­terminasyon", "bağımsız devletler kurabilme hakkı", "halklar üzerindeki kısıtlamaların ilgisi" gibi ana temalar üzerinde dururlar. Doğu halklarına yaptık­ları çağrı "bir borozan" gibi etrafı kaplar: "Rusya müslümanları, Volga ve Kırım Tatarları,Sibirya ve Türkistan Kırgızları ve Sartları,Kafkas-ötesinin Türk ve Tatarları,Çeçenler ve Kafkas dağlıları... Camileri ve ibadethaneleri yıktırılmış, inançları ve gelenekleri Çarlar ve Rusya'nın yıkıcıları tarafından bozulmuş olan sizler... İnançlarınız ve gelenekleri­niz, milli ve kültürel kurumlarınız bundan sonra serbesttir ve dokunulmazlık içindedir. Milli hayatı­nızı serbestçe ve müdahalesiz şekilde organize edi­niz. Bu sizin hakkınızdır. Biliniz ki haklarınız Rus­ya'nın tüm halklarının hakları gibi, ihtilalin bütün gücü ve organları olan milletvekilleri, işçiler ve köylülerin sovyetleri tarafından korunacaktır. O halde bu ihtilali destekleyiniz."

Rusya'daki tüm bu gelişmeler üzerine, Lenin’in "dönek" yaftası yapıştırdığı Kautsky "bir azınlık partisince proleterya adına mutlak iktidarın kurul­ması,sosyalist umudun inkarıdır" diyecek, sonra­dan ün yapan sözleri kaleme alacaktır: "söz konusu olan, proleteryanın diktatörlüğü değil, ama proleter­ya üzerinde partinin diktatörlüğüdür."

Ekim İhtilali sonrasında yapılan, Raymond Aron'un bir zamanlar "batılı anlamda ilk ve son öz­gür seçim" diye tanımladığı "Kurucu Meclis" seçim­leri Lenin'in bolşeviklerinde bir düş kırıklığı yarata­cak tercihleri somutlaştırır... Devrimci Sosyalistler ezici çoğunluğu elde ederler: 20 milyon 900 bin oy ile 410 milletvekilliği... Lenin'in önderliğindeki Bol­şevik Partisi "Kurucu Meclis"e 175 temsilci göndere­bilecek kitlenin desteğini yakalayabilir (9 milyon oy ile % 25). Kadetler ve burjuvalar 4 milyon 600 bin oy - 17 temsilci. Menşevikler 1 milyon 700 bin oy - 16 temsilci. Azınlıklar 86 temsilci... Kurucu Meclis’e gi­renler arasında Tsalıkattı'nın ismine de rastlanır... Ne var ki "Rusya'da ilk demokratik seçimi kazanan vekiller, yasama görevlerine başlama şansı bula­mazlar." Sovyetlere bağlı olmayı reddeden "Kurucu Meclis" 5 Ocak 1918 tarihindeki ilk toplantısının ar­dından zorla dağıtılarak Lenin'in iradesine uygun şekilde devre dışı bırakılır.Böylelikle parlamenter demokrasi ümitleri kaybolur gider...

Bununla birlikte,tutunma çabasındaki bolşevik­ler hemen her kesimle ilişki kurmanın yollarını ara­mayı bırakmamışlardır. Müslüman "burjuva” örgüt­leriyle de...Petrograd'ta faaliyetlerini sürdüren "Milli Şura da bunlara dahildi. "Uluslar Halk Komi­seri" Stalin,yerli kitlelere "devrimin haklılığını" an­latabilmek üzere Tsalıkkatı'ya işbirliği önerisi yap­makta mütereddit davranmamış, "çok olumlu koşul­lar" vaad etmişti. Stalin "Milli Şura"nın bağımsızlı­ğını koruyacağını ve Tsalıkkatı'nın yakın bir gele­cekte kurulacak "Müslüman İşleri Komiserliği"nin başına getirileceğini söylüyordu. "Milli Şura" ikiyüz­lülük örneği bu öneriyi tereddütsüz red etmekte va­kit geçirmedi. Bununla da yetinmeyip Stalin'in ka­fasındaki ikinci isme de müdahale etti. Böylelikle bir Tatar sosyalist olan Said Engaliçev, geçmişte ta­kındığı tavırların kurbanı olarak müslüman işlerin­den uzak tutulmuştu. "Uluslar Halk Komiserliği" sonunda bir "ihtilal delisi" diye anılan Molla-Nur Vahidov'u gözüne kestirdi ve 19 Ocak 1918'de yayın­lanan Sovnarkom bildirisiyle "İç Rusya Sibirya Müslüman İşleri Merkez Komiserliği"nin kuruldu­ğunu ilan etti.

Tsalıkkatı bundan sonra Rusya içlerinde hiçbir şey yapamayacağını anlamış olmalıydı. Elekhoti'nin ifadesine göre, merkezi Rusya'da bolşeviklerin ikti­darı ele geçirmesi üzerine Tsalıkkatı Kafkasya'ya dönmüştü. 1918 başlarında "Terek Bölgesi Halk Konseyi"nin başına geçerek yine mücadeleye karar­lılığını gösteriyordu. Belirtilen dönemde Kuzey Kaf kasya ise çok zor koşullar altında, maddi ve moral kısıtların kıskacında kendi rotasını çizebilme irade­sini gösteriyordu. 11 Mayıs 1918'de birleşik, özgür bir ülkenin artık varolmaya başladığı deklere edilir­ken ciddi tehditler bütün şiddetiyle sürüyordu... Rusya içlerinde ise, Haziran 1918'e gelindiğinde bol­şevikler büyük çaplı bir temizliğin ilk adımlarını at­mışlardı... İç savaş artık giderek ivme kazanırken "sovyetler"in, yani "konseyler"in tasviyesi programı da yürürlüğe konmuştu. İlk darbeyi yiyenler ise menşevikler ve sosyalist devrimcilerin sağ kanadıy­dı... 1919 sonlarında Tsalıkkatı'nın bir kaç ay önces­ine dek mensup bulunduğu ünlü Petrograd Sovyeti, başlangıcından çok farklı bir profil çiziyordu: 1500 bolşevik, 300 partisiz, 3 menşevik ve 100 sosyalist.. Temizliğin böylesi jakoben hışmın daha da yüksele­ceğine işaret ediyordu.

Kanlı savaşlar Kafkasya'ya doğru yayılırken, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti liberal milliyetçiler, sosyal demokratlar ve muhafazakar ittifakı altında ülkede otorite kurmaya çalışıyordu. Azerbaycan "Müsavat"ın hakimiyeti altındaydı. Gürcistan'da ise menşevikler iktidarlarını koruyorlardı. İngiliz des­teğindeki Beyaz Ordu hem bolşeviklere, hem de "milli varlıklarını" korumaya çabalayan güçlere kar­şı geniş ölçekli harekata başlamıştı. Bu kuvvetler 1919 kışından itibaren Kafkasyâ yı ciddi biçimde te­hdit edecek açılımı sağlamışlardı.

23 Mayıs 1919'a gelindiğinde Denikin Kuzey Kafkasya Hükümeti'ni dağıtmış; Pşimaho Kosok is­tifa ederek çekilmişti. Kosok çok kısa müddet sonra beyazlarca Piyatigorsk'ta tutuklanacaktır. ""Rus ge­neralleriyle daha kolay anlaşma yolu bulur" ümidiy­le işbaşına getirilen Mikail Halil ise Denikin'in ülti­matomuna boyun eğer, milli meclisi de dağıtır, ay­dınların bir çoğu da Kosok'un akibetine uğrar, ya da Gürcistan ve Azerbaycan'a geçmek zorunda kalır. 1919 yazının ortalarına doğru askeri durumun iyice kötüleşmesi, Denikin kuwetlerinin artan tazyikleri herkesi ortak noktada buluşturur: ülkenin korun­ması... İslamcı-muhafazakâr Uzun Hacı'nın, Akuşa­lı Ali'nin yönetiminde "Savunma Konseyi" kurulur. Savaşçı gücün çoğunluğunu sûfı teşkilat mensupları teşkil eder... Konseye liberal milliyetçiler de destek verir, Tsalıkkatı'nın yönetimindeki sosyal demokrat-­menşevik kanat da... Beyazlara karşı savaşta Kork­mazov'un, Kalmık'ın bolşevik destekçileri de yer alır...

Tsalıkkatı bu dramatik anlarda Gürcistan ve Azerbaycan hükümetleri ile temas sağlamaya çalı­şır. Tiflis'te 52 kişilik bir kongrenin başkanlığını ya­par, askeri ve politik kontakların kurulmasında rol oynar... Ali Han (Kantemir) ve iki delegeyi Kar­abağ'da karargah kuran Kazım (Kap) Beyin müca­deleye iştirakini sağlamak üzere görevlendirir. Ağustos 1919 ortalarında Kazım Bey Tiflis'te Tsalıkkatı ile görüşür ve bir dizi tedbir konusunda muta­bık kalınır. 2 üyenin muhalefet şerhine rağmen 49 oyla Kazım Bey "Kuzey Kafkasya Cephe Kuman­danlığı"na getirilir. Tüm kombinezonlara rağmen Denikin kuvvetleri Kuzey Kafkasya'da büyük yı­kımlarına devam ederken kendisini de tüketir. So­nuç Kızılordu'nun işine yarar ve önce Kuzey Kafkasya, sonra Azerbaycan ve Gürcistan bütünüyle bolşevik hakimiyetine girer. Son direniş noktasını oluşturan Gürcistan'ın da istilasıyla liberal, sosyal demokrat ve menşevik gruplar Kafkasya sahnesini terkederler... Tsalıkkatı da bu hüzünlü kervanın yol­cuları arasına katılır.

Bu dönemde, genel politik konjonktür dolayısıy­la, eski muhaceretin kalabalık görünüm verdiği Türkiye "bağımsız Kuzey Kafkasya" mücadelesinin sürdürülebileceği koşullardan uzaktı. İtilaf devletle­rinin kuşatmasına karşı bolşeviklerle kurulan ya­kınlık ve destek beklentileri, yeni göçmen dalgasına pek de sıcak olmayan bakışları ön plana çıkarıyordu. Pragmatik temeller üzerine yükselen bu tavır en çok politik grupları etkilemişti. Sovyet hegamonyasına sokulan üç Kafkas ülkesinin (Kuzey Kafkasya, Azerbaycan ve Gürcistan) temsilcileri "Kafkasya'nın kurtuluşu ve konfederasyonu esasları üzerine" çalışacak "Kafkasya Kurtuluş Komitesi"nin kurulduğunu 1 Kasım 1924'de İstanbul'da açıkla­malarına rağmen Türkiye kayıtsızlık çizgisini koru­muş, hatta faaliyetlerin başka ülkelere kaydırılma­sını dayatmıştı. 1926'da bu teşkilat Paris'e yerleş­mek mecbuı~iyetinde kalacaktı. Wassan Giray Caba­ğı, Aytek Namitok, Alihan Kantemir, Pşimaho Ko­sok gibi önemli siyasiler ilk anlarda Türkiye'de ça­lışmayı tercih etmişlerdi; bunlardan başka Abdül­mecit Çermoy, Haydar Bammat, gibi simalar batı ülkelerinde kalmışlardı. Tsalıkkatı'nın muhtemelen Türkiye günleri olmamış, doğrudan batıya gitmiş­ti... O da, ülkeyi terkeden diğer politik mülteciler gi­bi muhaceret yaşantısının gerçekleri ile yüzyüzeydi. Masaıyk'ın Çekoslavakya'sı iki savaş arası devrede Avrupa'da "demokrasiyi en mükemmel şekilde ve başarıyla uygulayan devletlerden biri" idi. Tsalıkkatı'nın Prag’ta kalış sebeplerinden belki de en önem­lisi bu serbest ortamdı.

Muhaceretteki muhalefet bir bütünlük göstermi­yordu. Ortak noktalar, bolşevik karşıtı düşünce ve tavırlar ile "ülkenin istiklali..." Tsalıkkatı Kafkasya'­da Uzun Hacı'ya karşı koyduğu mesafenin aynısını Bammat'a da yöneltmişti. İsmi dolayısıyla ön plan­lara çıkarılan Said Şamil'e de muhtemelen pek sı­cak bakmamıştı... Ama, 1917 Mayısında sert pole­miklere giriştiği Resulzade'nin çizgisine doğru kay­dığı da söylenebilir... 1924'te Tsalıkkatı Kuzey Kafkasya'nın istiklalini hedef alan bir yayın organını, "Kavkazky Gorets" isimli dergiyi Prag'ta çıkarmaya başlamıştı... Bu çizgi daha sonra geliştirilerek de­vam ettirilecekti...

Kuzey Kafkasya emigrasyonun ilk büyük kaybı, Tsalıkkatı idi... Uzun süren hastalığına 2 Eylül 1928'de yenik düştü. Ülkesinden çok uzaklarda, 46 yaşında ömrünü tamamladı. Kuşkusuz insanların birbirileri hakkındaki düşünceleri büyük ölçüde subjektif kriterleri yansıtır. "İyi-kötü', "doğru-yan­lış", "güzel-çirkin" hepimizde farklı değil mi? Tsalıkkatı'nın hataları yok muydu? Olabilir. Ama, bek­lentileri, kırıklıkları, coşkuları ve aksiyonuyla çağ­daşlarından bambaşka bir tipti. Ahmet Nimbolato­viç Tsalıkkatı tam anlamıyla fırtınalı bir dönemde yaşamıştı; kavgaları, uzlaşmaları, zıtlıkları bu denli yoğun ve açık zamanlar için çok şeyler söylenebilir. Tambi Elekhoti ile fikir düzleminde belki kopukluk­ları vardı, ama benzer bir kaderi paylaşmışlardı. Elekhoti "Gortsı Kavkaza" dergisinin ilk sayısında, Kuzey Kafkasya’nın bu haşarı ve hırçın çocuğu için kelimeleri özenle seçti; onun, Avrupa’daki muhace­ret günlerinin başlarında bile Rus demokrasisinin gücüne, Doğu Avrupa'daki ulusal sorunları çözme yeteneğine inandığını, ama acı tecrübelerden sonra "Kafkas halklarının politik bağımsızlık mücadele­sinde sadece kendilerine güvenebilecekleri sonucuna ulaştığını" yazmıştı.

Tsalıkkatı'dan geriye kalan sadece kitapları ve arşivi: Rus olmayanlara yönelik politika ve kültürel, ­ekonomik yaşam tarzı üzerine denemelerden mey­dana gelen “Kavkaz i Povolje” (Kafkasya ve Volga Böl­gesi)... Toplu öykülerin yeraldığı “V gorakh Kavkaza” (Kafkas Dağlarında) ile “Krasavitsa Zübeyda” (Gü­zel Zübeyde)... Kafkasya’nın devrimci yaşamının ko­nu edildiği Brat na brata (Kardeş Kardeşe Karşı) isimli roman...

Ve iki broşür: “Musulmanskaya. Fraktsiya v Uçredilnom Sobranii” (Kurucu Meclis'te Müslüman Fraksiyonu), “Musulmane Rossii i federatsiya” (Rusya Müslümanları ve Federasyon). Hazırlayıp, yayınlayamadığı iki çalışmayı da zikretmek gerek: “Gorskaya Respublika” (Dağlı Cumhuriyeti) ve “Dagestan v ogne” (Dağıstan Ateşler İçinde)...

Naaşı bir sonbahar günü Polonya da, Varşova so­kaklarında arkadaşlarının omuzlarına alındığında hayatın akışı devam ediyordu... Her zaman olduğu gibi hayat ve ölüm yine içiçeydi... Bir hikayesinde ölümü "sonsuz yokluk" diye tanımlamıştı Tsalıkkatı: "İşte bu kadar. Son budur!" diyordu; "sevinç ve ızdı­rapların, neş'e ve zaferlerin sonu" idi ölüm.

O, "asla barışamam" dediği gerçeğe teslim ol­muştu.
M. Aydın Turan

M. Aydın Turan

Kasım 24, 2018

Mustafa Aydın TuranMustafa Aydın Turan Kuzey Kafkasya yurtseveri, Birleşik Kafkasya ideoloğu, araştırmacı, yazar Mustafa Aydın Turan, 19 Mayıs 1961 tarihinde Kütahya’da doğdu. Bir Çerkes köyü olan İzmit’e bağlı Ketenciler köyünden Thağane sülalesine

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

https://t.co/z2AVKFGjVf
Adıge Cumhuriyeti'nin Kuruluş Yıl Dönümü Kutlu Olsun https://t.co/10PUan3hJA
RT @ajanskafkas: Mustafa Aydın Turan | Mehdi Nüzhet Çetinbaş yazdı https://t.co/bM0qHZIb6X https://t.co/LV5Nislevy
RT @gilahsteney: Bu hikayeyi daha önce de duymuştum bir dadeden çok araştırdım doğruluğunu Şorten Askerbiy'in Kazanokue Jabağı kitabında da…
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery

Çerkes Parası ve Kaffed'in Kozmik Aklı

Çerkeslerin Mitolojik Kahramanı Nart Sosruko Mobil Oyun Oluyor

Eski Kafkas halkları, Amerikan yerlileri ve Sibirya halklarıyla akrabaymış

Belgesel Film Gösterimi-Çerkes Atının Öyküsü Şağdi

Hayriye Melek Hunç Anısına Kitap Günleri

Adıgey Halkı Anadilde Eğitim İstedi

Sarıkamış’tan Bir Şehit Öyküsü

Efsanevi Kabardey Atları Dörtnala Geri Dönüyor

Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı