Ruslar XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Kırım Savaşı ile hem Balkanlar ve hem de Kafkasları kontrolleri altına almak istedi. Başlarda kendilerine direnen Çeçen halkının, Şeyh Şamil’in düşüşünden sonra direncinin kırılması, Rusların Kafkasları istila edebilmesinin önünü açtı. Ruslar Kafkasya’yı imparatorluklarının tabii bir parçası haline getirmek istiyorlardı ancak bu işgal başarılı olmuş olsa da Kafkas halkları “büyük Rus ulusu” için bir tehditti. Bu sebeple Müslüman Kafkas halklarının bu topraklardan göç ettirilmesi için her türlü yola başvuruldu. Neticede 1860’lardan itibaren Kafkas ahalisi Anadolu’ya akınlar halinde göç etmeye başladı. 1876’ya kadar Kafkaslardan Anadolu’ya göç edenlerin sayısı için 600,000 ile 2,000,000 arasında farklı rakamlar telaffuz edilmektedir. 1877-78’de gerçekleşen 93 Harbi de yine Kafkasya’dan toplu bir göç hareketine sebebiyet verdi. 1877-1900 yılları arasında göç edenlerin sayısı ise 300,000 olarak verilmektedir.

93 Harbi esnasında Balkanlar ve Kafkaslardan göç eden muhacirlerinin iaşelerinin sağlanması ve uygun yerlere gönderilip yerleştirilmelerini Muhacirin Komisyonu sağlamaktaydı. Özellikle İstanbul’da yoğunlaşan muhacirler arasında Kuzey Kafkasya’nın Tatar, Dağıstanlı ve Nogay halklarının yanında Çerkesler de vardı. Genellikle İstanbul’a deniz yolu ile gelen muhacirler yine deniz yolu ile iskân edilecekleri yerlere gönderilmekteydi. Mersin, İskenderun, Sinop ve Samsun muhacirlerin sevk edildiği büyük merkezlerdendi. Bunların yanında Çerkeslerden bir kısım ahali Filistin’e gönderildi. Deniz yolu ile Hayfa ve Yafa iskelelerinden buraya gönderilenler olduğu gibi kara yolu ile gidenler de vardı. Filistin’e gönderilen Çerkesler Akka Sancağı’na bağlı yerlerde iskân edildi. Aynı zamanda Filistin’e yakın olan Şam ve civarı ile Belka Sancağı (Ürdün)’da önemli sayıda Çerkes muhacirin yerleştirildikleri yerlerdendi.

Filistin’deki Çerkes Köyleri

Gâbe Köyü’nün Mevkii – 1899 (Gâbe Köyü günümüzde mevcut değildir)
Gâbe Köyü’nün Mevkii – 1899 (Gâbe Köyü günümüzde mevcut değildir)

Akka’da Çerkeslerin yerleştirildikleri üç köy vardır. Bunlar Kefr-Kama, Reyhaniye ve Gâbiye (Gâbe) köyleri. Kefr-Kama ile Reyhaniye köyleri 93 Harbi sonrasında kabul ettiği Çerkes nüfusa günümüzde dahi halen ev sahipliği yapmaktadır. Ancak Gâbe’ye yerleştirilen Çerkesler kısa bir süre sonra Suriye Vilayeti’ndeki Salt Kazası, Amman ve Vadiü’s-Seyr’e gönderildi. Çünkü buraya yerleştirilmiş olan 1950 kişilik Çerkes nüfusun neredeyse tamamı, kısa zaman içinde çeşitli hastalıklardan dolayı hayatlarını kaybetmiş ve 150 kişiye düşmüştü. Gâbe Çerkeslerinin buraya ne zaman yerleştirildiği kesin olarak bilinmese de 1884 tarihine ait Suriye Salnamesi’ndeki bir istatistiğe göre sayıları 369 idi. Bu Çerkeslerin 1889’da buradan gönderildiklerinde sayılarının 150 olduğu göz önünde bulundurulursa beş sene içinde yaklaşık 250 kişi hayatını kaybetmişti.

 

Kefr-Kama Köyü’nün Mevkii – 1918
Kefr-Kama Köyü’nün Mevkii – 1918

Kefr-Kama ve Reyhaniye Çerkesleri 1880’lerin ilk yıllarında iskân edilmişti. Yine Suriye Salnamesi’ndeki istatistiğe göre 1884’te Kefr-Kama’da 449, Reyhaniye’de ise yaklaşık 150 Çerkes vardı. Çerkesler bu bölgeye yerleştirilirken kendilerine devlet arazileri tahsis edilip tarımla uğraşmaları beklenmişti. Bu dönem aynı zamanda Yahudilerin Filistin’e akınlar halinde göç ettikleri zamana rast gelmişti. Filistin’e yerleştirilen Müslüman muhacirlerden bazılarına verilmiş olan toprakların bir şekilde Yahudilerin eline geçmesine karşı devlet, kendilerine verilen toprağın yirmi sene içinde hiç kimseye satılamayacağı yönünde bir yasak getirdi. Filistin’deki Çerkesler de bu yasak kapsamındaydı. Böylece bu toprakların Yahudilerin eline geçmesi engellenmek istendi ve aynı zamanda muhacirlerin buralardan göçmeyerek yerleşik halde kalmaları temin edilmiş oldu.

 

Reyhaniye ve Kefr Kama Köylerinin Mevkileri – Günümüz
Reyhaniye ve Kefr Kama Köylerinin Mevkileri – Günümüz

İsrail Çerkesleri
Günümüz İsrail sınırları içinde bulunan iki Çerkes köyünden biri olan Kefr-Kama’da yaşayanların neredeyse tümü Çerkes. Reyhaniye Köyü’nün ise %85 kadarı Çerkeslerden diğer kısmı ise Araplardan oluşuyor. Bu iki köyde yaşayan Çerkeslerin nüfusu İsrail resmi rakamlarına göre 4,500’dür. Bu nüfusun büyük çoğunluğu Kefr-Kama Köyü’nde yaşamaktadır. (Tahminen Kefr-Kama’da 3,500 Çerkes, Reyhaniye’de ise 1,000 Çerkes nüfus bulunur.) Bu Çerkeslerin %70 kadarı Şapsığ, diğer kısmı ise Abzah, Hatıkoy, Bjeduğ ve Kabartay boylarından gelmektedir.

Kefr-Kama günümüzde belediye statüsü kazanmış bir yerleşim yeridir. Belediyesi olan diğer köylerle aynı statüde görülen Kefr-Kama Çerkesleri herhangi bir ayrımcılığa tabi tutulmadıklarını ve merkezin kendilerine eşit bir şekilde muamele gösterdiğini ifade ediyor. İsrail Devleti Çerkesleri kendi kimlikleri ile resmi olarak tanımış bir vaziyette ve bunu da kimlik kartlarında göstermelerine olanak tanımış. Böylece kendi köylerindeki yaşantıları ile Çerkesler gelenek ve göreneklerini istedikleri gibi devam ettirebiliyor hatta İsrail dışındaki Çerkeslerle rahat bir şekilde irtibat kurabiliyorlar. Çerkesler ana dillerini muhafaza edip çocuklarına öğretebiliyor. Bu konuda gösterdikleri hassasiyetle okullarda İbranice ve Arapçaya ek olarak Çerkesçe dersleri de öğretiliyor. Evlerde tüm Çerkeslerin Çerkesçe konuşması ve evliklerini Çerkes olmayanlar ile yapmamaları sebebiyle buradaki Çerkesler kültürlerini yoğun bir şekilde yaşayıp gelecek kuşaklara aktarabiliyorlar. Tüm bu söylenenler hem Kefr-Kama ve hem de Reyhaniye Çerkesleri için de geçerli.

Burada yaşayan ya da burada bulunan Çerkesler dünyada kendi kültürlerini yaşama konusunda en rahat yerin Kefr-Kama ve Reyhaniye olduğunu düşünüyorlar. Bu sebeple Türk vatandaşı olan Çerkeslerden bazı kişiler de sonradan buraya gelerek yerleşmişler, evlilik yapmışlar ve burada kendi işini kuranlar da olmuş. Kendilerinin İsrail Devleti ile hiçbir sorunun olmadığını ifade eden Çerkesler bazı ayrıcalıklara sahip olmalarından dolayı da mutlular. Örneğin İsrail vatandaşı olan kadınların askerlik yapma yükümlülükleri varken Çerkes kadınlarının askerlik yükümlülükleri bulunmuyor. Çerkes erkekleri İsrail’de Müslüman olup askerlik yapan iki azınlıktan biridir. Diğeri ise Dürziler. İsrail’de en önemli istihdam alanı olan güvenlik sektörü, Çerkeslerin de içinde en fazla yer aldığı alan. Memur olan Çerkesler olduğu gibi köylerinde tarımla uğraşanlar da bulunmakta.

1976’ya kadar Kefr-Kama’daki okullarda eğitim dili Arapça iken Çerkeslerin isteği üzerine oluşturulan komisyon, eğitim dilinin İbranice olmasına, Arapça’nın ikinci dil haline gelmesine ve Çerkesçe’nin ise zorunlu olarak okutulmasına karar verdi. İngilizce ile birlikte Çerkes okullarında eğitimi verilen dil sayısı dörde yükseldi. Reyhaniye’de ise ilkokullarda eğitim dili Arapça iken ortaokuldan itibaren eğitim dili İbranice’ye döndü. Yine Arapça, Çerkesçe ve İngilizce öğretilen yabancı diller arasındadır.

İsrail Devleti içinde yaşayan Müslüman bir azınlık olan Çerkesler, kendilerini İsrail Devleti’nin tabası Müslüman bir halk olarak telakki ve tarif ederler. İsrail’in kendilerine sunmuş olduğu geniş kültürel haklar ile varlıklarını rahatça devam ettirirken, aynı şekilde devlete karşı olan yükümlülüklerini de yerine getirmekte tereddüt etmezler. Bunda, Çerkeslerin, yaşadıkları toplumun siyasi sistemine en iyi entegre olabilen topluluklardan biri olmalarının rolü oldukça yüksektir. Diğer taraftan bir siyaset olarak İsrail’in de Arap olmayan Müslüman bir halk olarak Çerkeslere tanıdığı özgürlük alanı onların da İsrail sistemine koşulsuz adaptasyonlarında etkili oluğu değerlendirilmektedir.

Ali İhsan Aydın 

Kaynak: ordaf.org

Sefer E. Berzeg diaspora yayın hayatına yaptığı eşsiz katkılarla bilinen bir yazar. Özellikle tarih araştırmaları akademiye adım atan bir çok tarihçinin kapısını çalmasına sebep olmuş titiz bir araştırmacı. İncelediği tarihsel konuları titizlikle ele alan Sefer Berzeg ile Blog Yazarımız Merve Tram  son kitabı “Çerkes – Wubıhlar” üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi. Wubıhların tarihinden Çerkesya’ya, Soçi’den diasporanın güncel tartışmalarına kadar bir çok konuyu bulacağınız bu söyleşi Sefer E. Berzeg’in yeni kitaplarının da habercisi olma özelliğini taşıyor. 

Guşıps: “Çerkes – Vubıhlar, Soçi’nin İnsanları (Portreler)” kitabının ortaya çıkış hikayesini sorsak öncelikle. Hangi nedenler sizi böyle içerikli bir biyografı kitabı hazırlamaya sevk etti?

Sefer E. Berzeg: Çerkes-Vubıhlar, Kafkasya’nın son bağımsız bölgesi olan bugünkü “Büyük Soçi” bölgesinin de 1864 yılı baharında Rus orduları tarafından işgali üzerine, diğer Çerkes kardeşleri (Adıgeler ve Abazalar) ile birlikte, binlerce yıllık yurtlarından kitle halinde Osmanlı topraklarına sürüldüler. Suriye, Ürdün vb. ülkelerdeki Çerkes sürgünlerine karışmış küçük grupları ve Kafkasya cumhuriyetlerinde yaşayan birkaç aileyi saymazsak, günümüzde Vubıhlar’ın tamamına yakını Türkiye’de yaşıyor. Vubıhlar’ın Abaza ve Adıge dilleriyle akraba ve bir anlamda da bu dillerin kökü sayılan ve birçok dilci tarafından eski Hatti diline bağlanan, seksenin üzerinde ses içeren özgün dili de, maalesef Ruslar tarafından sürgün edildikleri Osmanlı topraklarında ve Türkiye’de yokolup gitti. Vubıhlar’ın yaşadıkları ülke dillerine asimile olmamış olan grupları, günümüzde anadilleri olarak – anayurtlarında yaşarken de büyük ölçüde bilip kullandıkları- Adıge ve Abaza dillerini kullanıyorlar.

1864’teki büyük Çerkes sürgününden günümüze kadar 150 yıl geçti. Bu süre içinde ne Türkiye’de, ne de Çarlık Rusya’sında ve Sovyetler Birliği’nde, Adolf Dirr, George Dumézil vb. birkaç dilbilimcinin Vubıh dili ile ilgili çalışmaları dışında, onların sosyo – kültürel yapısını, tarihini ve sürgündeki durumlarını inceleyen monografik doğru – dürüst bir eser yayınlanmamıştı. Hatta bu konuda ciddi bir makaleye bile rastlayamıyordunuz. Sovyetler Birliğinde zaten ciddiye alınacak bir tarih bilimi (historiografi) yoktu. İktidarda bulunanlar ya da onların niyetleri değiştikçe, tüm tarihi “gerçekler” ters – düz ediliyor ve tarih kitapları da bu yeni durumlara uygun şekilde değiştiriliyordu. Bu dönemde Vubıhlar’la ilgili olarak da, “zamanın ruhuna uygun” olarak yazılmış bir iki makale vardır. Örneğin bunlardan biri A. V. Fadeyev’in, dönemin tüm ideolojik hastalıklarını taşıyan “Убыхи в освободительном движении на Западном Кавказе” (Batı Kafkasya’nın Kurtuluş Mücadelesinde Vubıhlar) başlıklı makalesidir. Bu makale bazı kronolojik bilgiler vermekle birlikte gerçek tarihle ilgisi olmayan, bütünüyle döneminin Sovyet ideolojisine uygun ve kendi içinde bile çelişkilerle dolu bir çalışmadır. Bunun dışında kayda değer ve yayınlanmış esaslı bir çalışmaya ben rastlayamadım. Sovyet Kafkas – Abhaz yazarı Bagrat Şınkuba’nın Sovyetler’in son döneminde yayınlanabilen ve Türkçe’ye “Son Vubıh” adıyla çevrilen sansasyonel romanı ve benzerleri de, maalesef yayınlanabildiği zamanın “ruhuna” uygun ve tarihsel olayları bütünüyle saptıran saçma sapan değerlendirmelerle doludur.

İnsanlar gibi toplumlar da, ancak hareket halindeyseler ve sorunlarını bir şekilde kamuoyunun önüne getirip diğer insanlara da gösteriyorlarsa dikkat çekebiliyorlar. Bizim Kafkas – Çerkes diasporası gibi önemli bir kapasiteye sahip ama içine kapalı ve hareketsiz toplumlar ise, ne kadar haklı ve zulüm görmüş de olsalar kimse tarafından dikkate alınmıyorlar. Son birkaç yıl içinde Kış Olimpiyatları’nın Soçi’de yapılmasına karar verilmesi nedeniyle ve “Kafkasya Forumu”, “No Sochi” hareketi, “Çerkes Hakları İnisiyatifi vb. Kafkas – Çerkes örgütlenmelerinin gündemimizi biraz hareketlendirmesi sonucu olarak, Rusya’da da Soçi’nin otokton ve sürgün halkı Vubıhlar’la ilgili, olumlu – olumsuz birkaç yayın yapılabildi. Adı geçen kitabımın önsözünde, bunların birkaçından kısaca bahsettim. Ancak bunlarda da Vubıhlar, yurtlarından sürüldükten sonra sanki bütünüyle buharlaşmış ve yokolmuşlar gibi gösteriliyorlar. Yani Vubıhlar’ın sürgündeki ve bugünkü durumlarının ne olduğu sorusuna gerçekçi bir yanıt verilmiyor. Sadece Kafkas – Abaza yazarı Muhammet Kişmakho’nun Suhum – Karaçayevsk (2012) baskılı ve tesadüfen benim de biraz katkıda bulunabildiğim “Проблемы этнической истории и культуры убыхов” (Vubıhlar’ın Etnik Tarihi ve Kültürünün Sorunları) adlı 830 sayfalık önemli bir kitabında bu konularda da bazı bilgilere rastlanabiliyor.

Ben Vubıhlar’ın sosyo – kültürel ve siyasi tarihi ile ilgili olarak hazırladığım ve henüz yayınlayamadığım genel bir araştırmada bu konulara da cevap vermeye, bu eksiklikleri az çok gidermeye çalıştım. Bu araştırmam kısmet olursa bu yıl içinde bir iki kitap halinde yayınlanacak. (Maalesef bu gibi konularda “kültür” derneklerimizden ve “federasyon”larımızdan en küçük bir destek bekle(ye)miyoruz). Basılmış olan “Çerkes – Vubıhlar, Soçi’nin İnsanları (Portreler)” adlı son kitabım ise, bahsettiğim bu araştırmanın sadece bir bölümünü oluşturuyordu. Hacminin oldukça genişlemesi nedeniyle, bu bölümü asıl kitaptan ayırıp öncelikle yayınlamayı uygun buldum.

Vubıhlar, günümüzde Adıge ve Abhaz kardeşleriyle iç içe olarak ve daha çok da büyük kentlerin kalabalıkları içinde yaşadıkları için, kimlerin Vubıh olduğu da pek bilinemiyor. Vubıh Çerkesleri, Kafkasyalı çevrelerde bile, sanki buharlaşarak dünyadan yok olmuşlar gibi, sadece işgalciler tarafından çıkarılan bir “Son Vubıh” yalanı ile anılıp duruyorlar. Ben bu son kitabımda, rastgele bir şekilde, Kafkas diasporasında ve Kafkasya’da yaşamış ve yaşamakta olan bazı Vubıhlar’ın kısa biyografilerine yer verdim. Bu mütevazi kitap bile, Vubıhlar’ın günümüzde de yaşadıklarının naçizane bir kanıtıdır. İçinde adı geçen kişilerin birçoğuyla tanışıklığım, dostluk, akrabalık ve kişisel bağlarım da vardır. Bu kitap ufak bir çalışmayla, şimdikinin bir iki katı hacimli olarak da basılabilirdi. Çünkü birçok ünlü Vubıh’ın kapsamlı biyografilerine henüz erişemediğim gibi, halen önemli görevlerde bulunan bazı Vubıhlar’ın biyografilerine de – bilinen ve anlaşılabilir nedenlerle – kitabımda yer vermedim. Bununla birlikte, sadece bu kitaba alınan kişilerin biyografilerinin inceleyenler bile, sürgünde geçen yüzelli yıl boyunca Kafkas – Çerkes gerçeğini, ayakta kalma ve vatana geri dönme mücadelesini günümüze kadar taşımış ve taşımakta olan olan aktif kişiler arasında, Vubıh kökenli olanların hiç de az olmadığını hemen fark edeceklerdir. Doğal olarak bunların birçoğu, Osmanlı’da ve Türkiye tarihinde de olumlu – olumsuz ama önemli roller oynamış kişilerdir. Örneğin, T.C.’nde uzun yıllar Valilik, Dışişleri Bakanlığı, Cumhuriyet Senatosu Başkanlığı ve (kritik bir dönemde ve asili olmaksızın) Cumhurbaşkanı Vekilliği yapmış olan rahmetli İhsan Sabri Çağlayangil’i bu gibi kişilere bir örnek olarak gösterebiliriz.

Guşıps: Rusya’da ve Türkiye’de genel olarak Kafkasya, özelde ise Vubıhlar’la ilgili çok az yayın çıkmasının nedeni sizce nedir?

Sefer E. Berzeg:Rusya’nın yapısına bakarsanız, bugün bile Putin’in idare ettiği bir imparatorluktan başka bir şey olmadığını görebilirsiniz. Hükümetler, Meclisler, Duma’lar, yerel idareler ve cumhuriyetler filan büyük ölçüde göstermeliktir. Ve bu ülkede Sovyetler birliği dönemi de dahil olmak üzere daima bir “Velikorus” (Büyük Rus) milliyetçiliği her zaman hakim olmuştur. Günümüzde Kafkasya ve özellikle de tüm halkı sürülmüş bulunan batı Kafkasya (Çerkesya) bir Rus bölgesi olarak görülüyor. Biliyorsunuz, Soçi’nin olimpiyatlara ev sahipliği yapmasının gündeme gelişiyle eşzamanlı olarak, artık Kuban Bölgesi’nin ortasında gözlerine batan bir diken gibi kalmış olarak algıladıkları küçük Adıge Cumhuriyeti’ni bile lağvetmeye kalkmışlardı. Günümüzde tamamen Ruslaşmış saydıkları Çerkesya coğrafyasının gerçek tarihini ve hele de yok olmaları için yurdundan atılmış olan onun sürgündeki insanlarının tarihini karıştırmanın Rus devletçiliği ve tarihçiliği bakımından hiç bir anlamı ve gereği yoktur. Bu olsa olsa Rusya’nın gizli servislerinin konusu olabilir.

Örneğin L. İ. Lavrov’’un sonuçta Rus gözlüğüyle yazılmış bir eser olan “Убыхи, Историко- этнографическая монография” (Vubıhlar, Tarihsel-Etnografik Monografi) adlı kitabı bile 1937 yılında yazılarak Rusya Bilim Akademisi’ne (RAN) sunulduğu halde, kaldırılıp bir yerlere atılmıştı. Ancak 70 yıl geçtikten sonra, nasıl olduysa, yazarının 100. doğum yıldönümü nedeniyle 2009 yılında basılabildi. Abhazyalı tarihçi G. A. Dzidzariya’nın da 1970’li yıllarda yazılmış, ama sakıncalı görüldüğü için basılamamış olan “Абхазо – убыхский союз в освободительной борьбе на Западном Кавказе в первой половине ХIХ века” (Ondokuzuncu Yüzyılın İlk Yarısında, Batı Kafkasya Kurtuluş Savaşında Abhaz – Vubıh Birliği) adlı ve özellikle Vubıhlar ve Abhazların kardeşliğini yansıtan bir makalesi vardır. SSCB’nde, bu gibi “milliyetçi” yazıları cezasını göze alarak dahi yayınlayamıyordunuz. Çünkü bırakın kitap bastırmayı, insanların kişisel olarak bir daktilo makinesi edinmeleri bile oldukça zordu . Birçok benzeri gibi, Dzidzariya’nın bu ilginç makalesi de yıllar sonra ve ancak Abhazya Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı sonrasında, onun Toplu Eserleri’nin 3. cildi içinde “Yayınlanamamış Hazineler” (2006) adı altında yayınlanabildi.

Türkiye’deki yayın fakirliğimizi ise başka bir zaman ve zeminde ayrıca irdeleyelim. Çünkü o da uzun uzun incelenmesi ve unutulmaması gereken ayrı bir konudur.

Guşıps: Kitabınız “Çerkes-Vubıhlar, kimseye boyun eğmediler. Olan biten hiç bir şeyi unutmadılar. Ve yurtlarından da asla vazgeçmediler” diye başlıyor. Bu oldukça isyankar da bir cümle aslında. Çerkes – Vubıhların yok olduğuna, “Son Ubıh”ın vefat ettiğine dair yanlış ve yaygın bir kanaat mevcut diasporada. Bu algı nasıl oluştu sizce?

Sefer E. Berzeg: Doğal olarak böyle bir algının yaratılması Kafkasya’nın ve Kafkasyalıların tüm düşmanlarının işine geliyor. Biliyorsunuz, Abazaların ve Adıgeler’in büyük kısmı ve Vubıhlar’ın tamamı yurtlarından sürülerek yabancı topraklara atıldılar. Çok büyük kısmı da sürgün sırasında kamplarda, denizlerde ve gittikleri yerlerde salgın hastalıklar, deniz kazaları vb. felaketlerle yok edildi. Gittikleri yabancı ülkelerde katılmak zorunda kaldıkları savaşlar, doğal ve zoraki asimilasyon süreçleri sonucunda da elbette büyük maddi ve manevi kayıplar verdiler ve vermeye de devam ediyorlar. Ama hala birkaç milyon kişiye ulaşan güçlü bir Kafkas – Çerkes diasporası var ve tüm sorunlarına karşın yaşamını sürdürüyor ve anayurdunu da etkilemeyi sürdürüyor. Çerkesler’in durumuna düşüp de yabancı topraklarda bir – iki kuşak içinde sıfırdan yeniden ayağa kalkabilen ve bu kadar direnebilen, üstelik yaşadığı ülkeleri de güçlü bir şekilde etkileyebilen bir toplum dünyada çok da fazla değildir. Halkımızın gösterdiği bu gücü takdir etmemiz ve bu halkın ve geleceğine güvenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Onlar yüz yılı aşan dengesiz savaşların ve düşmanlarının benzersiz zulümlerinin doğurması doğal olan büyük travmaları kısa sürede tedavi ettiler, yaşadıklarını da yeni kuşaklarına pek fazla intikal ettirmediler. Belki de bunu yok olmamanın ve yabancı topraklarda ayakta kalabilmenin bir gereği olarak düşündüler. Ama bence biraz hata da ettiler. Çünkü soykırıma varan bu sürgün ve katliamları, sonraki kuşaklarına ve dünyaya bütün fecaatiyle anlatmadılar. Gerçi bu bana biraz da bilinçli bir tavır gibi geliyor. Kafkasya idealini hep yüksekte tuttukları ve oraya geri dönmekten vazgeçmedikleri için, bu acıları çocuklarımıza pek fazla intikal ettirmeyelim diye de düşünmüş olabilirler. Sürüldüğümüz yabancı topraklarda ayakta kalalım ve güçlenmeye çalışalım, dediler. Ama böylesine büyük ve sonraları da devam eden acılar, saklanmak istense bile saklanamıyor. Rusya imparatorluğu baskılarla bir şekilde üzerini örtmeyi başardı bu acıların. Avrupa da bir iki patırtı dışında hiçbir zaman sesini çıkarmadı. Ama bir şekilde, insanlar kültür düzeyleri arttıkça, okudukça, yazdıkça, kendi özlerine dönüyorlar ve bu eski acılarını da tartışmaya başlıyorlar.

Kafkasyalı sürgünlerin ilk kuşakları, her şeye karşın buralarda yerleşip oturmayı zaten düşünmüyorlardı. Sürgünden on yıl kadar sonra patlayan 1877-78 Osmanlı – Rus Savaşı’na, o zaman sürgünde olan Çerkeslerin tamamı, sırf Kafkasya’ya geri dönebilmek için gönüllü olarak ve kitleler halinde katıldılar. Hem Balkanlar’da hem de Kafkas cephesinde savaştılar. Osmanlı donanmasıyla Abhazya’ya 3000 civarında Kafkasyalı göçmen çıkarıldı ve bu Çerkes göçmenler, oradaki kardeşlerinin de ayaklanarak kendilerine katılmasıyla Abhazya bölgesini Rus güçlerinden temizlediler. Kısa bir süre Abhazya’da tek bir Rus ve hatta tek bir kolonizatör kalmadı. Ama sonradan Osmanlılar Balkanlar’da yenilmeye başlayıp Kafkasya’ya gönderilen birkaç tabur da geri çekilerek Balkan cephesine nakledilince, Rusların intikam alacağını bildikleri için yeni göçmen kitleleriyle birlikte yeniden ülkelerini terk etmek zorunda kaldılar. Bu dönemde yalnız Abhazya’da değil, Çeçenya ve Dağıstan bölgelerimizde de önemli ayaklanmalar olmuştu (Bu konulardaki bir araştırmamı da yakın bir gelecekte bastırmaya çalışacağım).

Guşıps: Şınkuba Bagrat’ın “Son Wubıh” adlı kitabına nasıl bakıyorsunuz?

Sefer E. Berzeg: Şinkuba Bagrat, yıllarca SSCB Komünist Partisi’nin Abhazya Bölge Sekreterliği’ni yapmış nitelikli bir şair ve yazardı (Onun biyografisini Türkçe olarak ilk kez ben yayınlamıştım). Onun, asıl adı “Göç edenlerin Sonuncusu” (Rusçası “Последный из ушедших”) olan bu romanı, gerçek tarihsel olaylarla hiç ilişkisi olmayan fantastik bir edebi eserdir. Edebi açıdan güçlüdür ve sanki çok ciddi belgelere dayanarak yazılmış gibi bir hava içinde kaleme alınmıştır. Önemli yanı, aslının Abhazca olması, yani milli dilde yazılmış, daha sonra Rusça, Almanca, İngilizce, Türkçe, Adıgece vb. dillere de çevrilmiş olmasıdır. Ancak tarihsel gerçekçilik açısından Rusya imparatorluğu lehine büyük tarihsel çarpıtmalar içeren bir romandır. Bununla beraber, onun döneminde SSCB’nde Vubıhlardan artık hiç bahsedilemiyordu ve iki yönlü bir “Demirperde” nin etkisiyle, Kafkasya’daki kardeşleri de Vubıhlar’ı neredeyse unutmuş gibiydiler. Bu romanın hiç değilse Soçi’de bir zamanlar Abhazlar ve Adıgeler’le yakından ilişkili olan Vubıhlar diye bir halkın yaşamış olduğunu belirtmesi bile, Sovyet döneminde milli hafızası oldukça silinmiş bulunan Kafkasyalı genç kuşaklar bakımından bir kazanç sayılabilir. Bunu da gözden kaçırmamamız ve romanla ilgili değerlendirmelerin artı hanesine yazmamız gerekir. Ama bu romanın sürgünde yaşayan insanlarımız ve hele de Vubıhlar tarafından idealize edilmesi ve tarihsel gerçekleri anlattığının sanılması, ancak bir bilinçsizlik örneği ve traji – komik, esef edilecek bir olay olarak nitelenebilir.

Guşıps: Soçi Çerkesya’nın başkentiydi dendiğinde bazı Abhazlar itiraz ediyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Sefer E. Berzeg: Bugünkü “Büyük Soçi” bölgesi XIX. yüzyıl’da gerçekten de bağımsız Çerkesya’nın merkezi ve en aktif bölgesi konumundaydı. Son bağımsız Çerkes (Vubıh – Adıge – Abaza) Parlamentosu ve Hükümeti de esas itibariyle bu bölgede faaliyet göstermişti. Bunun tartışılacak bir tarafı yok. Ama özellikle internet ortamında ve bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olununca, birçok konuda olduğu gibi bu hususta da saçma sapan tartışmalar yaşanabiliyor. Adıgecilik, Abazacılık şeklinde mikro milliyetçilik yapan bazı gençler, üstelik karşısındakilere en ufak bir saygı duymadan böyle yersiz tartışmalarla vakit geçiriyorlar. Bu gibi garip (ve belki de kötü niyetli) tartışmalarda bazen karşılıklı hakaretler bile savrulduğunu ben de görüyor ve bu gençlerimiz hesabına sadece üzülüyorum.

Soçi bölgesi, Kafkas dağlarının güneyindedir. Büyük Kafkas – Çerkes sürgününe kadar bu bölgede merkezde Vubıhlar olmak üzere bazı Abaza boyları, mesela Asadzua’lar, Akhçıpsualar vb. da Khosta (Khamış) ırmağına kadar olan bölgede, Vubıhlarla iç içe yaşıyorlardı. Kuzeybatıda, Şakhe ırmağından sonraki bölgede de Vubıhlar’la Adıgeler (Şapsığlar ve Natuhaylar) bakımından aynı durum vardı. Orada yaşayan insanların da hangisinin Vubıh, hangisinin Adıge olduğunu ayırmak oldukça zordu. Özellikle Vubıhlar, bu kardeşleri arasında bir bağ görevi görüyor ve Vubıhça yanında diğer iki Çerkes halkının dilini de konuşuyorlardı. Yani bunlar bugün sömürgecilerin etkisiyle yapıldığı gibi birbirinden apayrı halklar sayılmıyorlardı. Aralarında dil ve diyalekt farklılıkarı vardı ama, bunların ikisini – üçünü birlikte konuşan bir çok insan, çok sayıda karma evlilikler ve çok yönlü sosyoekonomik ilişkiler de vardı. Bu ilişkiler, sürgün yıllarının zor koşullarında yabancı topraklarda da güçlü bir şekilde ve gelişerek, diğer Kafkasyalıları da içine almak suretiyle sürdürülmüştür. Örneğin bana intikal ettirildiği kadarıyla, benim ailem Türkiye’ye geldiğinde 3 dilliydi. Vubıhça artık biraz geri planda bırakılmıştı. Ailenin dili daha sonraları Adıgece ve Abazaca’ya, günümüzde ise Adıgece ve Türkçe’ye indirgendi. Benim ve eşimin anadili Adıgece’dir. Ama sonuçta bu dillerimizin hepsi aynı kökten geliyorlar ve bizler hepimiz aynı ortak kültürün, Kafkasya’nın çocuklarıyız.

Geçenlerde “Apsuara” adlı bir aktivist grubunun Adapazarı – Sapanca’da düzenlediği güzel bir toplantıya katılmıştım. Halk Eğitim Merkezi’nin salonunda toplanan saygıdeğer bir dinleyici kitlesine bu konuları anlatmaya çalıştım. Abhazlar, Vubıhlar, Adıgeler vd. insanlarımızdan oluşan nazik dinleyicilerim sağ olsunlar, beni saatlerce ilgiyle dinlediler. Onların bu ilgileri bende, artık insanlarımızın da bu tip, saçma sapan ve hiçbir şey üretmeyen tartışmalardan fazlasıyla usandığı izlenimini yarattı.

Guşıps:  Çerkes kimdir sorusu diasporada hala zaman zaman tartışılıyor siz ne diyorsunuz bu konuda?

Sefer E. Berzeg: Bence bunu tartışmaya hiç gerek yok. Diasporada Kafkasya’dan gelenlerin hepsine verildi bu isim. Ama örneğin bir Gürcü bir Azeri tabi ki bu tanımın içinde değil ve hiçbir zaman da olmadı. Türkler de sokmuyor onları bu tanımın içine. Türkiye’de tek başına Adıge, Abaza, Vubıh filan derseniz kimse sizi tanımaz ve anlamaz. Ama “Çerkesler”i herkes az çok tanır ve saygı duyar. Toplumumuzun böyle alt gruplarına bölünüp parçalanması, öteden beri sömürgecilerin ve onlara alet olanların pek işine gelmiştir. Bu bizim ithal malı ve eski bir hastalığımızdır, zaman bunu tedavi edecektir. (Elbette ki bu sözlerim dillerimizin ve diğer alt kültür özelliklerimizin yok edilmesi anlamına da gelmemektedir. Bazı “iyi niyetli” tartışma meraklıları için bunu eklemek gereğini duyuyorum).

Guşıps: Soçi Olimpiyatlarının yapıldığı “Krasnaya Polyana” bölgesinin adını güneşin verdiği kızıllıktan aldığını söyleyenler de var. Siz bu bölgeyle ve adlandırmasıyla ilgili ne dersiniz?

Sefer E. Berzeg: Bugün olimpiyatların yapıldığı alan Krasnaya Polyana denilen alandır. Milli dildeki asıl adı “ise Abazaca “Gubaada”dır. Ben orayı ilk kez 1991 yılında görmüştüm. Hatta Çerkes soykırımını dile getiren ilk toplantılardan birisi de orada yapılmıştı. Toplantıda Adıgeler, Bir Abhaz yaşılar grubu ve hatta Çeçenler de vardı. Güzel, yemyeşil bir düzlüktür. Daha doğrusu Bay Putin’in büyük gayretleriyle bir beton yığınına çevrilmeden önce öyleydi. Muhtelif rivayetler var. Burada otların rengi belli durumlarda güneş ile kızıl olduğu için Kızıl vadi dendiğini söyleyenler de var. Bazılarına göre de Kafkaslılar’ın dökülen kanları nedeniyle bu ad verilmiş. Rusça’da (benim bildiğim kadarıyla) ” Krasnıy” iki ayrı anlam taşıyor ve hem “kırmızı, kızıl” , hem de “güzel” anlamına geliyor. Krasnaya Polyana adında her iki anlamda da kullanılmış olabilir. Onu 21 Mayıs 1864 günü burada topları, tüfekleri, haçları askerleri ve papazlarıyla “Kafkasya’nın kesin fethi” töreni yapmış olan “Gubaada” nın işgalcilerine sormak gerekir. Bunu çok fazla tartışmaya gerek de yok. Soçi (Vubıhya) arazisi ve onun çevresindeki Abaza – Adıge topraklarının bir kısmı Ruslar bakımından 1864 yılına kadar hala devletler hukukundaki tabiri ile “terra incognita” (bilinmeyen toprak) niteliğindeydi. Rus Genelkurmayı’nın haritalarında bile çok kez böyle niteleniyordu. Ayrı zamanlarda bölgeye gönderilen Novitski ve Tornau adlı iki Rus casusunun rapor ve notları dışında, Rusların bölgeyle ilgili esaslı bir bilgisi de olamamıştı. Donanmalarının himayesinde denizden çıkarma yapılarak kurdukları ve 1840’larda Çerkesler (Vubıh, Adıge ve Abazalar) tarafından yerle bir edilen ” Karadeniz Müstahkem Kıyı Hattı” kalelerinden bile çıkıp da bölgenin içerisine doğru 500 adım giremiyorlardı. Ancak 1864 baharından sonra buralara girebildiler. Vubıhlar savaşı bıraktıktan sonra da orada başka büyük bir savaş olmadı, Gubaada ve çevresinde oturan ve Ruslar tarafından Vubıhlar’ların ve onlarla birlikte sürgün edilen Ahçıpsua’ların Aybga, Pshov gibi küçük Çerkes – Abaza boylarının intihar savaşı tarzındaki bazı fevri çatışmaları oldu sadece.

Krasnaya Polyana, birisi kuzeybatıdan Karadeniz kıyısından, diğeri güneydoğudaki Abhazya bölgesinden, ikisi de kuzeydeki Kafkas dağlarının geçitlerinden olmak üzere, dört yönden bölgeye giren dört Rus ordusunun, köyleri tek tek yakıp insanlarını öldürerek, sürgün edilmek üzere aç ve çıplak deniz kıyısına sürerek buluştukları ve 21 Mayıs 1864 günü zaferlerini ilan ettikleri yerdir. Gubaada (Krasnaya Polyana) denilen yerin önemi budur. Ahçıpsa Abazalarının merkezi gibi bir yerdi burası. Burada bölgeye sığınan aileler dışında bir Adıge ya da Vubıh yerleşim yeri yoktu. Ama Ahçıpsua yöresi, siyasi olarak tamamen bağımsız Çerkesya’nın içindeydi. Vubıhların çeşitli seferlerinde Rus kalelerine ve işbirlikçilerine saldırmak gayesiyle Abhazya’ya giderlerken gelip geçtikleri bir yerdi. Ve Ahçıpsualar da zaten Vubıhlar ve Adıgeler’le birlikte savaşıyorlardı. O dönemde bölgede siyasi bir birlik oluşturulmuştu ve Ahçıpsualar da bu birliğin aktif bir üyesiydiler. Çerkes Milli Meclisi’nin üyelerinden birçoğu da onlardandı. Zaten Mızımta ırmağının bir tarafında oturan Vubıh Abazacayı, öbür tarafında oturan Abaza da Vubıhçayı bilirdi örneğin. Aralarında öyle keskin bir fark da yoktu. Dzdzariya’nın yukarıda bahsettiğim “Batı Kafkasya Kurtuluş Savaşında Abhaz – Vubıh Birliği” başlıklı makalesi Abazalar’la Vubıhların arasındaki bu kardeşlik ilişkilerini oldukça iyi anlatıyor. O yüzden de SSCB döneminde yıllarca basılamamış zaten.

Guşıps:  Kitabınızda özellikle Hacı İsmail Degumuko Berzeg ve Hacı Granduk Berzeg’in oldukça içerikli biyografileri dikkat çekiyor. Çerkesya tartışmaları ışığında değerlendirdiğimizde bu iki şahsiyetin önemini açıklar mısınız?

Sefer E. Berzeg: Kendim de Berzeg soyundan olduğum için bu konulara öteden beri pek fazla temas etmek istemiyorum. Fakat tüm Kafkas tarihi hakkında olduğu gibi bu iki önemli Kafkas lideri hakkında “Son Vubıh” kaynaklı uydurma bilgiler de aktarılıyor genellikle. Bu iki insan, amca yeğen durumunda aslında. İkisi de Berzeg’lerin Degumuko kolundan olduğu için, çoğu zaman bu iki kişi karıştırılıp bir kişi gibi anlatılıyor. İkisini birleştirip 1700’lerden 1800’lere kadar 110 sene yaşayan tek bir insan varmış gibi makaleler bile yazılıyor. Bu hataya Ğuaze gazetesinde (1911 – 12), rahmetli Met Yusuf İzzet Paşa’nın iyi niyetli bazı makalelerinde bile rastlanabiliyor. Bu gibi apaçık yanlışları olsun düzeltmek gayesiyle, onların biyografilerini de bulabildiğim kadarıyla kitabıma ekledim. Bu liderlerin ikisi de,dava ve silah arkadaşlarıyla birlikte, Edirne Anlaşması’ndan 1864’e kadar olan dönemde, yani Kafkas bağımsızlık savaşının en yoğun ve hareketli döneminde Kafkasya’nın direnişine çok büyük katkıda bulunmuşlardır. Özellikle de Vubıhlar’la Adigelerin, Abazalar’ların hatta bir kısım Karaçaylılar’ın siyasi ve askeri açıdan bir araya gelmelerini, birlikte mücadele etmelerini tetikleyen insanlardan ikisidirler.

Guşıps:  Bu iki liderin dini yönü var mıydı peki?

Sefer E. Berzeg: İkisi de namazını kılan Müslüman insanlardı. Hacı İsmail Degumuko Berzeg hac dönüşünde gemide vefat etmiş, köyüne götürülüp gömülmüştü. Yeğeni olan Hacı Giranduk, Türkiye’ye geldikten sonra da ikinci kez hac ziyaretine gitmişti. Bu Hac ziyaretlerinden ilkinde Mısır’da ve İstanbul’da Kafkasya’ya yardım sağlamak için bazı siyasi görüşmeler de Kafkasya’ya yardım için görüşmeler yapmış ve bunlardan bazı sonuçlar da almıştı. Yani hem hac ziyaretini yapmış hem de Kafkasya için bazı siyasi getiriler sağlamaya çalışmıştı. Ama her iki liderin de kişisel profilleri ve sürükledikleri mücadele Dağıstan’da ve Çeçenya’da olduğu kadar dinsel argümanlara değil, yurtseverliğe dayanıyordu. Onlar için İslam dini daha çok kültürlerinin bir parçasıydı.

Guşıps: Gerek Kafkasya’dan gerekse diasporadan bir çok siyasetçi, sanatçı, asker ve bilim insanının biyografisi var kitabınızda. Bunların bir çoğu da şimdiye kadar Vubıh oldukları bilinmeyen kişiler galiba, öyle değil mi?

Sefer E. Berzeg: Kafkas toplumunda aslında herkesin hangi kökenden geldiği bilinir. Bunu yazanlar bilir en azından. Bilmeyenler ilgilenmeyenler için zaten sorun yoktur. Örneğin ben Berzeg’im, Vubıh olarak biliniriz. Ama Berzegler öteden beri hem Abazalar hem de Adıgelerle sürekli ilişki içinde olan bir soydur. Berzeg’lerin asli özelliği Kafkasyalı olmaktı, Vubıh olmayı ve kabilecilik gibi duyguları hiçbir zaman ön plana çıkarmadılar. Genel olarak tüm Vubıhların da bu konularda oldukça bilinçli davrandıklarını ve kabilecilik gibi çağdışı duyguları öne çıkarmamayı yeğlediklerini düşünüyorum, Rus tarihçileri bile öyle yazıyorlar. Örneğin Vubıhlar 1840’ta Hacı İsmail Degumuko Berzeg’in önderliğinde,Karadeniz kıyısındaki Rus kalelerini harekete geçirdikleri Abaza ve Adıgelerle birlikte yok etmişlerdi. Bu olaylarda bilinçli bir şekilde, kendi bölgelerindeki Rus kalelerine değil de öncelikle Şapsığ ve Natuhay kıyılarındaki Rus kalelerine saldırmışlardı. Bu bilinçli ve politik bir davranışın sonucuydu. Hepimiz aynı ülke ve ortak yurdumuz için savaşıyoruz düşüncesini yaygınlaştırmaya çalışıyorlardı. Zaten o yıllarda kullanılan 12 yıldız ve üç oklu bağımsız Çerkesya bayrağı da bazılarının sandığı gibi sadece bir “Adıge bayrağı” ya da “Vubıh bayrağı” filan değildi. Rus istilasına karşı direnen tüm Kafkasyalıları sembolize ediyordu. O bayrağı kullanan insanların Meclisleri tarafından ilan edilen ve Avrupa’da da yayınlanan “Çerkesya Bağımsızlık Bildirisi” nde de, ayrı ayrı boylardan değil, Karadeniz’den Hazara kadar olan Kafkasya’dan bahsediliyordu. O çağın birçok insanının milli bilinci, günümüzde temelsiz ve ithal argümanlarla konuşup ortalığı karıştırmaya çalışan bazı gençlerimizden daha ileriymiş diye düşünüyorum.

Guşıps: Yeni kitap çalışmalarınız var mı peki sırada bekleyen? 

Sefer E. Berzeg: Vubıhların tarihi ve sosyal yapısıyla ilgili bir iki araştırmam bu yıl içinde – kısmetse – yayınlanacak. Vubıhlar’ın sürgüne kadar olan tarihleri ve Kafkas diasporası içindeki konumları olarak iki kitap halinde de basılabilir. Elimde 1995’te Samsun’da iken yayınladığım “Kafkas Diasporasında Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü” adlı kitabımın oldukça genişletilmiş bir versiyonu da basılmayı bekliyor. Hazırda “1877-78 Osmanlı Rus Savaşında Kafkasya ve Sürgündeki Kafkasyalılar” ve “Kafkas Diasporasında Kafkas – Çerkes Örgütlenmeleri “, “Kafkasya ve Çerkesler Bibliyografyası (1864-2014) gibi birkaç çalışmam daha hemen hemen basılmaya hazır durumda bulunuyor.

Guşıps: Son olarak kitap yeni çıktı gerçi ama “Çerkes Vubıhlar, Soçi’nin İnsanlar (Portreler) adını taşıyan son kitabınızla ilgili geri dönüşler alıyor musunuz? Nasıl karşılandı Çerkes – Vubıhlar kitabı?

Sefer E. Berzeg: İşlediğim konular genel piyasa bakımından oldukça marjinal sayılır. Zaten bu nedenle benim kitaplarım kitapçı dükkanlarına da pek uğramazlar. Ama sonuç olarak bir işe yaradıklarını düşünürüm ve bu da bana yeter. Son kitaba oldukça hiç reklamı yapılmadığı halde ilginç şekilde yüksek bir talep var. Hiçbir Vubıh yerleşimi bulunmayan Antalya ve Adana’dan bile özellikle Vubıhlar, Adıge ve Çeçen ‘lerden talepler oldu ve kitabı istedi oralara bile epeyce kitap gönderdik. Daha da birçok yere de gönderildi ve gönderilecek. Doğal olarak bu tip kitapların “bestseller” olması da beklenmiyor. Ama fırsat bulmuşken reklamını da yapmış olayım. İsteyenler bu ve daha önceki kitaplarımdan mevcudu bulunanları bizzat benden, İleri Mah. Dedeefendi Sokak, Güven Apt. No:26/9, Kurtuluş- Ankara adresinden de sağlayabilirler.

Kaynak: gusips.net

Hukukçu yazar Hulusi Üstün, mimar yazar Yalçın Karadaş, Prof. Ayhan Kaya, Doç. Dr. Şamil Erdoğan’dan sonra bu haftaki misafirimiz`` Radikal Gazetesi yazarı Fehim Taştekin`` idi.Fehim Bey’in ailesi(eşi, çocukları ve eşinin kardeşleri ile) de bu programda kendisine eşlik etti.

‘’Bir Gazeteci Gözüyle Çerkesler’’ adlı söyleşiye, TRT TURK kanalındaki canlı yayından sonra katılan Fehim Taştekin ilk olarak ; Çerkes kamuoyunca kendisinin de ‘’Çerkes’’ olarak tanındığını, aslen Çerkes olmadığını, eşinin Çerkes (Adiğe-Şapsığ) olduğunu ifade etti. Kendisini Çerkeslerle iç içe gören ve çocuklarının da ‘’Çerkes gelenekleri’’ ile yetiştirilmesine önem verdiğini söyleyen Taştekin; Çerkesliğin ve Çerkes kültürünün yerinin çok farklı, avantajlı olduğunu da vurguladı.

 Sayın Taştekin,

 derneğimizin söyleşi-seminer salonunu dolduran üyelerimize;

‘’Bu yılki Çerkes Soykırımı’nı anma etkinlikleri, 2014 Soçi Olimpiyatları, Suriye’deki Çerkesler, Türkiye’deki Çerkeslerin genel durumu ve Çerkes kalma mücadeleleri, Rusya’nın Çerkes diasporası ve Kafkasya’daki Çerkesler hakkındaki politikası, Türkiye’nin Kafkasya politikası’’ bir çok konuda  bilgilerini aktardı ve bu durumları  bir gazeteci gözüyle yorumladı.

Söyleşi ve devamındaki soru cevap kısmında sayın Taştekin;

1)    Gürcistan’ın son çıkışının(Çerkes soykırımını tanıma girişiminin) temelinde; Gürcistan tarafından Güney Osetya’nın  işgal girişimin Rusya tarafından anında ve şiddetlice engellenmesinin, hatta Rus ordusunun Tiflis’e kadar ilerlemesinin ‘’intikamını almak’’ ve Rusya’yı uluslar arası arenada ‘’Çerkes Soykırımı’’ ile köşeye sıkıştırma planın olduğunu,

2)    Yine, Gürcistan’ın son çıkışının (Çerkes soykırımını tanıma girişiminin) temelinde; Abazalar ile Çerkesler (Adiğeler) arasında bu yolla ayrılık ortaya çıkarmak ve Abhazya’nın Gürcistan’a ilhakını bu yolla hızlandırmak olduğunu,

3)    Olurda, 2014 Soçi Olimpiyatları Gürcistan’ın girişimleriyle zor bir döneme girerse ve hatta bu olimpiyatlar bu yüzden yapılamaz ise Rusya’nın Gürcistan karşısında savaş açabilecek kadar sertleşebileceğini,

4)    Rus istihbarat birimlerinin ortaya koyduğu verilerin, Abhazya’da ortaya çıkarılan büyük bir cephaneliğin ve buna benzer söylemlerin 2014 Soçi Olimpiyatları esnasında ‘’Kafkasya Emirliği’’ adındaki örgütün Rusya karşısında ‘’altın vuruş’’ niteliğinde bir hazırlık içinde olduğunun izleniminin ortaya çıktığını,

5)    2014 Soçi Olimpiyatları konusunda Çerkes diasporasının ve Kafkasya’daki devletlerin çok farklı düşünceler içinde olduğunu, hatta Abhazya’nın ekonomik çıkarlar ve Rusya etkisi yüzünden olimpiyatları açık açık desteklediğini,

6)    Çerkes diasporasından bazı kurum, grup ve kişilerin Gürcistan ile ‘’Çerkes Soykırımının tanınmasından’’ dolayı yakınlaşmasının Abazalar ve Adiğeler arasında ilişkileri zedelemeye başladığını,

7)    Suriye’deki karmaşadan önce oradaki Çerkeslerden bazılarının Kafkasya’ya dönme girişiminin ve şuan Suriye’deki durumun çok belirsiz olduğunu, Çerkeslerin durumunun Suriye’de daha zora gittiğini,

8)    Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki askeri ve siyasi gerilimlerin ‘’kontrollü’’ birer çatışma olduğunu, Rusya’nın bu ülkeler arasında daha ciddi bir bölgesel krize izin vermeyeceğini, Ermenistan’ın Rusya’nın koruyuculuğunda olduğunu, ‘’Kafkasya Baharının’’ başladığına dair bir yorum yapmanın şuan doğru olmayacağını,

9)    Türkiye’nin Kafkasya politikasının ‘’o bölgede yaşayan ve Türkiye’deki Çerkesler ile akraba olan’’ halkların es geçilerek, bölgesel çıkarlara göre bir dış politika izlenildiğinin, hatta oradaki Çerkeslerin (özellikle Abhazya’nın) Rusya ve Gürcistan’ı kızdırmamak adına yok sayıldığını,

10) Türkiye’deki Çerkeslerin hak arama taleplerinin gerekli ama az düzeyde olduğunu, Çerkeslerin de hak talebinde bulunması doğrultusunda genel bir beklentinin var olduğunu,

vurguladı.

Bu söyleşi esnasında sayın Fehim Taştekin ile birlikte;hemşerilerimiz  Uz. Dn. Psikolog ve Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu, Yüzleşme  Psikolojik Danışmanlık Merkezi koordinatörü Sefer Kayaoğlu da derneğimizde misafirimiz oldu, söyleşimizi dinledi.

Söyleşi ve soru cevap kısmından sonra sayın Fehim Taştekin’e, İstanbul Çerkes Derneği ve yönetim kurulu adına başkan yardımcısı Kobli Fahrettin Canlı tarafından teşekkür edildi, çiçek hediye takdimi yapıldı.

Gece 23.30’a kadar Hace’ş bölümümüzdeki konuşmalarında sayın Fehim Taştekin ve ailesi; derneği yerini, dizaynını ve üyelerin sıcacık ilgisini beğendiklerini, çocuklarıyla beraber sık sık derneğimize geleceklerini vurguladılar.

İstanbul Çerkes Derneği olarak; önce söyleşimizi gerçekleştiren Fehim Taştekin’e ve değerli ailesine, her etkinliğimizde bizlerle olan thametelerimize ve üyelerimize, söyleşimize katılmak isteyip de katılamayan ve gönlü bizlerle olan herkese teşekkür ediyoruz.Derneğimizin; Çerkes toplumuna hizmetleri dokunan aydın-yazar-sanatçı-gazetecileri üyelerimizle buluşturma programları hiç durmaksızın devam edecektir.sevgiler, saygılar.

(Haberi derleyen; İÇD etkinlikler sorumlusu ve yön. Kur. Üyesi Tsey Murat Yalçın)

Kaynak: istanbulcerkesdernegi.org

Hulusi Üstün, Türk öykücülüğünün önemli temsilcilerinden ve Türk edebiyatında Kafkasya denilince ilk akla gelen isim. Ayrıca, Demokrasi İçin Çerkes Girişimi’nin sözcülerinden biri. ‘Gurbetten Çerkes Hikayeleri’, ‘Burası Çeçen Komitesi’, ‘Şaheser’, ‘Türkü Öyküleri’, ‘Kanatlı Süvarinin Hatıraları’ adlı kitapları, makaleleri ve aktivistliği ile tanınan Hulusi Üstün ile Diçeg’i, Çerkes Hakları İnisiyatifini, Çerkes kimliğini ve Kafkasya’yı konuştuk.

Demokrasi İçin Çerkes Girişimi’nin (DİÇEG) sözcülerinden birisiniz. İsterseniz DİÇEG’in kuruluş fikrinden bugüne, güncel gelişmelere doğru yavaş yavaş gelelim.

Demokrasi, açılım, yeni anayasa tartışmaları başladığında Çerkesler cephesinde endişe verici bir sessizlik hüküm sürmekte idi. Sessizliğin sebeplerinden biri Çerkeslerin çözülmüşlüğü idi. Halk namına konuşacak hiç kimse yoktu. İkincisi ise politik söylemin belirsizliği. Ne çıkacaktı o açılım paketinin içinden? Demokrasi talebinin içi nasıl doldurulacaktı? Talepkar olmak yanlış anlaşılma sonucunun doğurur mu? Tüm bu sebeplerle birbirine muhalif duruş sergileyen, birbiri ile asla mutabık olmamaya ahdetmiş ve her biri camianın tek temsilcisi olma iddiasındaki kurumlarımız son derece temkinli idi.

Nedense ben herkesten daha çok heyecanlı idim. Acep bu atmosfer uzun süredir bitkisel hayatta olduğu yönünde teşhis koyduğum Türkiye’deki Çerkes halkı için bir elektro şok etkisi yapar mıydı? Bu ümit ile dört yıl önce aldığım susma ve ilgilenmeme kararını bozarak sağa sola telefonlar etmeye, mailler, mektuplar yazmaya başladım. Hüsnü kuruntum mudur bilmem ama bu konuda yapılan ilk toplantıların müsebbibi olarak görürüm kendimi. Bunu belirtmemdeki maksat, esasen bu süreç içinde duruşumun başından beri son derece vazıh bir şekilde ortada olduğunu hatırlatmaktır.

Bir kaç toplantıdan sonra DİÇEG ( Demokrasi için Çerkes Girişimi) kuruldu, söyleyeceklerimiz aşağı yukarı belli oldu. Yalçın Karadaş Bey ve ben sözcü olarak seçildik. Camia içinde endişe ettiğim ölçüde yıpratıcı bir tepki ile de karşılaşmadı DİÇEG. Bizi hiç olmadığımız bir siyasi yapıya yakıştırır tarzda birkaç destursuz laf ile ana yurtta yaşayan, yaşlanmış ama thamade olamamış, dünya ile kavgalı bir adamın söylenmeleri haricinde benim kulağıma olumsuz bir tepki gelmedi.

DİÇEG kurulduktan sonra neler yaptınız? Diğer taraftan olumlu tepkiler alabildiniz mi?

Kudretimiz ölçüsünde bir kaç program düzenledik ve en azından biz de varız dedik. Düşüncelerimizi kendi içimizde dile getiriyor, yine kendi halkımıza konuşuyorduk. Sadece susup dinliyordu insanlar. Tepki vermiyorlardı. Kitlesel bir kabul ya da destek de yoktu. ‘Konuşan ben değilsem söylenilenlerin kıymeti yoktur’ tarzındaki geleneksel Çerkes tavrını da seziyorduk.

Sonra uzun bir sessizlik dönemi başladı, sebebi şu ya da bu. Bu sürecin ardından ÇHİ  (Çerkes Hakları İnisiyatifi) oluşturuldu. Bizden de üslubu dairesinde destek istediler, şahsım namına ÇHİ'in seçtiği yöntemi sakıncalı bulmama rağmen muhalif bir tavır sergilemekten kaçındım. İnisiyatifin ne şekilde tezahür edeceği henüz belli değildi çünkü.

Hal böyle iken  DİÇEG ile ÇHİ arasında çok temel bir fark olduğunu belirtmek gerek. DİÇEG Türkiye'de daha demokrat bir ortamın oluşmasına Çerkesler’in de destek verdiğini, bu süreç içinde Çerkesler’in Demokrat duruş sergilemeye kararlı olduğunu, daha geniş bir mutabakatla oluşturulacak daha özgürlükçü, daha çok katılımlı bir anayasadan yana olduğumuzu deklare ettik. Bu noktada bizim talebimiz tüm Türkiye halkı adına dillendirilmiş bir talepti. ÇHİ ise Çerkes halkı namına somut talepler dile getirdi.

DİÇEG ve ÇHİ arasındaki bu temel fark bir öncelik sorunu mu yoksa bir yöntem sorunu mu? DİÇEG’in söylemini belirleyen şeyler nelerdi?

DİÇEG’in öne çıkarttığı söylem, Türkiye'deki etnik gruplardan biri olarak özgürlüğe destek çıkmak idi. Halkımız namına somut taleplerde bulundu isek de zaman içerisinde yaptığımız programlar neticesinde şunu gördük ki halkımız namına somut taleplerde bulunmak pek de reel olmayacak. Eğitim talebinde bulunsak soydaşlarımızın çocuklarına Çerkesçe öğretmek isteyip istemedikleri konusunda ikircikte kalmıştık. Bilinen gerekçeler vardı. Köyler çözülmüş, farklı diller, diyalektler var, şehirleşme halk tarafından farklı algılanmakta, eğitim verecek yetkinlikte kişiler bulmak zor... Çerkesçe televizyon desek hangi aksan ile yayın yapacak. Mevcut yarım saatlik yayının TRT programları arasında hiç izlenmeyen yegane program olduğu bilgisi de elimizde dururken…

Profil böyle olunca talepleri şu şekilde somutlaştırdık.

1- Diller akademik ortamda öğretilip yaşatılmalı.

2- Seçilen bazı yerleşim yerlerinde sembolik de olsa ilk okulda seçmeli anadil eğitimi verilmeli.

3- Kültürel verilerin ve arşiv verilerinin derlenip toparlanacağı bir merkez oluşturulmalı

Vesaire…

Fakat konu dönüp dolaşıp bize, yani Çerkeslere geliyordu. Tüm bunlar için Çerkes örgütlerinin canlandırılması gerekiyordu. İşte o noktada bizim cemiyetlerimizden hiçbir ses çıkmıyordu.

ÇHİ burada ortaya çıktı ve Çerkesler namına somut talepler ileri sürdü. Bu bağlamda ÇHİ ile DİÇEG’in ayrı misyonlar ifa ettiği, birbirinin halefi yahut selefi olmadığı, birbirinin muhalifi yahut payandası olmadığı da ortadadır. En azından ben böyle düşünüyorum. DİÇEG de ÇHİ de Çerkesler tarafından oluşturulmuş iki yapıdır. Biri demokrasiye Çerkesler olarak omuz vermeyi, diğeri Çerkesler namına demokrasi ortamından talepte bulunmayı misyon edinmiştir.

Çerkeslerin fikirlerine Türkiye’nin ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Özgürlük, çoğulculuk, anadil gibi kavramlar konusunda herkesten çok Çerkes halkının birikimi var. Bu kavramlar bizim aydınlarımız tarafından yüz elli yıl önce dillendiriliyordu. Başbakanın 2010’da açılım deyip başlattığı hareket Prens Sabahaddin’in Adem-i Merkeziyetçiliği ile örtüşüyordu. Siyasi taraftarlıkların kısır döngüsünde tartışıp duran Türk entelektüelitesinden ayrı bir yerde Çerkes aydınları yüz yıldır var oluşlarını geleceğe taşımak namına bu kavramları tartışıyorlardı. Bu nedenle Türk aydınlanmasına Çerkeslerin ciddi katkı sağlayacağını düşünüyordum.

Tam da bu noktada, sorunu net olarak gördükten sonra, toplumsal talebi tahrik etmek adına bir şeyler yapılması mı gerekiyordu? 12 Mart’ta Ankara’da yapılan eylem gibi mesela?

Tahrik edilecek bir toplumsal talep var mı önce onu konuşmalı. Türkiye’de yaşayan Çerkesler dillerinin, kültürlerinin yaşatılması konusunda ne derece duyarlılar? Eğer ille ÇHİ’nin bir eksiğinden bahsedilecekse bundan bahsetmeli. Elimizde buna ilişkin hiçbir somut veri yok… Bazı yardımcı verilerden yola çıktığımızda da çok ümitsiz bir tablo ile karşılaşıyoruz. Bence Çerkes kültürünü konu eden yayınların tirajı, programların izlenme oranı, internet ortamındaki bazı sayısal veriler bize tahrik edilebilecek bir talebin var olmadığını gösteriyor. Devlet zorla “Sen bir Çerkessin ve çocuğuna Çerkesçe öğreteceksin” demez, diyemez, bunu bekleyemezsin. Yani Murat Bardakçı o noktada doğru söylüyor, annenizin babanızın yapmadığı şeyi devletin yapmasını nasıl beklersiniz diyor.

Toplumsal talep bu şekilde oluşturulamaz. Bu talebin oluşması kurumsal gayret gerektirir. Bu halkın kurumları bazı sayısal veriler edinmelidir. Kültürü işleyici faaliyetlerde bulunmalıdır dansın dışında.

Hiçbir kültür serada yetişmiyor. Çerkes kültürünün yaşam alanı Anadolu bozkırı değil, Kafkasya. Ama bu topraklarda yüz elli yıldır yaşayan Çerkesler bu topraklara çok değer katmış, sürekli onlardan eksilmiş. Bu insanlar var oldukları sürece Kafkasya ile bu toprakların bağlantısı kopmayacaktır. Öte yandan Kafkasya’da durum hiç de iç açıcı değil, bu ülkelerde varlığımızı korumamız bu yüzden çok önemli.

Devletten istenilen bazı şeylerin telafi edilmesi değil mi?

Evet, tabiî ki o bazı şeylerin telafi edilmesi gerek, onların kati surette arkasındayız. Ama söylemek istediğim şey şu; Öncelikle harekete geçmesi gereken taraf Çerkeslerdir diyorum. Devlet kendiliğinden harekete geçemez. Çünkü devlet seni tanımıyor ayrıntılı olarak. Sen kaç dil, kaç diyalekt kullanıyorsun, Türkiye’de ne kadar nüfusa sahipsin bilmiyor. Biz bilmem kaç cemiyeti olan bir topluluk olarak bu ülkede kaç milyonluk bir nüfusa sahibiz bilmiyoruz. Söylenilen rakamlar 300 binle 8 milyon arsında oynuyor. Tavan ve taban arasındaki farka bakar mısınız? Bu ne manaya geliyor biliyor musunuz? Bu şu manaya geliyor: Türkiye’de hiç kimse Çerkeslerin mevcut durumu hakkında bir bilgi sahibi değil.  En azından köylerdeki nüfus, Çerkesçenin iletişim dili olarak kaç kişi tarafından konuşulduğu tespit edilemez miydi? Bardakçı’nın itirazı da aslında bu. Doğru ama eksik bir yaklaşımı var. Dilin ve kültürün öncelikle senin tarafından dert edinmeli diyor. Beyanından dolayı onu yel değirmeni ilan edip savaşmaya gerek yok. Eksik bildiği şey şu; bu halkın dili ve kültürü ölüyor. Ubıkhça bu topraklarda öldü… Bu halk yüz elli yıldır sürekli bu topraklara değer katıyor ama kendisinden eksiliyor. Bu kültürün ve bu dillerin kaybolması dünyayı fakirleştirecektir. Türkiyeli aydınlar bunu bir memleket meselesi, bir dünya meselesi olarak ele alıp tartışmalıdır aslında. Eğer bu konuda düşüncesini söyleyen kişiyi yuhalar, protesto ederseniz sizin davanız ve sizin varlığınız hiçkimse tarafından dillendirilmez. Yok sayılırsınız, üzeriniz örtülür. Keşke beyanından dolayı Bardaçı’ya birkaç aydını kendisinin karşısına çıkartıp konu ile ilgili bilgi vermeyi teklif etse idik. Ama yok… Suhulet bizim işimiz değil.

Toplumsal talep yok diyorsunuz?

Türkiye’de Çerkes kültürünü anlatan bir kitap 300 satıyor. Aylık gazete iki bin civarında dağıtılıyor. Türkiye’de belki 30-40 bin kişilik Ermeni kitlenin 5 bin satan haftalık yayın organı var, ama bizim yok. TRT televizyonlarının izlenme oranı en düşük programı Çerkesçe yayın. Hiçbir izleyici tepkisi gelmiyor. Bu veriler fikir vermiyor mu? Birilerinin bunları söylemesi lazım. Ben bunu söylemekle mükellef hissediyorum kendimi; Türkiye’de yaşayan Çerkeslerin anadilleri ve kültürlerinin yok olması gibi samimi bir dertleri yok. Şimdi bu tespit yazıldığı zaman ben dünya kadar hakaret alırım ama bana hakaret edecek olanlar da çocuklarını Çerkesçe öğretilen bir okula göndermez.

Peki, toplumsal talep nasıl yaratılır? Hamamözü’ndeki, Uzunyayla’daki Çerkeslerin ‘Bize Çerkesçe okul açın’ diyecekleri süreç nasıl başlayacak?

Bu talebin oluşturulması aydınların gayreti ile sivil toplum kuruluşlarının ortak çabasını gerektirir. Fikir üretilmeli, hayata geçirilmeli. Oysa pratikte tam tersi oluyor. Aydınlar birbirini yok sayıyor. Zaten birkaç kişilik arenada birbirlerini sığ siyasi gerekçelerle tanımaya yanaşmıyorlar. Birbirilerinden desteklerini esirgiyorlar. Mutabık beş adamımız yok… muhalif gırla… Kurumlar da bu sığ gerekçelerle proje üretemiyorlar. Küçük hedefler peşindeler. Varlığın geleceğe taşınması, hayatiyetin sürdürülmesi, etkili olmak… bu amaçlara matuf politika üretecek ufuk yok.

Zaman ve Kapitalizm karşısında Xabze’nin fonksiyonu değişti, etkisi kayboldu. Tevazu pasiflik olarak anlaşılmaya başlandı, cesaret fevrilik olarak anlaşılmaya başlandı, utanmak artık bir erdem değil, ayak bağı. Çerkes halkı kendi kültürünün özünü taşımayan, sonradan geldiği bu topraklarda o kadar yıprandı, o kadar hırpalandı ki bu tarz talepleri dile getirecek hali kalmadı. Çünkü bu talepler toplumun canlı olduğunu gösterir. Eğer talep etmiyorsa ya da tepki vermiyorsa o toplum bitkisel hayattadır ya da ölüdür. Bu toplum hala kendisinden olmayan insanları sahiplenerek kendisine moral veren bir toplum. Mesela hala Ajda Pekkan Çerkes diyor ve kendisini iyi hissediyor. Ajda Pekkan Çerkes değil, Çerkeslerin kendisine sahip çıktığından da haberdar değil. Belki Ajda Pekkan Türkiye’de Çerkes diye bir toplum olduğundan haberdar da değil. Aynı şeyi Murathan Mungan için de yapıyor, beynelmilel şeceresi belli olan Nazım Hikmet için de yapıyor vs. “Görüyor musunuz benim halkımdan ne değerler çıkıyor” deyip kendisini iyi hissediyor. Kompleksi görüyor musunuz? Bu durum çok şey ifade ediyor aslında. Halk kendisine olan güvenini o derece yitirmiş ki övünecek bir tek kişi çıkaramayacağına ikna olmuş, Türk, Kürt, Ermeni, Süryani bir yerlere gelmiş insanlara Çerkeslik yaftasını yapıştırıp kendisini iyi hissediyor. Çerkes toplumu, Çerkes kültürü bitkisel hayatın son aşamasındadır. İşte bunun için, bu dilin 20 sene sonra var olmayacağı düşünüldüğü için, kültür hızlı bir şekilde dejenere olduğu için devlete diyorlar ki; bize bir an önce hayat öpücüğü etkisi yapacak bir şeyler ver. Toplumun hayatiyeti var mı yok mu dikkate alınmıyor. O noktada bu işlerde gayret gösteren grupların, şahısların oturup belirli konularda mutabık kalmaları lazım. Bu toplumun ihyası için uğraşan aydınlarının, yazarlarının, çizerlerinin, aktivistlerinin bir program dahilinde hareket etmesi gerekiyor. Mesela Uzunyayla dediğimiz, bizce mitolojik bir coğrafya olan bölgenin gerçeklerini öğrenmesi gerekiyor. Buralarda ciddi etütler yapılması gerekiyor. Ama bunlar zahmetli işler ve zahmetin ve fedakarlığın olduğu yerde bizim aydınlarımız olmuyor. Kimler fedakarlık ediyor? Gençler fedakarlık ediyorlar. Ekmeklerini tutuncaya kadar, iş sahibi oluncaya kadar, evlenip hayatın içerisine girinceye kadar bu kültürü iki üç kuşaktır gençler götürüyor. Bu kültürü mızıkalarıyla o gençler yaşatıyorlar. Bu kültüre ilişkin kaygıları o gençler dile getiriyorlar. Dilimizi yaşatalım, memleketimizle bağ kuralım diyenler o gençler.

Çerkes aydınları neredeler, o halde?

Aydın olmanın birinci şartı herhangi bir cemiyetin, camianın, ideolojinin adamı olmamaktır. Aydının insan olmaktan başka dini olabilir en fazla, mezhebi bile olamaz. Fakat Çerkes aydını olarak tanıdığımız insanlar genellikle belli cemiyetlerin, ideolojilerin adamları ve Çerkeslik uğraşısı onlar için asli bir uğraşı değil, hobi mesabesinde. Dolayısıyla bir mesafe kat edilemiyor. Geçmişte de böyle idi. Ortak akıl çıkarmak yerine başkalarının aklını ölçmeye çalıştılar.

Şimdi devlet ne yapsın? Devlet mi Uzunyayla’ya gitsin, oradaki kanaat önderleriyle konuşsun, ‘ne olur anadilinizi önemseyin çoluk çocuğunuza öğretin’ diye ikna etmeye çalışsın? Bunları birinin söylemesi gerekiyor. Birilerinin konuşması gerekiyor. Aydın kendi toplumunu rahatsız eder. Ben kendi namıma toplumumu birkaç kez rahatsız etmiş olmaktan dolayı onurduyuyorum.

Biraz daha gerçekliği olan talepler belirlenip bu şekilde tabana inilse heyecanları tetikleme şansı olmaz mı? Soyadı mesela, ciddi bir fedakarlık gerektirmiyor.

Hukuken mümkün de. Bunun önünde bir engel yok, belki yapılması gereken Türkiye’de Çerkeslerin var olduğunu fark ettirmeğe matuf en akli uğraşı budur. Eğer fark ettirmeyi miting yoluyla yapacak olursanız ve “Ben Çerkesim, haklarımı bildiriyorum” derseniz, birkaç temel yanlış yapmış olursunuz. Bu yanlışlardan birisi şu: Türkiye’deki Çerkesler yüzde bilmem kaç oranında Çerkes olmayan kitleyle karışmış durumda. Çerkeslerin politik görüşleri herhangi bir Türk’ten ya da Kürt’ten fark edilmeyen politik görüşler. Üçüncüsü 150 yıldır yaşadığımız bu topraklarda herhangi bir etnik paydalı miting, gösteri, şu, bu yapmamışız, Çerkes kültürü, kimliği de buna uygun değil. Sonra kullanılan üslup çok enteresan! “İnadına Anadil” Kime inat yapıyorsunuz? ‘İnadına’ dediğiniz zaman birilerini karşınıza alıyorsunuz. Böyle bir söylem bize ne kazandırır? Karşınıza aldığınız kitle 150 yıldır sizinle yan yana yaşayan, akraba olduğunuz, size kardeşim diyen kitle. Siz devlet politikalarının mağdurusunuz. Türk ne kadar mağdur olduysa, Kürt ne kadar mağdur olduysa, Laz, Gürcü, Arnavut, Pomak ne kadar mağdur olduysa o kadar mağdur oldunuz. Çerkes olduğunuz için özel bir mağduriyet sürecinden geçmemişsiniz. Kamus-u Türki’de Çerkes sözcüğünün tanımı şu şekilde; “Bilâd-ı Kafkas akvâm-ı islâmiyesinden olup, el yevm ekser efrâdı memâlik-i Osmâniye’de mütemekkin bulunan cesâret ve zekâvetle mümtaz bir kavm ve bu kavme mensub adem.” Bu tarif bize bakışı ortaya koyuyor esasında. Bu tarif atıfetin de ispatıdır. Bugün kalkıp da ‘inadına anadil’ dediğimiz zaman kendi kendimizle çelişiriz. Çünkü o dilden feragat eden, o dilden gönüllü olarak feragat eden bizatihi bizleriz. Halk namına konuşurken dikkatli olmak lazım.

Bu ‘sert’ söylem durumun ‘kritik’ olmasından, meselenin aciliyetinden mi kaynaklanıyor acaba?

Tam olarak öyle… Çerkes halkı, psikolojisiyle, tarihiyle, bütün kültürüyle, bütün moral değerleriyle mercek altına alınıp incelenmesi gereken bir toplum. Çerkes halkı, dünyanın önemli insani servetlerinden bir parça. Çerkesçe yok olursa Çerkes halkının dili yok olur, insanlığın ise zihni… Bu halk dilini, kültürünü, orijinal fizyonomisini kaybediyor… İnsanlığa çağrıda bulunmak gerek… bu hassasiyete sahip olan kişiler bazen sert bir dil kullanmak zorunda kalıyorlar. Bu sesin duyulması gerekir. Bu amaçla yola çıkan ve sert bir söylem tercih eden arkadaşlar bu sebeple mazurdur. Onlar kahramanlardır. Fevrilik bu toplumun psikolojisinin çok önemli bir parçası. Tarih boyunca başımıza ne geldiyse Çerkeslik eşittir fevrilik formülasyonundan geldi. Yani biz aksiyon gösterirken hiçbir zaman 20 dakika sonra ne olacağını hesap etmedik. Çerkes, şahsı ya da toplumu adına hareket ederken hiçbir zaman bir saat, bir gün, bir yıl sonrasını hesap etmedi. Hele hele aksiyona geçmemizin saiklerinden birisi onurumuz, gururumuz, vatanımız ise. Bu özelliğimizden dolayı Ruslar tarafından sürüldük. Karşımızdaki güçle ne kadar savaşabiliriz diye hiç düşünmedik. Çerkes bireyinin tavırlarını genel olarak belirleyen şey o fevriliktir. ÇHİ de bu bakımdan tam bir Çerkes hareketidir, yüzde yüz bir Çerkes hareketidir, planlanmadan hazırlanmıştır. Ama bana soracak olursanız Çerkesler şimdiye kadar sokağa çıkmadı. Bu sebeple sahip olduğu güçten daha fazlası atfedildi kendisine.

 

Kaynak: Ajans Kafkas

Çerkesler Kimdir?

Aralık 27, 2018

Kafkasya’nın Renklerini Anadolu’ya Taşıdılar. O Güzelim Vatanlarına Hasret Şarkılar Yakarak… İnsan Irkının Üç Yüz Bin Yıl Önce Ortaya Çıktığı Bir Ülke. Masallar Diyarı, Düşler Ve Mutluluklar Coğrafyası… Binlerce Yıldır Toplumların, Uygarlıkların Gelip Geçtiği Kavimler Kapısı. Kafkasya… Çerkeslerin Ana Yurdu. Çerkesler Kafkasya’nın Yerli Halkı… Yüksek Medeniyet Kurmuş Bir Halk. Çerkesler Kuzey Kafkasya'da Kaldıkları Sürece Hep Savaşmak Zorunda Kaldılar…


Önce Sarmantlar Saldırdı Topraklarına… Sonra Sarmantlardan, Hazarlara; Alanlardan, Perslere; Cengiz Han’dan, Aksak Timur’a; Kırım Hanlarından Rus Çarlarına Kadar Herkes Eşi Benzeri Bulunmayan Bu Coğrafyayı Kendi Topraklarına Katmak İstedi. Cesur Ve Zaptedilmez Bir Halk Olan Çerkesler Uzun Süre Bu Saldırılara Göğüs Gerdiler. En Çetin Mücadeleyide Ruslara Karşı Sergilediler. 

Çerkesler Tam 306 Yıl Ruslara Büyük Kayıp Vererek Direndiler Kutsal Bir Varlık Gibi Gördükleri Ülkelerinin Güzel Dağlarını, Topraklarını… Yürekleri Sadece Vatan Sevgisiyle Dolu İnsanlar Olarak… Çerkesler Doğdukları Andan İtibaren Yaşamlarında Her Şey Bir Tören Niteliğindedir. “Habze” Denen Geleneksel Kurallara Bağlı Bir Yaşam Sürerler.Bu Kurallar Hayatı Tümüyle Kucaklayan Güçlü Bir Hukuk Sistemidir. Misafirperverlik:"Şöhret İçin Keskin Kılıç Ve Kırk Sofra Gerekir" Der Çerkesler. Çerkes Camiasında Kabul Görmenin Bir Yoludur Misafirperverlik. Hizmette Kusur Asla Affedilmez. Her Evin Mutlaka Bir Misafir Odası Vardır Ve Sürekli Olarak Hizmete Hazırdır. Misafirperverlik Bir Kültürel Yapının Uzantısıdır. 

Çerkesler Kendi Aralarında Geliştirdikleri Saygı Mefhumunu Misafirlikte De Aynen Uygularlar. Çerkes Kaması, Kafkasya’da Yüzlerce, Belki Binlerce Yıl, Çerkes Kimliğinin Ve Kişiliğinin Bir Parçası Olarak Taşındı. Kama, Sürekli Taşınır, Ancak Seyrek Kullanılan Bir Silahtı.Geleneklere Göre Misafir Odasına Oturmadan Önce Duvara Asılırdı Silahlar. Sadece Kama Asılmazdı Çünkü Kama Sahibiyle Özdeşti. Çekilen Kama, Mutlaka Hedefini Bulurdu Ve Bunu Herkes Bilirdi. Bildikleri İçin Gereksiz Yere Çekilmezdi...

Çerkesler

Aralık 27, 2018

Çoğu kimse “Çerkes” denilince Çerkes tavuğu, Çerkes halk oyunları, belki bir kısmıda Çerkes Ethem veŞeyh Şamil’i anımsayabilir. Ama onların toplumsal özellikleri hakkında yeterli bilgi sahibi değildir.

Çerkesler bize Osmanlı’dan kalan bir toplumsal mirastır. Çerkeslerin anavatanı Kafkasya’dır. Kafkasya, tarih boyunca hep çeşitli devletlerin egemenlik kavgalarının verildiği bir coğrafi bölgenin adıdır. Batıda Karadeniz, doğuda Hazar Denizi, güneydeTürkiye, İran, Azerbaycan, Kuzeyde ise, Rusya yer alıyor.

Çerkesler 1860 larda bitip tükenmeyen Osmanlı-Rus savaşlarında Osmanlı’dan yana tavır alırlar. Bu savaşta Osmanlılar yenilince onların tarafını tutan Çerkesler, Kafkasya’dan zorunlu göçe başlarlar. Göç, Anadolu’ya, Balkanlara ve Ürdün yönüne gider. Mısır ve Suriye’yi de kapsar.

Çerkesler, Grek mitolojisi kaynakları Sindo-Meot kavimlerinden olduklarını, Çerkes adınında Kerket’ten türediğini yazarlar. Kendilerine Adıgeler’de diyen Çerkesler, Adige kelimesinin, öbür taraf, Karadeniz tarafında oturanlar, Adıgeliler, Karadenizliler anlamına geldiğini ifade ediyorlar.

1860’daki Osmanlı-Rus Savaşı ardından 1868’de Çerkes beylerini dize getirmek için yapılan reformlarla sürüyor. Bu durumunda göçe katılımda etkisinin olduğu gözleniyor. Kafkasya’daki Çerkes nüfusun %80’i bu zorunlu göçe tabi olur. Kaynakların verdiği bilgilere göre; 500 bin ile 1.500 bin arası kişi göçe katılır.
Çerkesya’da yaşanan bu göç olayı dünyada ender rastlanan bir göçtür. Bugün bile anavatandan daha çok Çerkes anavatan dışında yaşamaktadır. Türkiye’de yaşayan Çerkes sayısı bile anavatan Kafkasya’dan daha çoktur.

Çerkesleri; sosyolojik olarak bugün bile henüz millet ya da milliyet olarak nitelemek zor gözüküyor. Çünkü Çerkes adeta bir üst kimliktir. Bu üst kimlik, ya da şemsiye altında 50 civarında boy var. Bunlardan bazıları; Abhaz, Oset, Ibıh, Kabartey Balkar, Şapsığ, Çeçen, Bjedug, Besleney, Cemguy, Çeçen v.s. adlarını taşıyor. Çerkesce diye bir millet ya da milliyet yok. Bu saydığım ve sayamadığım bütün boylar dışa karşı kendilerine Çerkes diyorlar. Ama kendi aralarında boy adları öne çıkıyor.

Çerkesce diye konuşulan bir dilde yoktur. Adı geçen tüm boyların kendi ana dili var. Kendi aralarında dil bilenleri birbiri ile anlaşıyorlar. Ama ortak bir dilleri yok. Rusya’dakilerin ortak dili Rusça, Türkiye’dekilerin ortak dili Türkçe, Suriye’dekilerin ortak dili Arapça veya Fransızca, Ürdün’dekiler’in Arapça v.s.dir.
Çerkesce diye ortak bir dil henüz oluşmamış. Bu durum şöyle olabilirdi veya olur. Ya bu boy dillerinden biri tüm Çerkes boylarının ortak dili olabilirdi veya olabilir. Ya da boy dillerinin her biri ayrı ayrı dil olur. Ayrı etnik yapılar oluşturur.

Kısa zamanda bu iki olasılıkta zor gözüküyor. Çerkeslerin tarihlerinde alfabe çok değişmiş. Bir ara Arap alfabesi kullanılmış bir ara Latin alfabesi denenmiş. Grek alfabesi denendiği de olmuş. S.S.C.B. döneminde Kiril alfabesi uygulanmış. Kafkasya mitolojide diller ülkesi olarak tanıtılıyor. Kafkasya’da ki Çerkesya bu durum için tipik bir örnek. Her boyun, kabilenin bir ayrı dili var. Adeta her köyün ayrı bir dili var. Çoğunun adı literatürde bile yok.

Çerkesler, coğrafi olarak iki bölgede bulunuyor. ‘KuzeyKafkasya ve Güney Kafkasya. Kuzey Kafkasya’da; Abhazlar, Adıgeler, Ubıhlar, Kabarteyler, Çeçenler, Dağıstanlılar, Osetler, Karaçaylar v.s. Güney Kafkasya’da ise; Gürcüler, Lazlar, Ermeniler ve bu bölgede yaşayan diğer Çerkes boyları. Adıge etnik kökenli halklar olarak ise; Şapsığlar, Abhazlar, Bjeduglar, Kaberteyler, Cemguylar veBesleneyler sayılıyor. Örneğin; Çerkes Ethem Adıgelerin Şapsığ boyunun Dipsov ailesine mensuptur. Üç kuşak Çerkes, Rusya’ya karşı özgürlük ve bağımsızlık için savaştı. Bu uzun ve kanlı savaşta yaklaşık bir milyona yakın Çerkes öldü. Anadolu, Balkanlar, Suriye ve Ürdün’e gidenlerinde bir kısmı yollarda öldü. Bugün Ürdün’de yaklaşık 60 bin, Suriye’de 40 bin, İsrail’de ise 5 bin civarında Çerkes yaşadığı tahmin edilmektedir. Balkanlar’dakiler ise Avrupa devletlerinin istememesi üstüne tekrar Anadolu’ya sürülmüştür. Bu sıradada onbinlerce Çerkes yollarda ölmüştür.

OSMANLI ÇERKES İLİŞKİLERİ

Ürdün’e, Suriye’ye giden Çerkesler gibi Osmanlı’ya gelenlerde kısa zamanda Saray ile iyi ilişkiler kurmayı başarmış ve devlet erkinde yeralmışlardır. Yaklaşık 500 yıldır Türkmenler’le didişmeyi kendine meslek edinen Osmanlı yönetimi, Osmanlı-Rus Savaşı’nda kendi safında yeralan Çerkeslere devletin kapılarını açmıştır. Kısa zamanda Çerkesler Osmanlı Sarayı’nın yönetiminde yer almayı başarmışlardır.

Çerkesler ülkenin; Bolu, Adapazarı, Bilecik, Bursa, Balıkesir, Eskişehir, Manisa ve bu saydığım illerin birçok ilçesine olduğu gibi Orta Anadolu’da da başka Kayseri-Uzunyayla olmak üzere Adana, Sivas, Tokat, Sinop, Amasya, Çorum, Yozgat, Maraş, Samsun gibi yerleşmelerine yerleştirilmişlerdir.

Bugün Türikye’de Çerkeslerin nüfusunun yaklaşık bir milyondan başlamak üzere çeşitli rakamlar verildiğini görülüyor. 1970’li yıllarda yapıldığı söylenen bir araştırmaya göre ülkemizde 900 civarında Çerkes köyü bulunduğu ifade edilmektedir. Türkiye’de yaşayan bugünkü Çerkes nüfusununda anavatanları Kafkasya’dan daha fazla olduğu biliniyor. Bu sayı ise tahminen 1 milyon nüfus civarındadır.

S.S.C.B. döneminde kurulan Çerkes-Adıgey Özerk Bölgesi 1924’e kadar Kuban Eyaletine, 1934’e kadar Kuzey Kafkasya eyaletine, 1937’ye kadar Azak Eyaletine, 1991’e kadar ise Krasnodar Eyaletine bağlı kalır. 1991’de ise Rusya Federasyonu’na bağlanır. Karaçay Çerkes Cumhuriyeti, Kabartey Balkar Cumhuriyeti, Abhazya Cumhuriyeti’nin kaderide benzer şekilde gelişmiştir.

Osmanlı ile iyi ilişkilerini feodal bağımlılık vefa yiğitlik temaları ile açıklayan Çerkesler arasında; Soylular, Köylüler ve Köleler kadim sınıflamasının bazı izlerinin bugün bile görüldüğü belirtilirse abartılmış sayılmaz. Bugün bile, her Çerkes nerede ise çoğunlukla hangi soya boya ait olduğunu bilir. Aynı soydan herkes birbirinin akrabası sayılır. Ama aralarında evlenme yasağı uygulanır. Soylular, kölelerle v.s. evlenemez. Bu anlayaşın bugün bile izleri görülmektedir.

Çerkeslerin İslamiyet ile ilişkileri Osmanlı ile ilişkilerle birlikte olur. Buda yıl olarak yaklaşık 1600-1700 yıllarında olur. Çerkesler önceleri çok tanrılı dinlere inanırlar. Bunu Hıristiyanlık izler. 1700’lerde bazı bölgelerde Hıristiyanlık bazı bölgelerde ise yaşayan Animizin yerini İslamiyet’e bırakır.

Çerkesler, İslamiyet ile Osmanlı’nın Hanefi İslami resmi mezhebi olarak tanıdığı dönemde tanıştıkları için doğal olarak Hanefi İslamı benimserler. Ama anavatandakilerin çoğunluğu Hıristiyan’dır. Son yıllarda anavatanda da Çerkesler’in çoğunluğu İslamiyet’i kabul etmiştir.

CUMHURİYET DÖNEMİNDE ÇERKESLER

Çerkesler, Anadolu’nun 140 yıllık misafirleridir. 1860 yılından önce anavatanları Kafkasya’da yaşıyorlar. Çerkesler kendilerini “Türk” olarak kabul etmiyor. Yaşlı ve okuma-yazması olmayan Çerkesler Türkçe bilmiyorlar. Kendilerini Türk ya da Rus olarak görmüyorlar. Biz “Çerkesiz” ya da “Adıgeyiz” diyorlar. Bundan sonra ise hangi boya ya da soya bağlı ise o soy adı ile kendilerini tanıtıyorlar. Osetim, Abhazım, Çeçenim, Kabarteyim v.s.

Çerkesler, Türkler ile olan 140 yılın yaklaşık 60 yılını Osmanlı döneminde yaşamışlar 80 yılı aşkın bir zamandırda Cumhuriyet döneminde yaşıyorlar. Çerkesler 140 yıldır esas olarak Osmanlı ve Cumhuriyet yönetimi ile iyi ilişkiler içinde bulunuyorlar. Bu uyumlu ilişki Kurtuluş Savaşı şartlarında “Anzavur Ahmet” ve “Çerkes Ethem Olayı” nedeni ile küçük bir sarsıntı geçirsede fazla uzun sürmedi. Merkezi otorite ile ilişkiler düzeldi.

Bu yaşanan 140 yılda Çerkesler Osmanlı ile kurdukları iyi ilişkileri Cumhuriyet döneminde de devam ettirdiler. Osmanlı ile kurulan iyi ilişkiler sonucu Osmanlı’da hem asker hemde sivil bürokraside önemli mevkilere geldiler. 1. Dünya Savaşı ve ardından Kurtuluş Savaşı şartları geldiğinde MustafaKemal ve çevresinde hayli Çerkes kökenli asker-sivil bürokrat devlet yönetiminde yer almıştı. Bu daha sonrada devam etti. Bunlardan bazılarını saymak gerekirse; Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, General Cemil Cahit Poydemir, Recep Peker, Bekir Sami Kunduk, İbrahim Sureyya Yiğit, Ömer Mümtaz Tanbiy, Hakkı Behiç, Teşkilatı Mahsusa’nın kurucusu Kuşçubaşı Eşref, Mustafa Kemal ile Amasya buluşmasını gerçekleştiren Karzeg Salih Paşa, Yusuf İzzet Paşa, Hakkı Münse, Ali Sait Akbaytogan, Deli Halit Paşa, Salih Berzeg Paşa v.s.

Kurtuluş Savaşı tarihinde; İngilizler’in yönlendirmesi sonucu; “Şarkı Garip Çerkesleri Temini Hukuk Cemiyeti’nin 19 yöreden 17 ayrı kabileden temsilcinin 24 Ekim 1921’de İzmir’de yapılan, Yunan İşgali’ni öven ve İttihat Terakki’yi eleştiren toplantı sayılmazsa Çerkesler Kuvay-i Milliye’nin yanında yer almıştır.

Osmanlı’dan önemli ayrıcalıklar elde etmiş Çerkesler için Osmanlı’ya, hilafete, saltanata karşı tavır almak kolay olmamıştır. Anzavur Ahmet Olayı; Padişaha, hilafete, saltanata bağımsızlılığı ya da sedakati gösteren bir davranış olsa gerektir.

Çerkesler, bugün bazı kaynakların yazdığına göre bir milyon nüfusu olan Osmanlı ile kurulan iyi ilişkileri Cumhuriyet döneminde de sürdüren merkezi otorite ile uyumlu kendi anavatanından çok ülkemizde yaşamayı tercih etmiş bir toplumdur.

Çerkeslerin Osmanlı’da olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de devleti sahiplenme konusunda, devletimizi ve ülkemizi sevme, sayma konusunda aynı özelliklerini devam ettirdiklerini söyleyebiliriz.

Ülkemizde yaşayan Çerkeslerin 140 yılda Çerkes olmaktan çok Türkleştikleri’de söylenebilir. Çünkü Çerkes nüfusun %80’inin Çerkesce yerine Türkçe’yi kullandıkları ve anadili olan Çerkesce’yi konuşma işini %20’lik yaşlı kesime bıraktıklarını yazarsak bu abartı sayılmaz. Bu nedenle son günlerde TRT tarafından Radyo ve TV’de başlayan Çerkesce anadilde yapılan yayınlar başlayınca bazı Çerkesler bile şaşırıp kalmışlardır. Yayınlara ilgi ise beklenenin çok altında olmuştur.
Ülkemizin toplumsal renklerinden birini oluşturan Çerkezlerin azınlık bir toplumsal kesim olduğunu söyleyebiliriz. Ama oldukça şanslı, adeta ayrıcalıklı bir azınlık ya da toplumsal rengimiz olduğunuda ifade edebiliriz. Bu toplumsal rengimizin kendi kültürel özelliklerini yaşamak istemesi kadar doğal birşey olamaz. Ama bu hassas özellik asla bazı olumsuz amaçlar için kullanılıp siyasallaşmamalıdır. Bu özelliğin siyasallaşması öncelikle Çerkeslerin merkezi yönetim ile kurulmuş olan olumlu ilişkisini bozacağı unutulmamalıdır. Bu örnek toplumsal ilişki bozulursa bunda en çok Çerkeslerin rahatının kaçacağı ortadadır. Bu toplumsal “büyü”yü bozmaya çalışan kesimlere meydan verilirse bu işin faturası ağır olabilir.

KAYNAKLAR
-Sula Benet, Abhazlar, 1994 Ankara
-Hayri Ersoy Çerkeslerin Tarihi 1996 İstanbul
-P.A. Andrews, Türkiye’de Etnik Gruplar 1992 İstanbul
-Hale Soysü, Kavimler Kapısı, 1992 İstanbul
-A. T. Önder, Türkiye’nin Etnik Yapısı 1999 Ankara
-Orhan Türkdoğan, Etnik Sosyoloji 1997 İstanbul
-M. İzzet, Kafkas Tarihi, 1980 İstanbul
-İslam Ansiklopedisi. Çerkesler Maddesi, 1960 Ankara
-Murat Bujedug Sürgün Halk Çerkesler Birikim S. 71-72 1995 İstanbul
-Özdemir Özbay, Kuzey Kafkasya, 1995 Ankara
-Son Ubıh, Bağrad Shinkaba, 2000 İstanbul
-Muhittin Ünal, Kurtuluş Savaşında Çerkeslerin Rolü, 2000 Ankara
-Ali Kasuman, Çerkes Soykırımı, 1995 Ankara
-Yaşar Bağ, Çerkeslerde Kültür Din Tanrı, 1997 İstanbul
-Yaşar Bağ, Çerkezler, 1999 Ankara
-Nawko Abdullah, Çerkesce Mevlid, 2000 Ankara

Demokratik açılım, yıllarca asimilasyona uğradıklarına inanan Çerkesleri umutlandırdı. Geçen hafta İçişleri Bakanı ile biraraya gelen KAFFED Başkanı Cihan Candemir, "Birçok insan, evlatlarından okullarından geri kalmasınlar diye Çerkes kimliğini saklamak zorunda kaldı. Yıllarca ben Çerkesim bile diyemedik" şeklinde konuştu.

Başlangıçta açılımın etnik bir kimliğe dayandırılmasıyla yanlış yapıldığını belirten Candemir, yaşanan tıkanıklıkları ise açılımın toplum, Meclis ve hükümetten oluşan 3 ayağının sağlam oturtulmamasına bağladı. Candemir, "Bizim bölünme gibi bir talebimiz yok. Sadece haklarımızı eşitçe kullanmak istiyoruz, ben umutluyum" dedi.

Demokratik açılım çalışmalarında Kürt kökenli vatandaşlar kadar ön planda olamayan Çerkeslerin temsilcisi Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED) Genel Başkanı Cihan Candemir, geçtiğimiz hafta İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile görüştü ve Çerkeslerin taleplerini iletti. Yeni Şafak'a Çerkes toplumunun taleplerini anlatan Candemir, Türkiye'de demokrasinin son yıllarda büyük gelişme kat ettiğini söyleyerek, "Eskiden 'Çerkezim' bile diyemiyorduk. Biz demokratik açılımın Barış Projesi haline gelmesini bekliyoruz. Açılımın tam göbeğindeyiz, örnek olabiliriz" dedi. İşte Çerkeslerin demokratik açılımdan beklentileri:

YILLARCA ÇERKES KİMLİĞİ SAKLANDI

KAFFED'in faaliyetleri neler?

Faaliyetlerimiz ağırlıklı olarak kültürel kimliğimizi korumakla alakalı. Kültürümüzün çok önemli bir parçası olan dilimiz hızla yok oluyor. Yazılı bütün kültürel değerlerimiz, atasözlerimiz, masallarımız, hikayelerimiz, 'kabze' dediğimiz yaşam normlarımızın hepsi kendi dilimizle ifade edilen şeyler. Dolayısıyla dilimizin korunması kültürümüzün korunmasıyla eşdeğer. Bunu yapabilmek için bir Çerkes kimliğinin oluşması lazım. Türkiye'deki zor koşullar içinde; hatta daha önceki dönemlerde ailelerin baskılar nedeniyle 'aman çocuklarım aman okulda geri kalmasın' veya 'bir askeri okula ya da devlet memurluğuna girişi engellenmesin' diye birçok insan çocuklarından Çerkes kimliğini dahi sakladı. Bugün sanat ve edebiyat çevresinde çok önemli kişilerin Çerkes kimliği taşıdığını yeni yeni görüyoruz. Böyle insanların saklama ihtiyacını hissettikleri, korktukları, baskı altında oldukları bir dönem geçmiş. Şimdi bu insanlara gelişen demokratik ortam içinde kimliklerini hatırlatmak, tanıtmak çok daha önemli hale geliyor.

BARIŞ PROJESİ OLMASINI İSTİYORUZ

Çerkesler, demokratik açılımdan ne bekliyor?

Bizim Türkiye'den herhangi bir ayrılma talebimiz yok. Yani Türkiye'nin birliği, bütünlüğü içinde herkese tanınacak kültürel haklar çerçevesinde haklarımızı talep ediyoruz. Demokratik açılımın Türkiye için bir 'Barış Projesi' haline gelmesini bekliyoruz. Çünkü bugün Türkiye'de etnik veya dinsel kimliklerin birbirlerine karşı önyargıları var. Süryani vatandaşlarımızı bu ülkeden kaçırdık. Bir dönem Kürt vatandaşlarımızın varlığını dahi kabul etmedik. 'İşte Kürtler, karda yürürken Kart-Kurt sesi çıkaran dağlı Türklerdir' dedi birtakım büyüklerimiz. Yani görmezlikten gelindi. Bu kimliklerin içinde biz hiçbir etnik grupla çatışması olmayan ve her etnik grupla rahatlıkla bağdaşabilen bir yapı içinde çok önemli bir rol oynayacağımızı düşünüyoruz. Bizim bir fanatizmimiz yok. Bunun örnek olması gerektiğini düşünüyoruz.

ÇERKESCE SEÇMELİ DERS OLABİLİR

Demokratik açılımı yürüten İçişleri Bakanı Beşir Atalay, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik ve CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen ile görüştünüz. Beklediğiniz ilgiyi gördünüz mü?

Evet, taleplerimizin haklı ve doğru olduğu konusunda hiçbir olumsuz tepkiyle karşılaşmadık.

Hükümetten talepleriniz neler peki?

Tarih ve din kitaplarında belirli kimlikleri aşağılayan, yok sayan veyahut onları baskı altına alacak her türlü terminolojinin çıkartılması gerektiğine inanıyoruz. İkincisi dilini kullanmak ve yaşatmak isteyen grupların da bunu rahatlıkla öğretebilecekleri imkanların sağlanması gerektiğine inanıyoruz. Tabii bugün Türkiye'nin resmi dili Türkçe, bunu kat'iyyen değişecek bir şey olarak görmüyoruz. Ama bunun yanında diğer etnik ve kültürel dillerin de yaşatılması 'seçmeli ders' yoluyla olabilir. Devlet desteği olmadan da bu dillerin yaşamayacağını düşünüyoruz.

ELİ YÜZÜ DÜZGÜN PROGRAM ŞART

Dolayısıyla devletin bunları yaşatmak için kol kanat germesi, televizyon kanalları yoluyla destek olması gerekir. Dil öğrenimi önündeki engelleri kaldırarak, öğrenim için olanaklar sağlayarak, örneğin üniversitede kürsülerin açılması, hocaların sağlanması... Bugün dil öğretmek için mevzuatta bir sürü tıkanıklar var, bu tıkanıklıkların aşılması suretiyle bu insanlara özgürlük sağlanmalı. Zaten bu özgürlük sağlandıktan sonra insanlar ister kullanır, ister kullanmaz. Örneğin TRT-Şeş açıldı, yer yerinden yıkılmadı. Boşnakça, Arapça, Çerkesce, Gürcüce, Lazca yayınların yapılmamasını da büyük bir eksiklik olarak addediyorum. Bugün yarım saatlik suyuna tirit, abuk sabuk bir Çerkesce program var. Halbuki içerikli günde bir saat program yapılsa bütün Kafkasya'daki Adige, Abhaz nüfusu bu yayınları izleyecek. Gerçek anlamda bir açılım Türkiye'ye güç katacak; ama mevcut şekliyle değil.

DIŞLANMIŞLIK HİSSİ YAŞADIK

Talepleriniz doğrultusunda somut adımların atılacağı yönünde bir izlenim edindiniz mi?

İyi niyetin olduğuna inanıyoruz. Burada siyasi gerilimin tırmanmış olması önemli bir handikap. DTP'nin kapatılması, yeni partinin kurulması, seçim mahalline girilmesi, partiler arasındaki sert söylemler, diyaloglar, açılımı biraz geri plana itti.

Demokratik açılım çalışmaları yapılırken Çerkesler belki de akla en son gelen topluluk oldu. Sizce bunun nedeni nedir?

Akla geldi mi gelmedi mi, bilmiyoruz. Bunun da sebebini açıkçası çok bilemiyoruz. Bizim çok bağıran, çağıran bir toplum olmayışımızdan kaynaklanmış olabilir.

Açılımın ortak yararında buluşabilmeli

Açılıma önce "Kürt açılımı" denilmişti. Çalışmalar yürütülürken Çerkesler adına dışlanmışlık hissi yaşadınız mı?

Oldu tabii. Türkiye'deki bütün toplumların bu açılımdan beklentileri var. Bunu sadece bir etnik grubun adıyla, ona yönelik olarak sunduğunuz zaman ciddi karşı tepkiler doğurdu. TBMM'de karşı tepkilerin oluşmasının ana nedeni de bu oldu. Başlangıç son derece yanlıştı. Bu ülkenin vatandaşıysak birbirimizi seveceğiz, ortak asgari paydada bir kere birleşeceğiz. Açılımın 3 ayağı var. Birincisi açılımdan faydalanacak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları. Bunun ortak yararlarına olduğuna inanmaları lazım. Bununla beraber birbirlerinin kültürlerini tanıyacakları, birbirlerine saygı gösterecekleri ve hiçbirisinin dışlanmayacağı bir ortamın, bir atmosferin yaratılacağına, bir Türkiye'nin oluşacağına herkesin inanması lazım ki, toplum ayağı bu desteğini versin. İkincisi hayata geçebilmesi için parlamentoda konsensusun sağlanması lazım. Üçüncü ayağı ise hem toplumu hem parlamentoyu bu ortak anlayışa getirecek hükümettir.

AÇILIMIN GÖBEĞİNDEYİZ

Bugün kadın hakları bakımından, kadının ikinci sınıf vatandaş sayılıp söz hakkı olmadığı, zorla evlendirildiği, töre cinayetlerine kurban edildiği bir ülkede yaşıyoruz. Çerkes toplumu olarak hiçbir zaman böyle bir sorunumuz olmadı. Kadınlar her zaman için toplumumuzun eşit ve saygın bireyleriydiler. Bu konuda örf ve geleneklerimizin de güzel bir örnek teşkil ettiğini düşünüyoruz. Yani biz açılımın tam göbeğindeyiz. Açılımı sadece etnik, kültürel boyutuyla almıyoruz. Tüm insanların gerek etnik kimliklerini gerek dini inançlarını eşit şekilde yaşayabilecekleri ortamı savunuyoruz.

KİMLİĞİNİ SÖYLEMEK BÖLÜCÜLÜK SAYILIRDI

Çerkes derneklerinin biraraya gelip birleşik bir yapı oluşturmaları fikri 1979'larda başladı. Ama o dönem tam terörün, sağ-sol çatışmalarının yoğun olduğu bir dönemdi. 80 İhtilali'nde birçok dernek kapandı. O dönem hakikaten dernek çatısı altında baskıyı her zaman hisseden, kendisini suçlu gibi, takip ediliyormuş gibi hisseden bir yapı içinde çalıştık. Çok yaşadık bunu. Çerkesim dediğin zaman 'Vay sen de mi bölücülük yapıyorsun?' deniyordu. 'Çerkesim' demek, kimliğini söylemek bölücülük olarak anlaşılıyordu. AB'ye katılım süreciyle beraber derneklerimiz birlikteliği gündeme getirdi, 2002 yılında federasyona dönüştük. Şu anda Türkiye'nin değişik yerlerindeki 57 dernek, federasyonumuza üyedir.

'Hain Çerkes' sözü kalksın

Kurtuluş Savaşı'nda yaşanan "Çerkes Ethem olayı", toplumu psikolojik açıdan olumsuz etkiledi mi sizce?

Tabii, olumsuz etkiledi. Siyaseten birçok insanda kimlik bunalımı, bir travma yarattı. Hepimiz tarih derslerinde çok rahatsız olduk. "Hain Çerkes Ethem", sen de bir Çerkessin ve bir Çerkes hain diye tanımlanıyor. Türkiye tarihinde bir tane Hain Çerkes var, Hain Türk yok, Hain Laz yok; ama bir sürü hain var, hiçbirisi bu kimlikle anılmıyor. Resmi tarih itibariyle Çerkes Ethem hain ilan edilmiş. Türkiye'nin Cumhuriyet tarihinde bir sürü hainler oldu, bunların hiçbirisi etnik kimlikleriyle anılmadı. Bir sürü kahraman Çerkes de oldu. Sporcu, sanatçı Çerkesler çıktı; ama hiçbirisi Çerkes sanatçı, Çerkes güreşçi diye anılmadı. Bunun bir baskı aracı olarak kullanılışını yaşadık. Birçok insan o korku yüzünden hala kendi kimliklerini ifade ederken çekiniyor.

Tarih dersi kitaplarındaki bu ifadenin çıkarılması için bir girişimde bulundunuz mu?

Bunların çıkartılması gerekiyor tabii. Biz bunun mücadelesini verdik. Çerkes Ethem'in Kurtuluş Savaşı'ndaki yararları, zararları, terazinin kefesine koyduğunuzda tartışılmalıdır. Bazıları için bir kahramandır. Bize göre Çerkes Ethem'in başarıları olmasaydı, Kurtuluş Savaşı'nın başarıya ulaşması da mümkün olmazdı. Daha başta boğulur giderdi, ayaklanmalar yüzünden. Tabii sonraki dönemde onu dışlayan, yurtdışına kaçmasını getiren bir süreç yaşandı. Tarih kitaplarında yazılanların çoğu doğru değil.

Türkiye'de 5-6 milyon Çerkes nüfus yaşıyor

Türkiye'deki Çerkesler'in sayısıyla ilgili olarak sağlıklı bir bilgi var mı acaba?

Etnik bazda sağlıklı bir nüfus sayımı yapılmadı, bugüne kadar. 1917 yıllarında Osmanlı'da yapılmış bir nüfus sayımı var. 17 milyonluk bir Türkiye'de 1.7 milyonluk bir Çerkes kaydına rastlıyoruz, yani yüzde 10 oranında. Onu bugüne getirdiğimizde tabii yüzde 10'u muhafaza etmek zor. Çünkü bizim Çerkes insanımız geç evlenir, az çocuk yapar. Bu çerçevede oran yüzde 5'e düşmüşse bile 3.5 milyon Çerkes'in olması gerektiğini düşünüyoruz. Tabii bunun yanında karma evlilikler sonucu kendisini Çerkes olarak tanımlayan insanlar da var. Yani 5-6 milyona kadar çıkan genetik bir Çerkes nüfusunun olduğunu düşünüyoruz. Ama bunun 3-3.5 milyonu köylerde veya kentlerde yaşayan, 1 milyona yakını da dilini hala konuşabilen bir nüfus.

Çerkesler hangi bölgelerde yoğun?

Çerkes diasporanın en büyük yoğunluğu Türkiye'de. Ayrıca Ürdün, Suriye, İsrail, Avrupa ve ABD'de. Türkiye'deki Çerkesler, Karadeniz Bölgesi'nden başlarsak Samsun, Sinop, Tokat, Çorum, Amasya. Güneye doğru inersek Kayseri, Sivas, Kahramanmaraş'ı kapsayan ve Reyhanlı'dan çıkıp Suriye üzerinden Amman'a kadar uzanan bir hatta daha yoğun. Bu bahsettiğim 1. doğu hattı. İkinci yoğun olarak, insanlarımızın bulunduğu hat yine, Sakarya-Düzce bölgesinden başlayan güneye doğru inen İnegöl ve Eskişehir'i de kapsayan, ondan sonra Bursa, Balıkesir, Edremit'e dönen bir havza var. Biraz Ege Bölgesi ile de ilintili, Aydın, İzmir, Söke civarında yerleşmiş hemşehrilerimiz var. Bunun dışında çok daha az sayıda Çeçen ve Asetinler'in yerleştiği Mardin civarındaki Kızıltepe-Çardak bölgesi var. Sarıkamış bölgesinde lokal olarak yerleşmiş Asetinler var. Antalya Elmalık Köyü, Ankara Hacı Muratlı, İkizce köyleri gibi münferit yerlerde de var. Aslında araştırdığınızda Ankara civarında bayağı yerleşmiş bir Çerkes nüfusu olduğunu ve bunların da asimile olduğunu görüyorsunuz.

Genç nesle kültürümüzü unutturdular

"Türkiye'deki Çerkeslerin asimile oldukları" iddialarına katılıyor musunuz? Çerkesler kimliklerin, kültürlerini koruyabildiler mi?

Dil ve kültür ne kadar yok olduysa, asimilasyon da o kadar çok olmuştur. Bugün Çerkes sayısını dahi net olarak bilmiyoruz. Ama dilini bilmeyen, pratikte yaşamamış, farklı ortamlardaki insanları görüyoruz. Sayısı milyonlarla ölçülebiliyor. Örneğin ben dili köyde öğrendim. Köyde nüfus kalmadı, insanlar şehre gitti. Şehirdeki çocukların, genç neslin hiçbirisi Çerkesce'yi, kendi dillerini yani bilmiyor. Bunun adı asimilasyondur. Hem de çok yoğun bir asimilasyon.

Demokratik açılımla kazanılan haklar, asimilasyonun önünü keser mi?

Tabii ki, faydası olur. Bizim hayal ettiğimiz bir şekilde devletin de bu konuya sahip çıkması, "bu kültürleri yaşatmak" konusunda gayret etmesi halinde, bu asimilasyon da yavaşlayacaktır. Ondan sonra gönüllü, doğal asimilasyona dönüşür. Almanya'ya gitmiş bir sürü Türk vatandaşı var. Bunların çocukları tamamen Almanlaşmış, Almanca'dan başka dil bilmeyen yeni bir nesil yetişmiş. Bunların Türkiye'ye sahip çıkanı var. Demokratik ortamda olduğu zaman, bu gönüllü asimilasyona kimsenin de diyeceği bir şey yok. Çünkü kişinin özgür iradesiyle seçtiği bir şey. Türkiye'de çok önemli bir Kafkas dili "Ubıh" dili yok oldu. Yok olmasının nedeni asimilasyoncu, zorlamacı politikalardır. Ama bu politikalar bizi hiçbir zaman tek ulus toplumuna götürmedi, bilakis Türkiye'yi bölünme noktasına getirdi. Uygulamalarda yanlışlar yapıldı, bunu herkes kabul ediyor.

Tıkanıklıklar deneyimdir

Açılımın sonuçlanacağından umutlu musunuz?

Evet, şu anda bir tıkanıklık olduğunu herkes kabul ediyor. Açılım bana göre bahsettiğim 3 ayağın sağlam oluşturulamaması nedeniyle tıkanmıştır. Ayrıca seçim mahalline girildi, siyasi atmosfer son derece gergin. İnsanlar bugün Ergenekon'la, seçime yönelik mesajlar, kavgalarla tartışır hale geldi. Cumhurbaşkanının görev süresi, Anayasa'daki eksiklikler tartışılıyor. Başladığımız yerde dernek kuramazken, bugün daha kültürel açılımları rahatça tartıştığımız bir ortama geldik. 1981'de İstanbul'da dernek yöneticisiydim. Bir arkadaşım 'Çerkes Ulusal Sorunu' diye bir kitap yazınca 1 yıl hapis yattı. Bugün biz onları televizyonda rahat rahat tartışıyoruz. O günlerde çok iyi hatırlıyorum, hiçbir gazete 'Kürt' sözcüğünü kullanamazdı. Bu, bölücülük yapmak demekti, hapse girmek için yeterli sebepti. Bugün TRT-Şeş'te Kürtçe yayın yapılıyor. Türkiye'de son 20-25 yıl içinde çok önemli gelişmeler, değişimler oldu. Ben umutluyum. Bugünkü tıkanıklik da bir deneyimdir.

ASLIHAN ALTAY KARATAŞ 02.03.2010

 

 

Kaynak: Yeni Şafak

ÖZET
Yaklaşık 2500 yıl öncesinden Proto-Türk ve Türk kavimlerinin Kafkasya'da hâkimiyet kurdukları, buradaki halkları etnik ve kültürel açıdan etkiledikleri bilinmektedir. Bu dönemlerde eski Türk dilinin Kafkas halklarının dilleri üzerinde de etkili olduğu ve Türk dilinden bu dillere pek çok kültür kelimesinin yerleştiği anlaşılmaktadır. Adige (Çerkes) dilinde eski Türkçe kökenli olması sebebiyle önemli gördüğümüz ve üzerinde durmak istediğimiz birkaç kelimenin Bulgar Türkçesi karakteri taşıdığı dikkati çekmektedir.

Günümüzde Batı Kafkaslarda, Rusya Federasyonu'na bağlı Adigey, Karaçayevo- Çerkesya ve Kabardino-Balkarya adlarını taşıyan üç özerk cumhuriyetin sınırları dahilinde yaşamakta olan ve kendi dillerinde kendilerini 'Adige' adıyla tanımlayan

Adige (Çerkes)DilindeBulgar Türkçesi Alıntı Sözcükler Üzerine Ufuk Tavkul 105 Kafkas halkı, Türkçe ve Rusçada 'Çerkes', İngilizcede ise 'Circassian' adıyla tanınmaktadır. Adigeler (Çerkesler) yaşadıkları bölgeye 'Adigey' adını verirler. Yunanlıların ve daha önceleri İyonyalılarınKafkasyakıyılarında koloniler kurdukları M.Ö.6.yüzyılda Adigey'de çok sayıda yerli kabileler ve küçük etnik gruplar bulunuyordu. Bunlardan Azak Denizi kıyısında bulunanlar kendilerine 'Mıutveher' (Myutvekher) adını veriyorlardı. Bunların Yunanlıların Meot adını verdikleri halk oldukları sanılmaktadır. Meotlar Karadeniz kıyısında oturan Sind, Kerket, Toret, Pses, Dane, Hanioh, Zih, Abasg gibi halklara 'Dehher' ya da 'Adehher' adını veriyorlardı. Bu kelime "öbür denizliler" anlamına geliyordu. Adige adının Adehher isminden ortaya çıkmış olabileceği ileri sürülmektedir (Aşemez1973:37).

M.Ö. II-I. yüzyıllarda İskitlerin ardından gelen Sarmatlar Adigey topraklarının çoğunluğunu ellerine geçirdiler ve Kafkas sıradağları yamaçlarına dayandılar (Aşemez 1973: 42). M.S. III-IV. yüzyıllarda Hunlar eski Adige kavimleri olan Sind-Meotların bir kısmını yok ettiler, kalanını da önlerine katıp dağlara sürdüler. Bu durumu belgeleyen IV-VI. yüzyıllara ait yerleşme izleri arkeologlar tarafından ortaya çıkarılmıştır.

Orta çağa ait belgelerde Adigelerden Zih ve Kasog adları ile bahsedilmektedir. VIII. yüzyıl sonu ile IX. yüzyıl başlarına ait Bizans yazarı Epiflanni'nin yazılarında Kasog ve Zih adları ayrı olarak zikredilmektedir. Bizans imparatoru Konstantin Porphyrogennetos da X. yüzyılda Kasog ve Zihleri ayrı olarak belirtir. Fakat X. yüzyıl Arap yazarı Mesud'dan itibaren bunların hepsine birden Kasog adının verildiği görülmektedir.Mesud şöyleyazar: "Alanlara komşu olarak (Kafkas) dağları ile Karadeniz arasında Kasog adlı kavim yaşamaktadır. Alanlar onlardan çok daha güçlüdürler." Tmutarakan prensliği döneminde (X-XII. yüzyıllar) eski Ukrayna yazarları da AdigelereKasogadını verirlerdi (Aşemez1973:44). X. yüzyıla ait Rus belgelerinde Batı Kafkasya'da yaşayan Kasog adlı tek bir kavmin varlığından bahsedilir. Batı Kafkasya'da müstakil dil konuşan ayrı kabilelerin ortayaçıkışı X.yüzyıla rastlar. Adige dilinin Sümer, Elam ve Hatti gibi eski ölü dillerle akraba olduğu ileri sürülmüşse de, dilbilim açısından bu henüz ispatlanamamıştır. Günümüzde yapılan sınıflandırmaya göre Adige dili, kendisine komşu yaşayan Abhaz diliyle birlikte Kafkas dilleri grubunun Abhaz-Adige grubunu meydana getirmektedir. Batı Kafkaslar'da konuşulan Adige dili Karaçay-Malkar ve Nogay gibi Türk dilleri, Osetçe, Rusça ve Abhazca ile komşudur. Dolayısıyla Adige dili üzerinde bu dillerin bir dereceye kadar etkisinden söz etmekde mümkündür.
Adige dili coğrafî açıdan iki ana gruba ve kendi içindeki farklı lehçelere ayrılır.

Bunlar:
1. Batı Adige Lehçeleri: Natuhay, Şapsığ, Abzeh, Hatkoy, Bjeduğ, Temirgoy (Çemguy), Mamhığ, Yecerikoy ve Mehoş.
2. Doğu Adige Lehçeleri: Asıl Kabardin, Mozdok-Kabardin, Kuban-Kabardin ve Besleney (Yıldız1976:52).

Batı lehçeleri Adige lehçeleri Adigey Cumhuriyeti'nde konuşulurken, Doğu Adige Karaçayevo-Çerkesya ve Kabardino-Balkarya Cumhuriyetlerinde konuşulmaktadır. Günümüzde Kafkasya'da Adige dilinde konuşanların sayısı 700 bin kişi civarındadır. Adige lehçeleri için Kiril harflerinden oluşturulan üç ayrı alfabekullanılmaktadır.

Batı Kafkasya'da uzun bir geçmişe, zengin bir kelime hazinesine ve köklü bir kültüre dayanan, anlatım gücü yönünden işlek bir dil olan Adige dilinde eski Türkçe bazı kelimelere rastlanması şaşırtıcı değildir. Çünkü yaklaşık 2500 yıl öncesinden Proto-Türk ve Türk kavimlerinin Kafkasya'da hâkimiyet kurdukları, buradaki halkları etnik ve kültürel açıdan etkiledikleri bilinmektedir. Bu dönemlerde eski Türk dilinin Kafkas halklarının dilleri üzerinde de etkili olduğu ve Türk dilinden bu dillere pek çok kültür kelimesinin yerleştiği anlaşılmaktadır (Tavkul2002).

Adige dilinde eski Türkçe kökenli olması sebebiyle önemli gördüğümüz ve üzerinde durmak istediğimiz birkaç kelimenin Bulgar Türkçesi karakteri taşıdığı dikkati çekmektedir. Adige dilindeki Türkçe kelimelerin M.Ö. I. yüzyıl ile M.S. VI. yüzyıl arasında Kafkasya'da hâkimiyet kuran Hunların bir kabilesi olan Kuban Bulgarları ile M.S. XII-XIV. yüzyıllarda bu bölgede etkili olan Kıpçaklar'dan kaldığı anlaşılmaktadır. Her iki Türk kavmi de günümüzde Kafkasya'da Adigelere komşu yaşayan Karaçay-Malkar halkının atalarını oluşturmaktadır.

Hunların Orta Asya'dan batıya göç ederek M.S. 370-375 yıllarında Volga Irmağı'nı geçip, Kafkasların kuzeyinde yaşayan Kuban Alanlarını boyundurukları altına aldıkları bilinmektedir (Grousset 1980:88). Batı Hunları'nın bir kolu olan Bulgar Türkleri'nin III-IV. yüzyıllarda Kuban bölgesine yerleştikleri anlaşılmaktadır (Feher 1984:5). Bizanslı tarihçi Diyonysius de Charax Hunların 330 tarihlerinde Kafkasların güneyine kadar indiklerini kaydetmiştir. Bunlar da Hunların Bulgar kolu idi (Kurat 1972:12).M.S.III.yüzyılda yaşayan Suriyeli tarihçi MarAbas Katuni'yegöre ise Bulgar Türkleri M.Ö. 149-127 yıllarında Kafkasların kuzeyinde bulunuyorlardı (Kurat 1972:108).

558 yılında Kafkasya'ya gelen Avar Türkleri bir kısım Bulgar boyları ile birlikte Balkanlarda Tuna bölgesine göç ettiler. 671 yılında liderleri Asparuk komutasında Balkanlara giden ve bugünkü Bulgaristan'a adlarını veren Bulgar Türkleri orada Slav kabileleri arasında eriyip yokoldular. Kafkasya'da kalan KubanBulgarları ise Alan ve Adige boyları ileyaşamaya devam ettiler (Avcıoğlu1982:720).

Bizans kaynakları Bulgar Türklerinin VII. yüzyıla kadar Kuzey Azak bozkırlarında göçebe hayatı yaşadıklarını ve Hanları Kubrat'ın ölümüyle dağıldıklarını yazmaktadır. Kubrat'ın büyük oğlu Batbay Azak'ta kalmış, Kotrag adındaki ikinci oğlu Don Irmağı'nın karşısına yerleşmiştir. Üçüncü kardeş Asparuk ise, Tuna boylarına göç etmiştir. Azak Denizi'nin kuzey kıyılarında yerleşen Batbay'ın kabilesi Bizans ve Rus kaynaklarında Kara Bulgarlar adıyla geçmektedir.
Don bölgesinde Novoçerkassk'da bulunan Bulgar Türklerine ait kazanlar ile Aşağı Dinyester ve Tuna boylarında ele geçirilen kazan parçaları aynı kültürel özellikleri göstermekteydi. Bu arkeolojik eserlerin dağılımı Bulgar Türklerinin Azak'tan Tuna'ya doğru olan göç yollarını gösteriyordu. Aynı kaplara Kuzey
Osetya'da yapılan araştırmalarda da rastlanması üzerine, A. Miller Azak bölgesindeki Kara Bulgarların bir bölümünün Kafkasya'ya gelip yerleştiğini ve bunların günümüzdeki torunlarının Karaçay-Malkarlılar olduğu tezini ileri sürdü (Miller 1985:42).

Urallardan göç ederek Kuban bölgesine gelen Macarlar uzun yıllar Kafkasya'da Bulgar Türklerine komşu yaşadılar. Bu ortak yaşam sırasında kültür yönünden daha ileri olan Bulgar Türklerinden Macarca'ya pek çok kelime girdi. Macar Türkolog Zoltan Gombocz, Macarların Kafkasya'da Kuban bölgesinde yaşadıkları dönemde Bulgar Türkçesinden Macarca'ya geçen 300 kadar kelimeyi tespit etmiştir (Gombocz 1912). Macarların IV. yüzyılda Bulgar Türklerinden aldıkları kelimelerin çoğu son derece gelişmiş olan hayvan ıslahatına, ziraat kültürüne, sosyal ve idarî teşkilata dairdir. Bulgar Türklerinin kültürünün çeşitli zaman ve mekanda komşu milletlere büyük tesirler yaptığı bundan da anlaşılmaktadır (Feher 1943:290). Bu kelimelerden birçoğu günümüzde Karaçay-Malkar dilinde yaşadığı gibi, Kafkasya'da konuşulan Kuban Bulgar Türkçesinin fonetik özelliklerinin Tuna ve Volga Bulgar Türkçeleri ile benzerlik göstereceği şüphesizdir.
V.-X. yüzyıllar arasından kalan Tuna Bulgarlarına ait dil kalıntılarından ve XIII.-XIV. yüzyıllardan kalan Volga Bulgarlarına ait Arap harfli mezar kitabelerinden, Bulgar Türkçesinin Ana Türkçe (Pre-Turkic) dönemindeki r ve l seslerini koruyan bir Türk dili olduğu anlaşılmaktadır.

Volga Bulgar kitabelerinde karşımıza çıkan bazı kelimeler, bu dilde Eski Türkçe'deki /z/ sesi yerine /r/ sesinin, /ş/ sesi yerine /l/ sesinin korunduğunu belgelemektedir. Sözgelimi:
ﺮﻮﺨط tohur "dokuz"
ﺮﻴه hir "kız" ﻢﻠﺎﻴﺒ biyelim "beşinci"(Tekin 1988:27)

Kuban Bulgarlarından Macarcaya VIII. yüzyıldan önce geçtiği tespit edilmiş olan kelimelerden, Kuban Bulgar Türkçesinin de bir r ve l dili olduğu görülmektedir (Tekin 1987:11).

Eski Türkçe'de söz başında bulunan y‐ sesinin Volga Bulgar Türkçesinde c‐ sesine dönüştüğü bilinmektedir. Örneğin:
مﺮیﺠ cirem "yirmi"
تﺎیﺠ ciyeti "yedi" (Tekin 1987:28)

Tuna Bulgar Türkçesi dil malzemesine ait Bulgar Hanları listesinde yer alan ay adları arasında, yedinci ayın adı kiril harfleriyle ЧИТЕМЬ çitem "yedinci" biçiminde görülmektedir. Aynı listenin Grek harfli orijinal metninde, önsesteki "Ç" harfi Grekçe'de "C" sesini veren "TZ" harfleriyle yazılmıştır. Bu da bize, Tuna Bulgar Türkçesinde de Eski Türkçe'deki y‐ sesinin c‐ sesine değişmiş olduğunu belgelemektedir (Tekin1987:22).

Söz başındaki c- sesinin durumu açısından, Kafkasya'da konuşulan Kuban Bulgar Türkçesinin üç diyalekte ayrıldığı anlaşılmaktadır. Bunlar d-, c- ve dz- diyalektleridir (Bayçorov 1989:264). Kuban Bulgar Türkçesinin d- diyalektine ait yazıtlarda Eski Türkçedeki bazı kelimeler şu biçimde yer almaktadır:
yoġ "cenazetöreni,yas"> doġ
yer "yer,mevki"> der
yıl "yıl"> dal

Tuna Bulgar Türkçesine ait On İki Hayvanlı Takvim sisteminde "Yılan" yılının karşılığı ДИЛОМЬ "Dilom" biçiminde tespit edilmiştir. Bu kelimede ön seste yer alan d- sesi büyük bir ihtimalle /c/ ünsüzüne çok yakın ön damaksıllaşmış bir /d/ ünsüzünü temsil etmektedir (Tekin 1987: 14). Buradan hareketle, Kuban ve Tuna Bulgar Türkçelerinde Eski Türkçedeki y‐ ön sesinin yerine d‐ sesinin kullanıldığı bir diyalektin varlığı anlaşılmaktadır. Yayık (Ural) Irmağı'nın adının eski Bizans kaynaklarında άί "Dayıh" biçiminde yer alması Bulgar Türkçesinde d- ön sesinin varlığını ispatlayan bir başka linguistik delildir (Tekin1987:14).

Kuban Bulgarlarının torunları sayılan Karaçay-Malkarlıların konuştukları dilin "Çerek" diyalektinde de ön ses olarak /d/ sesinin korunduğu bazı kelimeler tespitedilmiştir. Bunlardan biri, Eski Türkçedeki yulduz "yıldız" kelimesi bu diyalektte dulduz biçimindedir (Bayçorov1989:265).

Kuban Bulgar Türkçesinin c‐ diyalektineait yazıtlarda şu kelimelererastlanır: coh "cenazetöreni"
cal "yıl" c‐ ses değişmesi olduğu bilindiğine göre, Adige (Çerkes) dilinde "yamçı~yağmurluk" anlamına gelen çaku sözünün Bulgar Türkçesi caku sözünden alıntılandığı ve Doğu Adige lehçelerinde de şaku biçimine girdiği anlaşılmaktadır.

2 . daġ (дагъэ) "yağ"

Adige (Çerkes) dilinde Bulgar Türkçesinin fonetik özelliklerini taşıyan bir başka Türkçe kökenli kelime "yağ" anlamına gelen daġ (дагъэ)sözüdür. Eski Türkçede "yağ" anlamına gelen yaġ kelimesinin içindeki -aġ ses grubu Kıpçak lehçelerinde ‐av biçimine dönüşmüştür.
Adige (Çerkes) diline komşu Kafkasya'daki Türk lehçelerinde bu kelime cav (Karaçay-Malkar) ve yav (Kumuk, Nogay) biçimlerini almıştır. Adige (Çerkes) dilinde "yağ" anlamına gelen daġ sözünde -aġ ses grubunun korunmuş olması, bu ödünç kelimenin de Kıpçaklardan daha eski bir döneme ait bir Türk dilinden bu dile geçtiğini göstermektedir. Kelimede ön ses olarak bulunan d- sesinin varlığı, Adige (Çerkes) dilindeki daġ (дагъэ) sözünün kaynağının da Bulgar Türkçesi olduğunu belgelemektedir. Kafkasya'da konuşulan Kuban Bulgar Türkçesinde ve Tuna Bulgar Türkçesinde, Eski Türkçeye göre söz başında y‐ sesi yerine d‐ sesinin bulunabileceği linguistik deliller vasıtasıyla bilinmektedir. Dolayısıyla, Adige (Çerkes) dilinde "yağ" anlamına gelen daġ (дагъэ) sözü Kuban Bulgar Türkçesindenalınmış bir kültürkelimesidir.

3. kamıl (къамыл) "kamış kaval"

Bulgar Türkçesinde Eski Türkçedeki /ş/ sesinin /l/ sesi ile karşılandığı fonetik açıdan ispatlanmış bir ses denkliğidir. Bunun en yaygın örnekleri çağdaş Türk lehçelerinden Çuvaşçada görülmektedir.Sözgelimi: Çuv. alĭk ~EskiTürk. eşik "kapı"(Paasonen1950:3) Çuv. hĭl ~Eski Türk. kış (Paasonen1950:38)
Karaçay-Malkar Türkçesinde de Kuban Bulgar Türkleri döneminden kalan ve /l/ sesini koruyan kelimeler bulunmaktadır. Bunlardan biri "kaşık" ve "tahta kürek" anlamlarınagelen kalak kelimesidir(Tavkul 2000:237). Adige (Çerkes) dilinde "kamış kaval" anlamına gelen kamıl (къамыл) sözünün Bulgar Türkçesinde "kamış" anlamına gelen kamıl sözünden alıntılandığı açıktır.

4. bec (бедж) "örümcek"

Adige (Çerkes) dilinde "örümcek" anlamına gelen bec (бедж) kelimesinin Türkçe kökenli olduğunu ileri sürmek, bu dilin kendi içindeki bir takım fonetik kuralları ve ses değişmelerini göz önünde bulundurmadan mümkün değildir. Adige (Çerkes) diline özellikle Kıpçak Türkçesinin bir lehçesi olan Karaçay-Malkar Türkçesinden geçtiği bilinen bazı kelimelerde yer alan -g ve -ng seslerinin -c sesine dönüştüğü bilinen bir fonetik hadisedir. Sözgelimi: Adig. becın ~ becıne "pişirilmiş mayalı hamur"< Krç.Mlk. begene (Habiçev 1980:51) Adig. belcılı "ünlü,meşhur" Adig. tencız "deniz"< Krç. Mlk. Tengiz Gyaurgiyev –Sukunov 1991:146) Dîvânü Lûgati't-Türk'te tespit ettiğimiz "örümcek" anlamına gelen bög kelimesinin Adige (Çerkes) dilinde aynı anlama gelen bec (бедж) kelimesinin kaynağı olduğu yukarıdaki bilgilerin ışığında anlaşılmaktadır. Ancak bu bilgiler bu alıntının tarihini ortaya çıkarmada yeterli değildir.

Codex Cumanicus'ta "örümcek" kelimesinin Kıpçak Türkçesi karakteri kazanarak, son sesteki -g ünsüzünün çift dudak ünsüzü -v sesine değişmesiyle, böv biçimini aldığı görülmektedir (Kuun 1981: 302). Kafkasya'da konuşulan Kumuk Türkçesindede bukelime böv biçimindedir.ÖyleiseAdige(Çerkes)dilindeki alıntının daha eski bir döneme ait olması gerekir. Kelimenin bazı Adige lehçelerinde aldığı begı şekli ve Adige diline komşu Kafkas dillerinden Abazacada mevcut olan bag biçimi, akla Bulgar Türkçesinin bir fonetik özelliğini getirmektedir. Bu fonetik özellik, Bulgar Türkçesinde ince ünlülerin kalınlaşması (velarisation) hadisesidir. Bunun örneklerine günümüzde Çuvaşçada rastlanmaktadır. Örneğin: Çuv. kaban "büyükotyığını"

Sonuç

Kuban Bulgar Türklerine ait eski Türkçe sözlerin bugün Adige (Çerkes) dilinde yaşaması dilbilimi ve kültür tarihi açısından çok önemlidir. Kuban Bulgar Türklerine ait bu kelimelerin bugün Adige (Çerkes) dilinde bulunması eski Çerkes boylarının daha M.S. 3. yüzyıldan itibaren Kafkasya'yı ellerine geçiren eski Türk kavimlerinin siyasî ve kültürel etkileri altına girdiklerini ve aralarında bir kültürel etkileşim yaşandığını belgelemektedir. Bu da bugünkü Kafkasya halklarının sahip oldukları kültürün ortaya çıkmasında ve şekillenmesinde eski Kafkas kavimlerinin yanı sıra kuzeyden gelen eski Türk kavimlerinin de önemli oranda paylarının bulunduğunu ispatlamaktadır.

Adige (Çerkes) dilinin derinlemesine incelenmesiyle eski Türkçe dönemine ait daha pek çok arkaik Türkçe kelimenin ortaya çıkarılması mümkün olabilecektir. Çerkesleri kültürel yönden etkileyen Hun, Bulgar, Avar, Peçenek, Hazar, Kıpçak gibi pek çok eski Türk kavminin dillerine ait izler bugün Adige (Çerkes) dilinde yaşıyor olabilir.

Kaynaklar

AŞEMEZ H. (1973) Adıgey (Çerkesya)'in Kısa Tarihi. Kafkasya Kültürel Dergi (İstanbul), X (39-42): 36-89.
ATALAY Besim (1998) Divanü‐Lugat‐İt Türk Tercümesi, 4 Cilt .-Ankara: TDK Yayınları.
AVCIOĞLU Doğan (1982) Türklerin Tarihi.-İstanbul: Tekin Yayınevi.
BAYÇOROV S.Ya. (1989) Drevnetürkskie Runiçeskie Pamyatniki Evropı.-Stavropol.
ÇELİKKIRAN Mehmet Yasin (1991) Türkçe‐Adigece Sözlük=Tırku‐Adıge Guşçıal.-Maykop.
FEHER Geza (1943) Türko-Bulgar, Macar ve Bunlara Akraba Olan Milletlerin Kültürü TürkKültürünün Avrupa'ya Tesiri. II. Türk Tarih Kongresi: İstanbul, 20-25 Eylül 1937: 290-320.- İstanbul: Kenan Matbaası.
FEHER Geza (1984) Bulgar Türkleri Tarihi.‐Ankara:Türk Tarih Kurumu Yayınları
GOMBOCZ Zoltan (1912) Die bulgarisch‐türkisch lehnwörter in der ungarischen.-Mso,Fu.
GROUSSET Rene (1980) Bozkır İmparatorluğu.-İstanbul: Ötüken Neşriyat
GYAURGİYEV H.Z.-H.H. Sukunov (1991) Şkolnıy Russko‐Kabardinskiy Slovar.-Nalçik: Nart.
HABİÇEV M.A. (1980) Vzaimovliyanie Yazıkov Narodov Zapadnogo Kavkaza.- Çerkessk.
KURAT Akdes Nimet (1972) IV‐XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri Ve Devletleri.-Ankara: Dil Ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları.
KUUN G. (Ed.) (1981) Codex Cumanicus.-Budapest.
MANDOKY-KONGUR I. (1979) Macaristan'daki Kuman Dilinin Moğolca Unsurları. XVI. Milletlerarası Altaistik Kongresi Bildirileri.-Ankara, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü: 221- 229.
MILLER M. (1985) Balkar Türkleri. Belgelerle Türk Tarihi Dergisi (İstanbul), (8): 38-44.
OTAROV İ.M. (1978) Professionalnaya Leksika Karaçayevo‐Balkarskogo Yazıka.-Nalçik: Elbrus.
PAASONEN H. (1950) Çuvaş Sözlüğü.-İstanbul: Türk Dil Kurumu Yayınları.
POPPE Nicholas(1965) Introduction to Altaic linguistics.-Wiesbaden: Otto Harrassowitz.
STUDENETSKAYA Ye. N. (1989) Odejda Narodov Severnogo Kavkaza XVIII‐XX vv.-Moskva: Nauka.
TAVKUL Ufuk (1993) Kafkasya Dağlılarında Hayat Ve Kültür. Karaçay‐Malkar Türklerinde Sosyo‐ Ekonomik Yapı Ve Değişme Üzerine Bir İnceleme.-İstanbul: Ötüken Neşriyat.
TAVKUL Ufuk (2002) The Socio-Linguistic Aspect Of Cultural Interaction Among The Peoples Of The Caucasus. Acta Orientalia, 55 (4), 353-377.
TEKİN Talat (1987) Tuna Bulgarları ve Dilleri.-Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.
TEKİN Talat (1988) Volga Bulgar Kitabeleri ve Volga Bulgarcası.-Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.

Adige (Çerkes) Dilinde Bulgar Türkçesi Alıntı Sözcükler Üzerine Ufuk Tavkul 115
YILDIZ Cevdet. (1977) Adige Dili Ve Edebiyatı. Kafkasya Üzerine Beş Konferans: 39-94.-İstanbul: Kafkas Kültür Derneği Yayınları.
Ufuk Tavkul
Doç.Dr, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü Öğretim Üyesi. Kafkas araştırmaları.
Adres: Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü, 06100 Sıhhiye - Ankara.
E-posta: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Modern Türklük Araştırmaları Dergisi Cilt 4, Sayı 2 (Haziran 2007) Mak. #23, ss. 104-115
Telif Hakkı©Ankara Üniversitesi
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi
Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü
Adige (Çerkes) Dilinde Bulgar Türkçesi Alıntı Sözcükler Üzerine

Ufuk Tavkul
Ankara Üniversitesi (Ankara)

Son yüzyıllarda Çerkesler halk (tarım) takvimi, hicri takvim, Yuliyan ve Gregoryan takvimleri gibi çeşitli yıl sayma sistemleri ya da takvimler kullandılar.

Tarım Sistemi Takvimi:

Halk (tarım) takviminin kökleri kuşkusuz daha derinlere uzanmaktadır ve doğa olaylarını, iş dönemlerinin bölümlenmesini, halkın kültürünü ve yaşam biçimini yansıtmaktadır. Yılın dönemlerinin çeşitli adları bugün de yaşamaktadır:

1) Гъэтхэжъоныгъу (Ğetxejonığu)
İlkbaharda çift sürme zamanı.

2) Мэлылъфэгъу (Melılhfeğu)
Koyunların kuzulama zamanı

3) ЖъоныгъуакI (Jonğuaç’)
Çift sürme zamanı sonu

4) Мэкъуогъу (Mequwoğu)
Ot biçme zamanı

5) Хьахыныгъу (Haxınığu)
Arpa biçme zamanı.

6) ХэкIотIупщыгъу (Xek’ot’upşığu)
Aygırları (yılkıya) bırakma zamanı.

7) Бэдзэогъу (Bedzewoğu)
Sineklerin dalama (ısırma) zamanı.

8) ЦIыжъугъу (Ts’ıjuğu)
Öküz üvezi zamanı

9) ШышъхьэIу Шышъхьэогъу
(Şışhe‘u) (Şışhewoğu)
Atların kafa sallama zamanı.

10) Хыныгъу (Xınığu)
Orak (ekin biçme) zamanı.

11) Iоныгъу (‘Onığu)
Harman zamanı.

12) ТIыдзыгъу (T’ıdzığu)
Koçları (sürüye) katma zamanı.

13) ТIыдзыгъуакI (T’ıdzığuaç’)
Koç katma zamanı sonu.

14) Къэрсэбэнэ Iэтыгъу (Qersebene ‘etığu)
Nadas kaldırma zamanı

(Sonbaharda çift sürme zamanı).

15) Бжыхьэ жъоныгъу (Bjıhe jonığu)
Küçük yaz (pastırma yazı).

16) Гъэжъый (Ğejıy)
Ot getirme zamanı.

17) ШэкIогъу (Şek’oğu)
Av zamanı.

18) Тыгъэгъаз (Tığeğaz)
Güneş dönümü.


Gregoryan Sistemi Takvim:

Bu adlardan bazıları Yüliyan ve Gregoryan takvimlerinin aylarıyla kaynaşmıştır. Bugün kullanılan Gregoryan takvimine göre ayların adları şöyledir:

Ocak: Щылэ маз (Şıle maz)
Şubat: Мэзай (Mezay)
Mart: Гъэтхапэ (Ğetxape)
Nisan: Мэлылъфэгъу (Melılhfeğu)
Mayıs: ЖъоныгъуакI (Jonığuaç’)
Haziran: Мэкъуогъу (Mequwoğu)
Temmuz: Бээдзэогъу (Bedzewoğu)
Ağustos: ШышъхьэIу (Şışhe‘u)
Eylül: Iоныгъу (‘Onığu)
Ekim: Чъэпыогъу (Çepıwoğu)
Kasım: ШэкIогъу (Şek’oğu)
Aralık: Тыгъэгъаз (Tığeğaz)

Diğer halklar gibi Çerkesler de yılın dönemlerini gökyüzü cisimlerinin konumuna göre belirliyorlardı. Ünlü Çerkes etnograf Mafedz Sarbiy'in yazdığına göre bunun için en başta Joğuabe* (Жъогъуабэ) takım yıldızı kullanılıyordu. “Жъогъуабэр чIым къыхэкIыгъ” “Joğuabe topraktan çıktı”, “Жъогъуабэр гъажъом къыхэплъагъ” “Joğuabe ekine baktı”, “Жъогъуабэр чъыг шъхьакIэм хэхьагъ” “Joğuabe ağacın dallarına girdi”, “Жъогъуабэр чIыгум хэхьэжьыгъ” “Joğuabe (yeniden) toprağa girdi” gibi özdeyişler bunu kanıtlamaktadır.

Bu dönenceler arasında 90’ar gün vardır ve bunlar ilkbaharın başlangıcına (21-22 Mart), yazın başlangıcına (21-22 Temmuz), sonbaharın başlangıcına (21-22 Eylül) denk düşmektedir; tam bir dönence ise 360 günden oluşmaktadır.

Cıl Sistemi Takvim:

Çerkes'ler daha sonra Tatar'lardan aldıkları “cıl” sistemini kullanmışlardır. Bu sistem, her biri bir hayvanın adını taşıyan 12 yıldan oluşur. Dönencenin Fare yılından başladığı diğer Doğu halklarından farklı olarak Çerkesler de cıl, Örümcek yılından başlar. Bu takvimde yılların adları ve sırası şöyledir:


1) Бэджым иилъэс (Becım yiyilhes)
Örümcek Yılı (1988)

2) Блэм иилъэс (Blem yiyilhes)
Yılan Yılı (1989)

3) Шым иилъэс (Şım yiyilhes)
At Yılı (1990)

4) Мэлым иилъэс (Melım yiyilhes)
Koyun Yılı (1991)

5) Чэбэ хьэмлыум иилъэс (Çebe hemlıwum yiyilhes)
Kâbe Kurdu Yılı (1992)

6) Чэтым иилъэс (Çetım yiyilhes)
Tavuk Yılı (1993)

7) Хьэм иилъэс (Hem yiyilhes)
Köpek Yılı (1994)

8) Къом иилъэс (Qom yiyilhes)
Domuz Yılı (1995)

9) Цыгъом иилъэс (Tsığom yiyilhes)
Fare Yılı (1996)

10) Чэмым иилъэс (Çemım yiyilhes)
İnek Yılı (1997)

11) Хьашыумышым иилъэс (Haşıwumışım yiyilhes)
Pars Yılı (1998)

Çerkesler iyi ve kötü yılları da ayırırlardı. Köpek, Koyun ve Kâbe Kurdu yılları bereketli, Tavuk ve Yılan yılları ise bereketsiz ve hastalık getiren yıllar sayılırdı. Çerkeslerin inançlarına göre Tavşan ve Domuz yıllarında savaş kaçınılmazdı.

Yılın şıle döneminin adı dikkat çekicidir. Şıle Farsça "çelle- kırk" sözcüğünden gelmektedir.
16-17 Ocak’tan 24-25 Şubat’a kadar (en soğuk günler) “ç’ımefe şıle” (кIымэфэ щылэ)(kış şıle),
16-17 Temmuz’dan 24-25 Ağustos’a kadar (en sıcak günler) “ğemefe şıle” (гъэмэфэ щылэ) (yaz şıle) olmak üzere yılda iki kezdir.

İslam’ı kabul ettikten sonra Çerkesler hicri takvim kullanmaya başladılar.

Joğuabe takımyıldızının bugün astrolojideki karşılığı Yunus takımyıldızıdır. (ç.n.)


M.A. Meretuko
Adige Kalendar ( 1997-1998)
Derleyen ve Çeviren: Murat PAPÇU
Etnograf M.A. Meretuko’nun materyallerine dayanarak hazırlanmıştır. (Murat Papşu)

İçinde yaşadığımız dönem modern kimliklerin (ulus ve sınıf kimliğinin) gerileyişine, buna karşılık etnik, dinsel, kültürel kimliklerin canlanması anlamında bir “yenidenkimlikleşme” ya da “farklılıkların kimlikleşmesi” dönemi olarak adlandırılmaktadır (Friedman, 1995 ve Conolly, 1995).

Radikal İslamın yükselişine, eski Yugoslavya’nın, SSCB’nin dağılışına, ya da uzaklara gitmeye gerek yok Türkiye’nin bulunduğu kutuplaşmaya bakıldığında, böyle bir adlandırma çabasını haklı gösterecek gerçekler kolaylıkla bulunabilmektedir. Kanımca da bunun gerek hakim kimliklerin gerekse onlar tarafından ötekileştirilenlerin kimliklerinin bir özdüşünümsellikle kendilerine bakarak, sürekli olarak “kim olduklarını” ve “nerede/kimden yana durduklarını” sormaları biçiminde yapılması gerekmektedir.

Türkiye’de hakim kimliklerin kendi-kendilerine bakmayı inatla reddettikleri, öteki kimlikleri ise en hafif ifadeyle yok saymaya devam ettikleri görülmektedir. Bu reddediş ile yok sayış öteki kimliklere de sirayet etmiştir. Oysa bir arada yaşamanın koşulları böyle bir kendi-kendine bakma ile diğer kimlikleri anlama ve bilme çabasından geçmektedir.

Çerkeslik kimliği, bir yandan kendisini demokratik biçimde güçlendirmek, diğer yandan bu diyalogsuzluk ortamının ortadan kalkmasına katkıda bulunmak için payına düşeni yaparak önce kendisine “neyi temsil ettiğini” ve sonra da “nerede/kimden yana durduğunu” sormalıdır.

Aşağıda, “yeniden kimliklenme” süreci içerisinde olduklarını iddia ettiğim, Türkiye’li Çerkeslerin bu coğrafyada yaşadıkları kimlik serüveninin duraklarını belirleyerek, Çerkeslik kimliğinin nasıl bir kimlik stratejisinin adı olduğu/olabileceği üzerine düşünmeye çalışacağım.

Çerkeslik, anayurtlarından sürüldükten sonra, farklı farklı siyasal coğrafyalarda kendilerine yaşam kurmak zorunda kalmış Kuzey Kafkasyalı toplulukların ortak kimliklerini anlatmaktadır. Bu adı kendi-kendilerine koymamışlardır, ancak diaspora koşullarında güçlüklerle korunmaya çalışılan bir kültürel kimliğin ifadesi olarak yıllar içerisinde benimsemişlerdir. Ancak bu hiç de acısız ve kesintisiz bir süreç olmamıştır. Çeşitli duraklardan geçerek bugüne ulaşmıştır. Başka ifadeyle bütün ötekileştirilen kimliklerin başına gelenler onun da başına gelmiştir. Örneğin “iyi” şeyler yapanların kimlikleri unutularak Çerkeslikleri hiç anılmamıştır; “kötü” şeyler yapanların kimlikleri hatırlatılarak “hainlikleriyle” birlikte, Çerkeslikleri de ilan edilmiştir. Sonuç olarak, kanımca bugün Türkiye’de yaşayan Kuzey Kafkasya kökenli topluluklar için, kültürel kimliğinin ifadesi olarak Çerkes olduğunu söylemeye devam etmek önemli bir kimlik stratejisi haline gelmiştir. Acaba Türkiye’deki Çerkeslerin kimlikleri hangi duraklardan geçmiştir ve Çerkeslik günümüzde nasıl bir kimlik stratejisini anlatmalıdır?

Osmanlı’dan bu yana Çerkeslik Kimliği
Bilindiği gibi Osmanlı dönemi, herkesin ait olduğu milletin kimliğiyle anıldığı ve bu kimlik içerisinde de sabitlendiği bir dönemdi ve modern dönemin millet tanımından farklı olarak, Türk, Çerkes, Rum olmak değil müslüman, ortadoks, katolik, yahudi olmak bir milletden olmayı anlatıyordu. Büyük sürgün/göç sonrası, Osmanlı topraklarının bir ucundan diğerine dağıtılan Çerkesler müslüman milletinden olduklarından, aynı durumdaki bir farklı etnik kökenden gelen ancak müslümanlığı yada hristiyanlığı benimsemiş olan topluluklar gibi, ayrı bir millet olarak “temsil” edilmedidir. Ancak bu, gündelik yaşam pratiklerini, özellikle de merkezden uzaklaşıldığı ölçüde ve toplu olarak yaşanabilindiği yerlerde anayurtlarındaki gibi yaşamalarını engellemedi. Bu arada daha o zamandan ün saldıkları farklılıkları, Çerkes adıyla sabitlendi. Kendi-kendilerini tarif ettikleri kabile adlarının yerini almaya başladı. Temeline din birliğini değil, etnik köken ve/ya kültür, dil birliğini temel olarak alan milliyetçilik ideolojisinin Osmanlı siyasal mozaiğini oluşturan farklı etnikleri etkilemeye başladığı dönemde, Çerkeslik adının Türkiye’deki Kuzey Kafkasyalı toplulukların ortak etnik/kültürel kimliğinin adı olarak benimsendiğini en iyi Çerkes Teavün Cemiyeti’nin kurulmuş olmasından anlıyoruz. Böylelikle, Osmanlı döneminin sonlarına doğru gidilirken, diğer etnikliklerle aralarındaki farklılıkları öne çıkarırken, kendi içlerindeki benzerlikleri vurgulayarak bir milliyetçilik rengine bürünen, ancak bu arada hakim milleti oluşturan Müslüman tebaanın bir parçası olmak paydasını da elden bırakmayan bir kimlik tanımıyla karşılaşıyoruz.
O halde Çerkeslik kimliğinin bugünkü biçimleriyle tariflenmesine giden süreçte Osmanlı’nın son dönemlerinin oldukça önemli olduğunu söyleyebiliriz. Aynı derecede önemli bir başka dönem ise hiç kuşkusuz Kurtuluş Savaşı’nın verildiği ve bir bakıma Cumhuriyet’in ilanı ile tamalanan dönem oluyor, Çerkesler için. Ve ilk yol ayrımına da burada giriyorlar. İstanbul hükümetlerinden Padişah ile Halife’den yana olanlar ve Ankara hükümetinden yana olanlar.

Öncelikle müslüman sonra Çerkes olunan bir kimlik ile çok kısa bir süre için öncelikle Çerkes olunan bir diğer kimliğin yol ayrımı bu. Burada önemli olan nokta şu: Her iki cephedeki Çerkesler de doğru ne biliyorsa onun için savaşıyorlar, “bu bizim kavgamız değil” demiyorlar.

Kanımca özellikle de ikinci cephede taraflananlar açısından savaşın dışında kalmamanın, bir yandan anayurda yönelik herhengi bir yeni umut besleme olanağının üzerinde, yaşadıkları siyasal coğrafyanın geleceğiyle çok yakından ilgili olduğunu sezmeleriyle ilgisi var. Diğer yandan da, anayurtla ilişkinin geleceği ne olursa olsun, Pan-Tu-ra-nist söylemin varlığına, 150’ler deneyimine rağmen henüz “kime” ait olduğu belirlenerek, tescil edilmemiş bu coğrafyayı ulus devletin inşası söz konusu olduğunda bir hayalden ibaret olsa bile eşitler olarak sahiplenme beklentisiyle ilgisi var. Ancak, hepimizin bildiği ve kolektif belleğimizde henüz kamusal olarak dillendirilmemekle birlikte acı anıları canlı olarak korunduğu gibi, Çerkes kimliğinin kuruluşunda önemli bir rol oynayan duraklardan bu ikincisi, Çerkeslerin (de) yeni devletin kamusallığından resmen dışlanmalarıyla sonuçlanıyor. Böylelikle Çerkeslik kamusal/siyasal alanına daha çıkamadan, özel alana geri döndürülüyor, Çerkes olduğunu söyleyerek siyaset yapmak mümkün olmuyor, bu adı kamusal alanda söylemenin bedeli bile yüksek hale geliyor.

Üçüncü durak, dolayısıyla bir başka yol ayrımına girilen dönem ise, Çerkeslerin Türk milliyetçiliğinin çeşitli versiyonlarının söylemiyle eklemlendikleri dönem olmuştur. 1930 ve 40’lı yılların hakim milliyetçilik anlayışı içerisinde, Çerkesler bir yandan “potansiyel Türk ya da Türkümsü yabancılar” olarak görülürken, diğer yandan Kuruluş Savaşı ile Cumhuriyet’in ilanını takip eden dönemde “yaptıkları” henüz unutulmadığından, onların üzerinden (de) “kem göz ve baskının” eksik edilmediğini biliyoruz (Bora, 1995:20-21).

Burada önemli olan nokta, Türkiyeli Çerkeslerin adeta “potansiyel tehlike” olmadıklarını kanıtlamak üzere bu bir yandan kendilerini yutmaya, diğer yandan ise bir “hata” yaptıklarında hemen ötekiliklerini yüzlerine vurmaya (yetmedi kendisini toplumsal bir bedelle cezalandırmaya hazır) milliyetçi söylemle eklemlenebilmeleridir. Bunun Çerkeslerin bireysel/kolektif belleklerinde yer etmiş yakın dönemlerdeki sürgün deneyimlerinin etkisiyle, adeta hiçbir zaman başarılamayacak olsa bile bir “öteki olmaktan kurtulmak” arzusu ile ilgili olduğunu sanıyorum.

Başka ifadeyle, bir kısım Çerkes aydınları, sürgün insanlarının talihi olan hiç bir yerli sayılmamak biçimindeki bilinçaltı korkuyu yenmenin, üzerinde yaşadıkları toprakların sahiplerinden biri sayılmanın yolunu, ya Çerkesliklerinden büsbütün vazgeçerek, kendilerini herkesten daha çok Türk ilan etmekte ya da Çerkeslikten büsbütün vazgeçemediklerinde Çerkesleri Türkleştirerek kendilerini "Çerkes Türkleri" ilan etmekte bulmuşlardır.

Bu arada Çerkes aydınlarının Türk milliyetçiliğin ırkçı söylemiyle eklemlenebi1mesinin, Stalin döneminde Kafkasya'da yaşanan ve Türkiyeli Çerkeslere anayurtlarıyla ilgili umut kırıntılarını büsbütün kaybettiren gelişmelerle de ilgili olduğunu düşünüyorum. Yani "Moskof mezalimi altında cennet ülkelerini" büsbütün kaybettiklerini düşünmeye başladılar. İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarında Avrupa üzerinden kaçarak Türkiye'ye gelen Çerkeslerin anlattıkları bu duygularını büsbütün kamçıladı. Sonunda da, ya Türk milliyetçiliğinin en uç söylemiyle ek1emlenerek diğer Türk ülkeleri gibi, anayurtlarının kurtuluşunun da Turan ülküsünde yattığını düşünmeye başladılar. Ya da daha pasif bir söyleme çekilip, anayurtlarıyla ilgili yaşayan anılarını yüreklerine gömüp, artık kendilerinden büsbütün uzaklaştırılan bu topraklara ağıt yakmayı da bırakarak, onu mitolojideki erişilmez "Kaf dağının" ardına, kendilerini de üzerinde yaşadıkları topraklara daha bir yerleştirdiler .

1960 ve 1970'li yıllar , Türkiye için önemli bir siyasal ve toplumsal mobilizasyon dönemiydi. Kapitalist gelişimin dinamikleri kentleri çekim merkezi haline getirirken, bu merkezlere doğru göç dalgaları Çerkesleri de etkilemeye başladı. Görece en yoksul bölgelerde yaşayanlardan başlamak üzere Çerkesler köylerini birer birer terketmek zorunda kaldılar . Adlarıyla anılan köylerde azınlık durumuna düşmeye başladılar . Kaldıkları yerlerde de, göç ettikleri yerlerde de daha güvensiz hissettiler kendilerini. İşte tam bu aralar Ankara, İstanbul gibi kentlerde Çerkesleri bir araya getiren dernekler kurulmaya, çeşitli vesilelerle geceler düzenlenmeye, bu gecelerde çok uzun süre Çerkeslik kimliğinin tek ritüeli olarak korunmaya çalışılan geleneksel müzik ve danslar eşliğinde bir araya gelinmeye başlandı.
Dernekler "politika dışı" tutu1maya çalışılıyordu. Çerkeslik "geleneklerden ibaret" sayılıyor, bir varoluş sorunsalı o1arak tartışılmıyordu. Bu halleriyle dernekler yaşanan değil, arada bir uğranılan mekanlardı, düzenlenen gecelere ise daha çok, nicedir kent1i1eşmiş, orta ya da ön gelir grubundan Çerkesler birbirlerini görmek üzere katılıyorlardı.

1970'li yılların ortalarından itibaren ise politikleşen yeni bir kuşak, derneklerin bu yapısını zorlamaya basladı. Bu konuda Ankara derneği başı çekti. Dernek binası her sınıftan Çerkes gençlerinin içinde yaşadıkları yerler haline geldi. Kimi büyükler buralara küserek uğramaz olurlarken, dönemin politik ortamında Çerkelerin varoluş sorununu Türkiye'nin diğer sorun1arından ayırmamak gerektiğini düşünen üniversiteli gençler buraları yeni evleri saydılar . O zamana kadar veri sayı1an, yok oluşuna ise "geleneklerin korunması" sorunsalı etrafinda cevap aranan bir kimlik, ilk defa iradi bir müdahaleyle masaya yatırıldı. Bunun anlamı geçmişin, yaşanan anın ve geleceğin üzerine yeniden düşünülmesi, Çerkes kimliğine üzerinde durulup, seslenebileceği bir yerin aranmasıydı. Böylece ilk iş olarak, kendilerine öğretilen tarihi tersinden okumaya ve yazmaya başladılar, anayurtların anılarını Kaf Dağı'nın ardından geri çağırdılar . Nart destan1arını keşfe çıktılar, onun içinden, artık yok oluşa iradi bir müdahalede bulunmak isteyen kimliğin gereksindiği kahramanlık ve direniş öykülerini bulup çıkardılar . Anayurtlarına dönüş talebi ve çağrısı ilk defa bu dönemde dillendirildi ve Çerkeslik kimliğinin yeniden tarif edilmesinin yapı taşlarından bir tanesi oldu. Dönüş söylemini benimsemeyenler bile, yüzleri anayurtlara dönmenin kimliğin yeniden tarif edilip, politikleştirilmesindeki önemini kabul ettiler. Bu arada Ürdün'den, Suriye'den Türkiye'ye okumak üzere gelen Çerkes gençleriyle yaşanan karşılaşmalar, göz1erin sadece anayurtlara değil, bütün bir diasporaya çevrilmesine neden oldu. Anayurtlarındaki ve diasporadaki Çerkeslerle daha yakın ilişki içerisinde olmanın yolları araştırılmaya başlandı ve bulundu. Hiç dil bi1meyenler, dillerini öğrenme seferberliğine giriştiler. Anayurtlardan sanatçıların oyunlarını sergilediler, Danslarını oralarda oynandığı gibi oynamanın yollarını aradılar.

Çerkeslik kimliği adeta bir seferberlik ilanıyla yeniden inşa edildi. Bu arada daha Türk milliyetçiliğinin uç söylemleriyle eklemlenenlerle, bağlar daha da kopmuş oldu.1980'leri, ödenen bedellere rağmen, nispeten kazasız belasız atlattıran da bu yeniden kimliklenme ivmesi oldu. Bir kez daha evlere geri dönmek zorunda bırakılan Çerkeslik kimliği artık eskisi gibi yersiz/yurtsuz değildi. Dernekler kaybedilmişti, ama evler, politikleşen kimliğin korunduğu ve yeniden kurulduğu muhafazalı adacıklar olarak önem1i işlev gördü. Anayurtlardan gelen haberler buralarda değerlendirildi, dönüş kararları buralarda alındı.

1990'lı yıllar Çerkesler için anayurtlarıyla ilk defa "gerçekten" karşılaşmanın yılları oldu. Abhazya, Güney Osetya ve Çeçenistan'da verilen özgürlük mücadeleleri, buraları için ilk defa bir şeyler yapmak fırsatını verdi, Türkiyeli Çerkeslere. Ekonomik ve kültürel ilişkiler bunu izledi. Dönenlerin yaşadıkları deneyimleri soğukkanlı bir biçimde yeniden değerlendirme fırsatları bu dönemde doğdu. Sonuç olarak yoğunlaşan ilişkiler daha önce hiç bilinmedik yakınlıkların ve uzaklıkların kurulmasına neden oldu. Kültürel olarak kimlerin daha çok, kimlerin daha az Çerkes oldukları tartışılmaya başlandı.

Türkiyeli Çerkesler anayurtlarındakilerle ilk karşılaştıklarında büyülendiler, ancak aradaki ilişkiler yoğunlaştıkça, bu büyü kayboldu, örneğin kendilerini daha Çerkes olarak görmeye başladılar . Ancak paradoksal biçimde, yaşadıkları ülkelerdeki Çerkeslerle de farklı bir söylem ama aynı iddia ile ilişkilerini gözden geçirmeye başladılar. Diasporada kendilerine konulan ad olarak Çerkeslik, etnik bir kimliği değil, kültürel kimliği anlattığı halde, kimin etnik olarak daha Çerkes, kimin daha az Çerkes olduğunu tartışmaya başladılar . Ya da anayurtlardakilerin kendi-kendilerini Çerkes olarak adlandırmıyor oluşuna bakarak, onlar gibi, Adige, Abhaz, Oset (Alan), Çeçen adlarıyla kendilerini tarif etmeye başladılar . Ayrı dernek çatılarında örgütlenerek, bir yandan anayurtlara doğru açılırlarken, diğer yandan içe kapanmaya başladılar . Şimdilerde ise, anayurtları ve kendileri için bir şey yapmanın yolunun birlikte davranmaktan geçtiğini anlamış görünüyorlar. (Böylece örneğin, Dünya Adige Birliğinin adının, diasporadaki Kafkas ha1klarını dışarıda bırakmak anlamına geleceği için, Dünya Çerkes Birliği olarak değiştirilmesini sağladılar. Kafkas Derneği, KAFIAD gibi Çerkeslerin birlikte davranmaları gerektiğini düşünen örgütlenmeler etrafında yeniden bir araya gelmeye çalışıyorlar). Çünkü diyasporada yaşayan Kuzey Kafkas topluluklarının sayısı anayurtlarda yaşayan1ardan daha faz1a ve anayurtlardakilerin diyasporada yaşayanlar için yapabilecekleri şeyler olduğu kadar diyasporadakilerin de anayurtları için yapabilecekleri önemli şeyler var.

Çerkeslik bugün Türkiye'de birbirleriyle benzerlikleri, farklılıklarından daha çok olan Kuzey Kafkas kökenli toplulukların etnik değil, kültürel üst kimliklerini ifade etmektedir. Bu haliyle de, aynı anda kendini hem Türkiyeli, hem de Kafkasyalı hissetmeyi, hem de örneğin Oset veya Türkiyeli Oset olarak tarif etmeyi dışlamayan diyasporik bir kimlik stratejisinin adıdır.

Şimdi, öncelikle kimlik tartışmalarından kaynaklana bir kavramsal çerçeveyi kullanarak, bu Çerkeslik kimliğinin nasıl bir kimlik stratejisine işaret ettiğini açıklamaya çalışacağım.

Demokratik bir kimlik stratejisine doğru
Kollektif kimliklerin bir "biz" tanımı yapabilmeleri için kendilerine önce onlar diyecekleri birilerini (ötekiler) bulmaları gerekir. Bu da her türden (dinsel, etnik, cinsel, sınıfsal) eşitsizliklerden muzdarip bir düzende hiç de zor değildir. Bir öncelik sırasından söz etmek gerekiyorsa, biz'i ve ötekileri tanımlayanlar o ya da bu şekilde "ayrıcalıklı" olan hakim kimliklerdir. Bunun sonucu ötekiler için çoğunlukla ya bu kendilerine atfedilen ötekilik konumunu kabul ederek, negatif/savunmacı bir kimlik geliştirmek olur. Böylece hep öteki kalınarak içe kapanılır. Ya hakim kimliklerin söylemiyle eklemlenilerek, onlardan/ötekilerden olunmadığı kanıtlanmaya çalışılır. Bu çaba nafiledir. Çünkü, "hata" herkes yapabilecek ve bu unutulabilecek iken, o "hata" yaptığında hemen öteki olduğu hatırlanır, hatırlatılır (ötekilikten kurtulduğunu sananlara yapılan en kolay ve en ses getiren suçlama, "hain" suçlamasıdır). Ya da, pozitif bir biz tanımı yapabilmek üzere, ötekiler de kendi ötekilerini ararlar ve kolayca da bulurlar . Bu kimlikleşme süreçlerinden birincisi ile sonuncusu birbirine hem benzer hem de benzemez. Fark ötekiyle ilişkinin nasıl kurulduğunda yatar. Mevcut haliyle hakim olanınki "kendini beğenmiş" bir kimliktir. Ötekini dışlar, yok sayar, ya da olmadı yutar. Ötekileştirilen de kendisine böyle bir kimlik kurabilir (her kollektivite karşısında kendinden menkul bir değerle kendini üstün göreceği bir kollektif öteki bulabilir). Dolayısıyla o da dışlayıcı, yokedici, yutucu olabilir. Ancak ötekileştirilenin, ötekilerle ilişkisini başka türlü kurabilmesinin yolu da vardır. Bu yol da, onları bilmeye, anlamaya çalışarak, gerektiğinde dayanışmaya girmektir.

Çerkeslik kimliğine bu çerçevede bakarsak, onun Türklük kimliği ("biz" bilinci) yaratılırken, ötekileştirilen bir kimlik olduğunu kolayca tespit edebiliriz. Çerkesler Türk milliyetçiliğinin farklı versiyonları içerisinde yukarıda da belirttiğimiz gibi, "Türkümsü yabancılar", ya da en fazla "potansiyel Türkler" olarak görülmüşlerdir. Böylece Çerkeslik Türkiye'de bir ötekilik kimliğinin adıdır. Telaffuz edilince bir dizi olumsuz çağrışım yaratacak şekilde kodlanmıştır. (Bu nedenle Türkiyeli Çerkeslerin ders kitaplarında "Hain" ve "Çerkes" sıfatlarıyla kurulan anlatıya karşı çıkmaları çok doğaldır). Böyle olumsuzluklarla kodlanmış bir kim1ik adı, acaba red mi edilmelidir, yoksa ona sahip mi çıkılmalıdır? Bu ada sahip çıkılması ve ona atfedilen kodların tersine çevrilmesi önemli bir kimlik stratejisidir. Siyah hareketin, siyah kelimesinin her türden olumsuzlukla kodlanmış olması karşısında, ilk kimlik stratejisi, kendisine atfedilen, bütün olumsuz kodları tersine çevirecek şekilde "siyah güzeldir" sloganının ifade ettiği şekilde, "ben siyahım ve bununla övünüyorum" olmuştur (Hall, 1995).

Türkiye'deki Çerkesler böyle bir kimlik stratejisini 1970'lerin ortalarında geliştirmeye başlamışlardır . Yapılan ilk şey de, Çerkes kimliğinin övünçle ifade edilebilmeye başlanması olmuştur. "Ben kimim?" sorusuna verilen cevapla kurulan böyle bir söylem hem gerekmiş, hem de iki ucu keskin bir kılıç gibi yukarıda belirttiğim iki tehlikeyi de teorik olarak içinde taşımıştır. Yani, hep öteki olarak kalmayı kabullenerek negatif bir kimlik stratejisiyle Çerkesliği içine kapamak, yalnızlaştırmak ve hakim kimliğin yaptığı gibi yapıp, kendisine en üst mertebeyi atfederek ötekileri dışlamak, aşağılamak, yoksaymak.** Ancak Çerkeslik kimliği bu iki tehlikeye de hiç düşmemiştir. Bunun nedenini Çerkesliğin diyasporik bir kimlik söylemi oluşunda aramak gerekir.

Diyasporik kimlikler, kelimenin etimolojik kökeninden yola çıkıldığında, köklerinden koparılmış, dört bir yana saçılmış olanların kimliklerini anlatmaktadır. Bunun anlamı diasporik halkların "bir kader gibi" hiç bir yere tam olarak yerleşememesidir. Ne koparıldıkları coğrafyalar artık onlarındır, ne de sürüldükleri coğrafyalar. Köklerini ararlar, ama döndüklerinde orada buldukları kaçınılmaz olarak, bıraktıklarından başka bir şeydir. Nereye savruldularsa oraya yerleşmeye, tutunmaya çalışırlar, "hata" yaptıklarında ilk sürülenler yine onlar olur. Bu diyasporik kimlikler için hem avantaj hem de dezavantajdır .

Avantajdır çünkü; “diyasporik kimlikler , farklılığa rağmen, değil onunla ve onun aracılığıyla yaşayabilen dönüşüm ve farklılık aracılığıyla kendilerini durmaksızın üreten ve yeniden üretebilen kimliklerdir (Hall, 1998:190). Böyle yapabildiğinde bir kimlik ne kendisi ne de başkaları için hapishane olur. Bir zenginlik ve çeşitliliğin adı haline gelir.

Dezavantajdır, çünkü diyasporik kimliğin tek başına yapabileceği çok az şey vardır. Burada ise kiminle ittifak kurulduğu çok önemli olur. Yani "kimden yanayım?" sorusuna nasıl cevap verildiği önemlidir. Türkiye'de Çerkeslik kimliği, bir yandan çeşitlilik/zenginlik kimliğidir; diğer yandan, demokratik ittifaklar ve güç birlikleri içerisindedir. Bu ittifakları hem kendi içindekilerle (Anayurtlardaki Çerkeslerle ve diyasporadaki bütün diğer Çerkeslerle), hem de kendi dışındakilerle kurmanın peşindedir . Çünkü, dönülse de dönülemese de anayurtların, Çerkes diyasporasının gelecek tasavvurlarında hep çok önemli bir yeri olmak durumundadır (Shami, 1995:93). Diğer yandan, üzerinde yaşanmaya devam edilse de edilmese de diyasporadaki Çerkesler'in şimdi ve gelecek tasavvurlarında (kimliklerinin yeniden üretildiği coğrafyalar olarak) hep önemli bir yeri olmak durumundadır.

Sorunun Çözümü;
1. Anayurtlardakilerle ve diyasporadaki diğer bütün Çerkeslerle karşılıklı yakın ilişkiler kurup güçlendirmekte (ki bunun mütevazı adımları nicedir atılmaya başlanmıştır ve küresel koşullar bu adımlar için her zamankinden daha elverişlidir)
2. Dönüşü özendirip, kolaylaştırmakta
3. Çifte vatandaşlığın kabul ettirilmesinde
4. Diyasporadaki demokratikleşme hareketlerinin dışında kalmamakta yatmaktadır.

KAYNAKLAR
Alankuş, S. (1995), “Kültürel/Etnik Kimlikler ve Çerkesler”, Türkiye Çerkeslerinde Sosyo-Ekonomik Gelişme. Ankara Kaf-Der Yayınları. S.33-54.
Bora, T. (1995), “Türk Milliyetçiliği, Kültürel Kimlik ve Azınlıklar”, Türkiye Çerkeslerinde Sosyo-Ekonomik Gelişme. Ankara: Kaf-Der Yayınları. S.17-24.
Connology, W. (1995), Kimlik ve Farklılık çev. F.Lekesizalin, İstanbul Ayrıntı.
Friedman, J. (1996),“Küresel Sistem, Küreselleşme ve Modernliğin Parametreleri“, A.Topçuoğlu ve Y.Akay (der.), Postmodernizm ve İslam; Küreselleşme ve Oryantalizm. çev. B.Peker, Ankara: Vadi. S.81-111.
Hall, S. (1995),“Yerel ve Küresel:Küreselleşme ve Etniklik“, çev. H.Tuncel, Mürekkep.N.3-4:68-77.
Hall, S. (1998),“Kültürel Kimlik ve Diaspora“, J.Rutherford (der.) Kimlik:Topluluk/Kültür/Fark, çev.I.Sağlamer; İstanbul: Sarmal. S.173-192.
Shami, S. (1995),“Disjunction in Enthnicity: Negotiating Circassian Identity in Jordan, Turkey and Caucasus”, New Perspectives on Turkey. N.12: 79-95.
Ünal, M.(1996), Kurtuluş Savaşı’nda Çerkeslerin Rolü. İstanbul: Cem Yay.

Doç. Dr. Sevda Alankuş

Page 1 of 2

Hakkımızda

ÇerkesyaCerkesya.org Çerkesler ve Kafkasya hakkında güncel haberler, Çerkes Kültürü ile ilgili her türlü görsel ve yazılı materyallerin bir arada bulunduğu, Çerkes Kültürünü gelecek nesillere aktarmayı amaç edinmiş hiç bir kurum ve kuruluşla bağı olmayan sadece Kuzey Kafkasya Halklarına taraf bir portaldır.

Çok Okunanlar

Çerkesler Türk mü?

Ara 02, 2018 Rate: 0.00

Kafkasya Neresidir?

Ara 10, 2018 Rate: 0.00

Kabardey Aile Armaları

Oca 25, 2019 Rate: 0.00

Son Twetler

RT @dergi_mizage: As we all know you are a bit busy these days, we want to remind you that Russia condemns the USA for Native American Gen…
Avusturya, Drau anıtı: ''Burada 28 Mayıs 1945’te yedi bin Kuzey Kafkasyalı, kadın ve çocukları ile birlikte Sovyet… https://t.co/yZtTG7dfDs
RT @Cerkesya: #21Mayıs #Circassiangenocide #ÇerkesSoykırımı https://t.co/ADgbR91klj
#21Mayıs1864 #21may1864 #genocide1864 #CircassianGenocide #circassianexile #CerkesSoykırımı #unutma #unutturma https://t.co/AOEiRG08aK
Follow Çerkesya on Twitter

Post Gallery